HASTANEDE
Hastane kokusunu hiç sevmedim.
Ne zaman bu duvarların arasına girsem, ölüme ne kadar yakın olduğumuzu hatırlatırdı.
Şimdi de karşımda yatıyordu.
Küçücük, kırılgan bir şey gibi.
Ama gözlerini araladığında...
Lan... o bakış...
Tanıdık.
Aynısını yıllarca aynada gördüm ben.
Hayatta kalmak için debelenen, korkudan donmuş ama hâlâ nefes alan birinin bakışı.
Rojda başında ağlayıp duruyordu,
ben sadece kenardan izledim.
Ne yapayım?
Ben teselli mi bilirim?
Bu iş bittiğinde basıp gidecektim.
Benim için burası sadece bir durak.
Derken doktor daldı içeri. Bana döndü.
“Hastayı buraya getiren siz miydiniz?”
Başımı kaldırdım.
“Evet.”
Herif başını salladı.
“Şanslıydı, tam zamanında yetişmiş.”
Şans mı?
Lan bizde şans falan yoktur.
Sadece hesap, yol ve sonuç.
Ben de bugün boş bir tercih yapmış oldum.
Odada sessizlik çöktü.
Ta ki Rojda çatlayana kadar.
“Efnan... onu gördün mü?”
Kız gözlerini yumdu. Kısa, ama yeter.
Sonra başını eğip belli belirsiz salladı.
“Evet.”
Hepsi bu.
O herif peşindeydi demek.
Ama geçmişi onu salmaz.
Beni de ilgilendirmez.
Direkt kapıya döndüm.
“Benim işim bitti.”
Rojda arkamdan atıldı.
“Bu kadar mı? Hiçbir şey söylemeyecek misin?”
Ne diyeyim lan?
Masal mı anlatayım?
Durdum ama dönmedim.
Sesim buz gibiydi.
“Ne bekliyorsun? Tebrik mi edeyim?”
Gereksiz muhabbet bana göre değil.
Rojda iyice sinirlendi.
“En azından iyi olup olmadığını sorardın!”
Omzumun üstünden bile bakmadım.
Gülümseme bile değildi, alay bile değildi.
“Ölü değil. Daha ne olsun?”
Rojda bi’ şeyler sayıklıyordu ama benim için bitmişti.
Kapıyı açtım, çıktım.
Soğuk koridora adım attım.
Ama içimde bir kıpırtı vardı.
O gözleri gördüm ya…
Bu iş burada kapanmazdı.
Bir yol daha var demekti.
Ne kadar istemesem de...
Biliyordum.
Koridorda yürürken kafamın içinde tek soru dönüyordu:
“Lan ben niye bunu yaptım?”
O kızı niye kurtardım?
Sokakta görsem yolumu bile değiştirmezdim.
Ama o gözler...
Tıpkı benim gibi bakıyordu.
Aptallık.
Hemen unuttum.
Unutacaktım.
Tam kapıya vardım ki, cebimden telefon çaldı.
Ekrana baktım.
Serhat.
---
Ekranda Serhat’ın adı.
Durdum. Parmaklarım istemsizce sıkıldı.
Açtım.
“Söyle.”
Serhat’ın sesi, diğer ucun buz gibi havasını buraya taşıdı.
“Patron, sıkıntı çıktı.”
Tabii ki çıktı.
Lan zaten sıkıntısız bir günümüz oldu mu ki?
“Konuş.”
“İçeridekiler, bizim adamın mekânına dadanmış. Öyle ufak tefek değil bu sefer. Babalar karışmış.”
Derin bir nefes aldım.
Babama siktir çekip devraldığım bu pislikten ibaret düzen, benim boyumu çoktan aşmıştı.
Ama kaçar mıyım?
Hiç sanmam.
“Tamam. Topla çocukları. On beş dakikaya ordayım.”
Kapattım.
Cebime attım telefonu.
Hastane kapısından çıkarken bir sigara yaktım.
İlk nefeste ciğerim cayır cayır yandı ama içim biraz olsun ısındı.
Aklım hâlâ o kızda.
Efnan.
İsmi bile fazla geldi bana.
O gözlerde gördüğüm şeyi görmeseydim, şu an burada olmazdım.
Ama gördüm.
Ve lanet olsun ki, o bakışı unutmam.
Arabaya atladım.
Motoru çalıştırdım.
“Bunu niye yaptın Roni?”
Kendi kendime sordum.
Cevap?
Yok.
Belki de vardı ama işime gelmiyordu.
Geçmişim pislik dolu,
geleceğim zaten batak.
Bir de şimdi başımıza bu kız mı çıktı?
Dikiz aynasından kendime baktım.
Boş, duygusuz bir surat.
Tam beklediğim gibi.
Ama içim?
Huzursuz.
“Siktir.”
Gazladım.
Geceyi delip gittim.
---
MEKÂN - GECE
Bir saatin sonunda Serhat’la buluştuğum yer, şehrin en boktan arka sokağındaki eski bir depoydu.
Dışarıda silah sesleri yankılanıyor, içeride adamlar dolup taşıyordu.
Hepsi benim adımı biliyor ama gözümün içine bakmaya cesaret edemiyordu.
Kapıyı itip içeri girdim.
Sigaramın dumanı o pis, rutubet kokan havaya karıştı.
Serhat geldi hemen.
Kaşları çatık, gözleri panik.
“Patron... durum ciddi.”
Adamın sesini bile beğenmedim.
Daha konuşmadan yüzüne bir tane yapıştırasım vardı.
Ama tuttum kendimi.
“Kim bulaştı?”
Serhat yutkundu.
“Kuzey tayfası. Hem de silahlı. Mekânda yedi kişi vurulmuş.”
Gözlerimi devirdim.
Lan sanki ilk kez mi?
Ama içimden bir ses farklı diyordu.
Bir şeyler yolunda değildi.
“Neden?”
Serhat omuz silkti.
“Bilmiyoruz. Bir sebep söylemediler. Geldiler ve taradılar.”
Depoda, köşede kanlar içinde yatan bir çocuk dikkatimi çekti.
Daha yirmisinde ya var ya yok.
Benim için ölmüş sayılırdı ama...
Ama bir an gözümde o kıza kaydı.
Efnan.
Onun da gözlerinde böyle bir çaresizlik vardı.
Lan ben ne yapıyorum?
Burada duygusal olma lüksüm mü var?
Yok.
“Toplayın herkesi.”
Dedim sessizce.
Ama herkes duydu.
Serhat gözlerime baktı.
İşte o an anladı.
Bu gece kan akacaktı.
Kapıya yöneldim.
“Nereye patron?”
Durup sigaramdan bir nefes daha çektim.
Dumanı burnumdan verip gözlerimi Serhat’a diktim.
“Av zamanı.”
Kapı kapandı.
Ardımda sadece sessizlik ve göz göre göre gelmekte olan bir mezarlık bırakmıştım.
---
Ofisin camından dışarı bakıyordum. Şehir aşağıda, binlerce ışıkla yanıp sönüyordu. Herkes bir şeylere yetişmeye, hayatta kalmaya çalışıyordu. Ben ise olduğum yerde duruyordum.
Elimdeki bardağın kenarına vurup ritim tutarken aklımda hep aynı sahne.
O kız.
O gözler.
Söyleyemediği çığlıklar.
Daha önce yüzlerce, binlerce insana bakmıştım.
Korku.
Acı.
Hayatta kalma isteği.
Hep aynıdır.
Ama onda başka bir şey vardı.
Tanıdık bir kırık.
Tıpkı benim gibi.
Tıpkı yıllar önce aynada gördüğüm halim gibi.
Saçmalık.
Başımı ellerimin arasına aldım.
Ne bok yediğimi biliyordum.
Bu işin, o kızla hiçbir ilgisi olmaması gerekiyordu.
Yoldan geçen biri gibi gelip geçmeliydi.
Ama olmadı.
Onu kurtardım.
Onunla ilgilendim.
Ve şimdi hâlâ onu düşünüyordum.
Bardağı sinirle duvara fırlattım.
Kristal bardak paramparça oldu.
Tam da olması gerektiği gibi.
Kapı aniden açıldı.
Serhat gergin ama meraklı bir ifadeyle içeri girdi.
“Elimde liste var.”
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım.
“Konuş.”
Serhat, bir dosya bıraktı masanın üstüne.
“Kuzey’in yanındaki her köpeği yazdım. Çoğu kerhane fareleri. Ama içlerinde iş görecek birkaç isim var.”
Dosyayı açtım.
Sayfalara şöyle bir göz gezdirdim.
Kimin nerede, ne zaman, nasıl öleceği artık belliydi.
Gözlerimi dosyadan ayırmadan, sesim kısık ve kararlıydı.
“Hazırlıkları yap. Bu gece başlıyoruz.”
Serhat, gözlerinde o tedirgin hayranlıkla başını salladı.
“Tamam patron.”
Kapı kapandı.
Ve ben hâlâ bir anlığına Efnan’ın o bakışını hatırladım.
İstemeden.
İstem dışı.
Lan, unut artık.
Ama içimden bir ses fısıldadı.
Bu daha başlangıç.
---
Gece.
Eski bir liman deposu. Dışarısı soğuk, içerisi ise kemiklere işleyen bir sessizlikteydi.
Beton duvarlara yaslanmış adamlar. Hepsi Kuzey’in köpekleri.
Ellerini arkada bağlamış, diz çökmüşlerdi.
Serhat, kenarda sigarasını içerken, ben ağır adımlarla aralarında dolaşıyordum.
Ayak seslerim bile ölüm fısıldıyordu.
Adamların çoğu titriyordu.
Bazıları yüzüme bakamıyor, bazıları ise gururla dik durmaya çalışıyordu.
Ama her birinin içinden ne geçtiğini biliyordum.
‘Acaba kurtulur muyum?’
Hayır.
Kurtuluş yoktu.
Serhat sessizce eğildi kulağıma.
“Hazırız.”
Başımı salladım.
Elimi kaldırdım.
Silahlar çekildi.
Ama ben tetiğe dokunmadım.
Adamların arasında gözlerim birine takıldı.
Mehmet.
Kuzey’in en sadıklarından biri.
Yıllardır onunla çalışır, pis işlerini yapardı.
Dizlerinin üzerinde sürünerek yanıma geldi.
“Roni! Vallahi bak, ben—”
Ağzına bastığım botla susturdum.
“Bana adımı söyleme.”
Sesim öyle sakindi ki, Mehmet’in gözleri büyüdü.
Korku ancak sessizliğe yakışırdı.
Serhat’tan bıçağımı aldım.
Parlak, temiz ve ölüme susamış.
Mehmet’in çenesini tutup gözlerinin içine baktım.
“Kaç kişi Kuzey’in emirleriyle bana sıktı?”
Adam ağladı.
Diz çöküp dil döktü.
Ama bu bana işlemezdi.
Tek hamlede boğazını kestim.
Sakin.
Soğuk.
Tıpkı olması gerektiği gibi.
Ardından sessizlik.
Sonra kurşunlar patladı.
Depo, etrafa saçılan kanla doldu.
Serhat ve diğerleri kusursuz çalıştı.
Hiçbir köpek canlı çıkmadı.
Silahımı cebime koydum.
Serhat yanaştı.
"Kuzey duyacak."
Gülümsedim.
“Duysun. Zaten onun duyması için yaptım.”
Depodan çıktım.
Ayaz gece, ceketimin içine işlerken bile içim hâlâ soğuktu.
Ama aklımda o kız vardı.
O gözler.
Hâlâ yakamdan düşmemişti.
---
Bu sırada, Mert tam yanımda belirdi. Sigarasının dumanı, havada kararmaya başlayan geceye karışıyordu.
“Abi,” dedi, gözlerinde alaycı bir ışıltı var. “Ben diyorum ki, eğer bir daha birini öldüreceksek, bir dondurma alalım. Yani, cinayet ile dondurma arasında bir bağ kurabiliriz diye düşündüm. Nasıl, mantıklı mı?”
Roni, sigarasını yavaşça dudağından alıp, Mert’e odaklandı. O kadar sert ve soğuk bakıyordu ki, Mert bir an gözlüğünü çıkarıp bakışlarını ondan kaçırmayı düşündü.
“Bunu gerçekten söyledin mi, Mert?” dedi, sesi buzdan bir duvar gibi.
Mert gülümsedi, ama bu sefer biraz endişeli bir şekilde. “Yani, sen ne düşünüyorsun? Belki de biz buradayken bir ara soğuk bir şeyler içeriz. Hem kan, hem de soğuk dondurma, ikisi de güzeldir, değil mi? Hadi ama, ne de olsa hayat kısa!”
Roni’nin bakışları, Mert’in komik olma çabasına karşı tamamen tepkisizdi. O kadar keskin ve öldürücüydü ki, Mert bir an gerçekten ciddileşti. Ama, ne de olsa, Mert’ti. Birkaç saniye sonra tekrar takıldı:
“Mesela, bu arada, abim niye hiç dondurmalı cinayet yapmıyor, biliyor musun? Yani, ben düşündüm de… Sence Roni'nin elinde dondurmayla vurulmuş biri de görmedik, değil mi?”
Roni, gözlerini hafifçe kısıp, adeta Mert’i donduruyordu. Ama Mert, sanki her an ölecekmiş gibi gülümsedi. “Tabii, belki seninle bunu bir gün deneriz! Ne dersin, cinayet ve dondurma günü?”
Roni’nin dudakları hafifçe kıvrıldı, ama bu gülümseme, Mert’e tüm gücüyle soğuk bir ölüm mesajı veriyordu.
“Bir daha böyle şaka yapma, Mert,” dedi, sesi bir buz dağı gibi.
Mert hemen geri adım atarak, “Tamam, tamam! Şaka yapmıyorum abi! Dondurma işini unut!” diye bağırarak, hızla arkasına bakmaya başladı.
Roni ona son bir soğuk bakış attı, sonra hızla gözlerini çevirdi ve ilerlemeye devam etti. Mert, ardında soğuk bir şok bırakmıştı ama, hala gülümseyerek arkasından baktı.
“Benim işim bu, abi. Eğlenceyi kaçırmam!”
Roni, kafasını hafifçe salladı. “Geri zekâlı.”