Yıldız Soylu Baybars’ın hukuk fakültesinin merdivenlerinden inip gözden kaybolmasının ardından, kampüsün o kalabalık bahçesinde bir süre daha öylece kalakaldım. Kafamın içinde onun o hırıltılı sesi ve "Bu akşam saat tam sekizde, kendi odamın kapısında..." deyişi yankılanıyordu. Tuzağa düşmüştü. Geleceğim ve bursum konusundaki o yapay çaresizliğim, onun o sarsılmaz surlarında devasa bir gedik açmıştı. Ama içimdeki o zafer hissinin hemen yanında, göğsüme oturan kapkara bir suçluluk ve korku duygusu da vardı. Ben sıradan bir resim öğrencisiydim; şimdi ise yeraltının en tehlikeli adamının odasına, elindeki o gizemli Bordo Mührü’nü çalmak için sızacaktım. Zamanı öldürmek ve kafamı toparlamak için akademi binasındaki boş atölyelerden birine geçtim. Büyük, boş bir tuvali şövalenin üzerine yerl

