~tekrarlayan kabuslar~
Gecenin karanlığı çökmüştü, ama Roni Alabora'nın dünyasında hiçbir zaman gerçekten aydınlık olmamıştı. Siyah bir Audi, sessizce depo alanına girerken adamları, yerleri öperek, sessiz bir katil gibi çevreye yayılmıştı. Roni’nin sırtını asla dönmediği, güvenmediği adamlardı bunlar. Ve bu gece, birinin ihanetini kanla temizleyecekti.
Sigarasının dumanını ağır ağır içine çekerken, karşısında diz çökmüş adamın suratına bakıp, “Söyle lan Serkan, sana ne kadar değer biçtiler?” dedi, sesi bir buz kutusunun içinden geliyormuş gibiydi.
Serkan’ın dudakları titredi. “Abi… ben—”
Roni, sigarasını bir kenara atıp, aniden Serkan’ın karnına tekme attı. Adam, canhıraş bir şekilde kıvrıldı. Roni ise eğilip, Serkan’ın saçını kavrayıp başını kaldırarak, “Bak kardeşim, burada bir kural var. Ya sadakat ya ölüm. Hangi tarafı seçiyorsun?”
Serkan, gözlerinde korku, “Abi ben… yanlış anladım!” diye bağırdı, sanki bütün suçları, yanlış anlama üzerine kurulmuştu.
Roni başını iki yana salladı. “Yanlış cevap.”
Tam bu sırada Mert, Roni’ye doğru yaklaşarak, “Ne yapıyoruz abi? Durum ciddi mi?” diye sordu.
Roni, tabancayı alırken, metalin soğukluğu avuçlarında tanıdık bir his bıraktı. Bir yandan da Mert’in elinde tuttuğu not defterine bakıp, “Bir adamın güveni satılık değildir, Mert. Bunu sana daha önce söylemiştim, değil mi?”
Mert, gözlüklerini düzelterek, “Tabii abi, satılık değil, ama bana sorarsan daha uygun fiyatlı bir seçenek bulabilirdik!”
Roni, Mert’e tıp tıp bakarak, “Mert, sana ‘hayatta kalma’ dersi vereceğim, sonra ‘ihanetin bedeli’ni’ sana detaylıca anlatacağım, sus.”
Mert, yine de gülümseyerek, “Yani abi, ‘buz gibi bir adam’ demek istemiyorum ama senin biraz daha eğlenceli olman gerekebilir. Mesela, birini öldürdüğünde, ‘Yavaşça gözlerini kapat’ gibi bir şey söylemek, çok daha etkili olurdu.”
Roni, ona gözlerini devirerek, “Hadi oradan, Mert,” dedi.
Mert, gülmeye devam etti. “Vallahi çok soğuk kalıyorsun. Zaten her şeyin sonu bir ölüme mi varacak, diye soruyorum kendi kendime, belki biraz daha romantik olmalıydın. Şimdi mesela, ‘Son bir dilek’ falan desek?”
Roni, gözlerini devirip, “Romantik olmak mı? Burada kimse ‘son dilek’ falan istemiyor, Mert, hani şaka yapma şansın var mı?”
Mert, “Şaka değil abi, bence senin tek eksik yönün bu. Yani, hadi diyelim ki öldürdün, bari biraz gülümseme koy içine!”
Roni, Mert’i bir an süzdü. Mert’in gülümsemesi, ölüme bile meydan okuyacak kadar cesurdu. Ama Roni’nin bakışları, bir buzdan duvar gibiydi. “Birini öldürdüm mü, Mert? Yok. Ben sadece işimi yapıyorum. Ve benim işim, çok soğuk ve çok profesyonel.”
Mert, yine de gülümsedi. “Abi, işinin profesyonelliğini her seferinde takdir ediyorum ama… belki de biraz espri eklemelisin. Hani ‘Ölüm sana biraz pahalıya patladı’ gibi bir şey. ‘Beni mi öldürüyorsun?’ deyip, ‘Hayır, sadece biraz diyet yapıyorsun’ falan?”
Roni, son bir kez Mert’e bakarak, “Hadi sus, yoksa seni de temizlerim,” dedi, ve geceyi bitirmek üzere adımlarını hızlandırdı.
Mert, gülerek arkadan, “Görüşürüz abi, bu kadar soğuk olmazsan belki seni daha çok severim,” dedi.
---
GİRİŞ
Sıcak bir duşun ardından annem saçlarımı taradı. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalışıyorum ama içimde bir korku var. Yine o gece gelecek mi?
Biliyorum. Karanlık odamda, sessizliğin içinde beni bekliyor. Kafamı yastığa koyduğum an gelecek. Gözlerimi kapatıyorum, hiç ses çıkarmıyorum. Belki uyuduğumu sanır, belki de uyanık olduğumu ve her şeyi kabullendiğimi düşünür. Ama kalp atışlarımı duysaydı, bunun heyecan değil, korku olduğunu anlamaz mıydı?
Evet… Geldi.
Bu gece yine beni "sevmeye" geldi.
Birden sıçrayarak uyandım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Yanımda bir el hissettim.
“Efnan… Korkma, buradayım.”
Sesi tanıyordum. Canım arkadaşım, kardeşim, tek ailem… Rojda.
Esmer teni, iyi yüreği, bana uzanan kolları… Sadece kabuslarımda değil, gerçek hayatta da beni kurtaran kişi. O hayatın içinden beni çekip alan kişi. Sıkı sıkı sarıldı, nefesimi düzenlemeye çalıştım. Uyuyalı daha bir saat olmuştu ama o kabuslar yine beni bulmuştu.
İlaçlar, terapiler, antidepresanlar… Hiçbiri fayda etmiyor.
Ben Efnan. Merhaba.
Dokuz Eylül Üniversitesi hukuk fakültesinde son sınıf öğrencisiyim. Üstelik dereceyle bitiriyorum. Ama bu sadece bir başlangıç. Adaletin terazisini kendi ellerimde tutana kadar durmayacağım.
Ölmüş çocukluğum ve susturulmuş tüm çocuklar için savaşacağım.
**SABAH – 05:52**
Alarm çaldığında istemsizce inledim. Uyanmalıydım. Hayat bana lüks tanımıyor. Son derslerim, yaklaşan sınavlar ve en önemlisi de parasızlık…
Her zamanki gibi saçlarımı dalgalandırıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Zeytin yeşili gözlerime siyah dumanlı bir makyaj çektim, kırmızı rujumu sürdüm. İşten kazandığım üç beş kuruşla aldığım siyah blazer takımımı ve YSL topuklularımı giydim. Şimdi taşlı, talaşlı yolları ve ayyaşları geçerek sınava gitmeye hazırım.
Yaklaşık iki saatlik bir yürüme mesafesi var. Bu topuklularla eziyet gibi ama önemli değil. Bunlar benim için son sıkıntılı günler…
Düşünceler içinde kaybolmuşken birdenbire biri saçımı kavrayıp beni yere çarptı.
Ne olduğunu anlamadan gözlerimi açtım. Bir adam üzerime dikilmiş, nefesini hissedebiliyordum.
“Şu an kim olduğumu tahmin ediyorsun değil mi, kaltak?” diye tısladı. “Tabii ki hatırlamazsın, çünkü o kadar erkeğin altına yatmışsın ki…"
Beynime bir şimşek çarpmış gibi oldu.
Hayır… Bu ses.
Bu sözler.
Bu koku.
Beni bulmuştu.
Kaç yıl geçmişti? Kaç şehir değiştirmiş, kaç kimlik kullanmıştım? Olamazdı. Beni bulmuş olamazdı.
Bedenim titrerken gözyaşlarımı sildi. İşte en korkunç yanı buydu. Bipolardı. Eminim başka hastalıkları da vardı. Ama onu asıl korkutucu yapan şey, bu ikili yüzüydü. Bazen şefkat gösterir gibi yapar, sonra bir anda cehenneme çevirirdi her şeyi.
Gözümün önünde geçmişin hayaletleri dolaşırken, sesi tekrar kulaklarımı yırttı:
“Hata yaptım… Korkuttum onu. Ama o beni seviyor.”
Üzerime doğru gelmeye başladı.
**"Küçük prensesim... Seni ne kadar özlediğimi biliyor musun?"**
Sesi yumuşaktı. **Çok tehlikeli bir yumuşaklık.**
Sonra...
Bir anda yüzü değişti. **Gözleri ateş kustu.** Yumruğunu kaldırdı ve Efnan ne olduğunu anlayamadan...
**BAM!**
Efnan'ın başı yana savruldu. Çenesinde korkunç bir acı patladı, dudakları anında kanadı.
Tarık derin bir nefes aldı, sonra kahkahalarla güldü. **"Bunu özlemişsindir diye düşündüm."**
Efnan gözlerini kıstı, ağzındaki kanı tükürdü. Ama tek kelime etmedi.
Tarık bir adım geri çekildi. Elleri titriyordu, alnından boncuk boncuk ter akıyordu. **Bir eli saçlarını çekiştirdi, diğeri ise titreyerek cebine uzandı.**
**"Kaçmayı düşündün. Siktirip gitmeyi düşündün. Kimi kandırıyorsun lan sen? Kime sığınacaksın?! Seni kim kabul eder ha?! Kimsin sen?! Bir hiçsin, anladın mı?!"**
Bir anda gözleri yaşardı, kahkahası boğazında düğümlendi. **"Ama ben... Ben seni affederim."**
Bir adım attı.
Efnan, sırtı duvara dayalı, kaçamayacağını biliyordu.
Tarık gözlerini ona dikti, parmaklarıyla yanağını okşadı. **"Beni çok üzüyorsun. Ama ben seni seviyorum. Bunu bilmiyor musun?"**
Efnan nefretle baktı. Sadece **nefret.**
Tarık'ın ifadesi dondu.
Sonra...
**BAM!**
Bir darbe daha. Bu kez midene. Nefesi kesildi, ciğerleri kasıldı. **Dizlerinin üzerine çökmemek için zor dayandı.**
**"Bakışlarını sikeyim senin."**
Tarık bir nefes aldı, sonra kendini tuttu. **Kontrolden çıkıyordu.**
Başını eğdi, derin derin nefes aldı. Ellerini saçlarının arasına geçirdi, hızla gidip geldiği bir krizin eşiğinde olduğunu Efnan biliyordu.
**Şimdi ne yapacak?**
Ağlayacak mı? Kahkaha mı atacak? Onu öldürecek mi?
Sonra...
Sakinleşti. **Bir adım geri çekildi.**
**"Hadi kalk."**
Efnan nefes almak için çabaladı, başını kaldırdı. **Kalkamazdı.**
Tarık kaşlarını çattı. **"Duydun mu lan beni?!"**
Saçından tutup onu kaldırmaya çalıştı ama tam o an, sokağın ucunda bir gölge belirdi.
Uzun, siyah paltolu.
Tarık başını çevirdi. Adamın yüzü belli belirsizdi. Ama sigarasının ucu karanlığı aydınlatıyordu.
Adam bir nefes aldı, sonra sigarasını attı. Üzerine bastı.
**"Ne yapıyorsun lan?"**
Tarık dondu. Gözleri kısılmıştı, bir anlık tereddüt etti.
Adam birkaç adım attı, loş ışık yüzünü aydınlattığında **soğuk, tehlikeli bakışlarını Tarık'a dikti.**
Efnan nefesini tuttu.
**Tanımıyordu.**
Ama...
Gözlerindeki o ifade, içini titretti.
Adam başını yana eğdi, gözleri Tarık'ı taradı.
**"Sorun mu var?"**
Tarık sinirlendi. **"Siktir git lan! Sana ne?!"**
Adam bir anlığına durdu. **Sonra gülümsedi.**
**O kadar soğuk ve korkutucu bir gülümsemeydi ki... Tarık'ın bile nutku tutuldu.**
Adam cebinden bir şey çıkardı. Tarık farkına bile varamadan...
**Silahın namlusu alnına dayanmıştı.**
Efnan'ın nefesi kesildi.
**"Ben genelde boktan herife soru sormam. Ama bak, bir şans verdim. Ve sen... Aptal gibi harcadın."**
---
Roni
Silahı alnına dayadığım an, her şey netleşti.
Bu adam, zavallı kızın yüzüne atılan kanlı bir lekeden farksızdı. Ve ben, pisliği temizlemeye alışkındım.
Tarık’ın gözleri büyüdü, alnındaki soğuk metali hissedince soluğu kesildi. Korku. Tanıdık bir his. İnsanlar öleceklerini anladıklarında her şey aynı olurdu: Terleyen eller, kaçış arayan gözler, kekelemeye çalışan dudaklar.
“A-abi, bak, b-bir yanlış anlaşılma var—”
Gözlerimi devirdim. Aynı saçmalık. Her zaman.
Ama sonra bir ses duydum.
Boğuk, derin, iç çekiş gibi…
Gözüm, yerde titreyen kıza kaydı.
Efnan.
Bir elini karnına bastırmış, diğer eliyle duvara yaslanıyordu. Gözleri kapanıyor, nefesi kesiliyordu. Bir anda ağzından koyu kırmızı bir kan sızdı, boğazı kasıldı, nefesi daraldı.
Sonra…
Dizlerinin üzerine çöktü ve kusmaya başladı.
Ama bu kusmuk, sadece mide bulantısıyla gelen bir şey değildi. Bu, ciğerlerden gelen, içeride bir şeylerin parçalandığını gösteren derin, koyu bir kan akışıydı.
Gözlerim kısıldı.
Lan…
Bir adım ona yaklaştım, ama Tarık’ın hareketlenmesi dikkatimi dağıttı.
Fırsat bu fırsat, geri çekiliyordu.
Silahı ona tekrar doğrulttum.
“Olduğun yerde kal,” diye tısladım.
Ama artık onu umursamıyordum.
Kız, gözümün önünde yere yığılmıştı.
Namluyu bir saniyeliğine Tarık’tan çekip, eğilip kadını inceledim. Solgun, yaralı, bitkin. Ama en kötüsü… ciğerlerinden kan geliyordu.
Bu iyi değildi.
Bir an düşündüm. Bu benim meselem değildi. Bu kız kimdi, neden bu haldeydi, neden ölümle burun buruna gelmişti… Umurumda olmamalıydı.
Ama bir şekilde, öyleydi.
Lan.
Arkamı döndüm, Mert’e sert bir bakış attım.
“Arabayı çalıştır. Şimdi.”
Mert’in kaşları kalktı. “Abi? Ne yapıyorsun?”
Ona bakmadım. Kızı yerden kaldırıp kucağıma aldım. Vücudu buz gibiydi, solukları düzensizdi.
“Arabayı çalıştır dedim.”
Tarık’ı unutmadım. Son bir kez döndüm, ona soğuk bir bakış attım.
“Bana bak lan.”
Tarık gözlerini kısıp baktı.
Silahı tekrar ona doğrulttum.
“Bu geceyi unut. Eğer bir daha bu kızı rahatsız edersen, kaçsan da, saklansan da seni bulur, kendi ellerimle öldürürüm. Anladın mı?”
Tarık nefesini tuttu, başını hızla salladı.
“Şimdi. Siktir git buradan.”
Tarık, hayatı pahasına kaçarken, ben çoktan arabaya binmiş, kızı kucağımda tutuyordum.
Gözlerini açmaya çalıştı ama başaramadı.
“Dayan,” diye fısıldadım. “Sakın bırakma kendini.”
Ama biliyordum.
Bu gece, onun hayatını değiştirirdi.
Ve belki… benimkini de.
---
### **HASTANE**
Beyaz duvarlar…
İğrenç hastane kokusu…
Başım zonkluyordu. Bedenim sanki bana ait değildi.
Ama en çok içimde bir şey yanıyordu.
**O beni buldu.**
Bunca yıl kaçmıştım. Adımı değiştirmiş, geçmişimi gömmüş, yeni bir hayat kurmuştum.
Ama o…
Bir hayalet gibi beni buldu.
Ve şimdi, hayatımı kurtaran adam.
Kahramanım.
Kapının yanında dikiliyordu.
Elleri cebinde. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ama gözleri…
Keskin. Soğuk. Okunmaz.
Onun gözlerine bakınca hiçbir şey hissedemedim.
Hiçbir şey.
Sanki vücudum bana ait değildi.
Sanki burası gerçek değildi.
Nefesim düzensizleşti. Boğazım kuruydu ama konuşamadım.
Roni kaşlarını çattı.
“Efnan?”
Sesini duydum ama cevap veremedim.
Ve o an…
Bir şey oldu.
**Kalbim.**
Atmayı bıraktı.
Gözlerim karardı. Nefesim kesildi.
Dünya üzerime çöktü.
Biri bağırıyordu.
**Rojda mıydı?**
Eller bedenime dokundu, sesler yankılandı.
Roni’nin sesi çelik kadar sertti.
“Lan doktor çağırın!”
Vücudum sarsıldı ama ben çok uzaktaydım.
Sonra…
**Karanlık.**
---
**HAYATA DÖNÜŞ**
Bir uğultu. Karanlığın içinden yankılanan, boğuk ve tiz bir ses.
“Hazır mıyız?”
Bedenimi sarsan bir elektrik akımı. Göğsüm kavruldu, ama ben hâlâ orada değildim.
**Bir flaş.**
Kan. Mermer zemine yayılan koyu kırmızı bir gölge. Biri ağlıyordu. Bir kadın. Hayır, bir anne.
**“Lütfen… Çocuğum—”**
Bir silah sesi.
Bütün dünya sustu.
**“Tekrar!”**
Başka bir şok. Vücudum istemsizce sıçradı. Ama ben hâlâ hiçbir şey hissetmiyordum.
**Gözleri.**
Kapının aralığında saklanan küçük bir çocuk. Titreyen, ürkek, korkuyla büyümüş gözler. Ellerini sıkıyor, dişlerini birbirine bastırıyordu. O küçük parmakların arasındaki kanı görmezden gelmeye çalışıyordu.
**“Ne olur, gitmeyin… Beni yalnız bırakmayın…”**
Biri kolunu çekti. Çığlıklar boğuldu. Gözyaşları sessizleşti.
**Gözlerimi açmalıyım.**
**Açılmıyor.**
**Nefes almalıyım.**
**Alamıyorum.**
Sonra…
Bir el.
Sıkı. Sert. Ama sıcak.
Beni buraya, bu dünyaya geri çekmek ister gibi.
Ve bir ses.
Derin. Güçlü. Kararlı.
“Bırakma kendini.”
Roni miydi?
Bilmiyorum.
Ama başka bir ses daha vardı.
Daha acı. Daha tanıdık.
“Efnan… ne olur… ne olur kal.”
**Rojda.**
İçime keskin bir sancı saplandı.
Geri dönmeliyim.
**Hemen.**
Tüm gücümü topladım.
Ciğerlerime hava çekmeye çalıştım.
Göğsüm yandı. Ciğerlerim kavruldu.
Ve aniden…
**Derin bir nefes aldım.**
Dünya geri döndü.
Sirenler. Bip sesleri.
Ve…
Gözlerimi açtım.
---
**HASTANE ODASI**
Tavan lambası gözlerimi kamaştırdı.
Nefesim hâlâ düzensizdi. Göğsümde bir ağırlık vardı.
Yanıma döndüm.
**Rojda.**
Gözleri kıpkırmızı, yanakları yaşlarla ıslanmıştı.
Elimi sıkıyordu.
Göz göze geldik. Ve o an, içindeki korku dağıldı.
Ama tam o anda, odanın köşesinde bir gölge kıpırdadı.
**Roni.**
Sessizdi. Hareketsizdi. Ama gözleri…
Keskin. Bıçak gibi.
Öfkeli miydi? Endişeli miydi?
Bilmiyorum.
Sadece bakıyordu.
Sonra…
Ayağa kalktı.
Kapıya yöneldi.
Ve **tek kelime etmeden** çıktı.
Ama onun gitmesiyle, içimde bir şey eksilmiş gibi oldu.
Sanki bir şey…
**Kopmuştu.**