5- Akgün Akın istediğini alır.

2211 Words
Akgün’ün elinin kalçamda sımsıkı duruşunu hissedebiliyordum. Dokunuşu, tehlikeli bir fısıltı gibiydi; ürkütücü ama bir o kadar da çekiciydi. Gözlerimi kaçırmamam gerektiğini biliyordum ama o kadar yakındı ki, nefesim düzensizleşti. “Hep tanımadığın kadınlara bu şekilde yakınlaşır mısın?” diye sordum kaşlarımı hafifçe kaldırarak. Akgün’ün dudakları belli belirsiz kıvrıldı. “Korkma.” İçimde bir şeylerin alev aldığını hissettim ama dışarıya belli etmemeye çalıştım. Gözlerimi onunkilerden ayırmadan başımı hafifçe yana eğdim. “Bu kadar iddialı olma. Seni çözmeye kalkarsam eğer kader diye nitelendirdiğin bu öpücüğü anlamaya çalışırım.” Akgün başını yana eğerek beni süzdü. “Beni çözmek mi? Tatlım, ben düğüm düğüm bir adamım. Çözmeye kalkarsan, içinden çıkamazsın.” Tüylerim diken diken oldu. O kadar kendinden emindi ki, bu durum beni sinirlendirirken aynı zamanda etkiliyordu. Kollarımı göğsümde kavuşturdum, alan açmak için hafifçe geri çekildim ama Akgün buna izin vermedi. “Elini çekebilir misin?” dedim, gözlerimi kısmadan. Akgün dudaklarının kenarını dilinin ucuyla ıslattı, sanki bu isteğimi hiç umursamıyormuş gibi. “İstediğin için mi, yoksa kendinden kaçmak için mi?” Yutkundum. Gözleri yüzümde gezinirken, bana meydan okur gibi bekliyordu. “Sadece rahatsız edici buluyorum,” dedim, biraz daha dik durarak. Akgün gülümsedi. “Yalan söylemek konusunda pek iyi değilsin, Çağla.” İçim sıkıştı. Ellerim yumruk oldu ama o tüm hareketlerimi tek tek izliyordu. “Her zaman bu kadar kontrolcü müsün?” diye sordum. Gözleri kısıldı. “Her zaman.” Omuz silktim. “Buna alışkın değilim.” Akgün’ün başı yana eğildi, yüzüme eğildiğinde nefesi yanağımı okşadı. “Alışacaksın.” Bu sefer ben gülümsedim. “Kim demiş?” Akgün, parmaklarını belime hafifçe bastırdı. “Kaçamayacağını sen de biliyorsun Çağla.” Sertçe nefes verdim. “Beni tanımıyorsun bile.” Akgün hafifçe başını salladı, bakışları gözlerimden dudaklarıma kaydı. “Henüz.” Sesim, müzikten ve kalabalığın uğultusundan sıyrılıp ikimizin arasındaki havaya yayıldı. Akgün’ün gözleri bir an daha karardı. Kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı hafifçe bükerek devam ettim. Bana bir içki uzattı. Elindeki içkiyi alıp tek dikişte kafama dikerek bitirdim. Sarhoş olmak istiyordum. “Kendine bu kadar güvenme.” Akgün’ün yüzünde o tanıdık, kendinden emin gülümseme belirdi. Başını hafifçe yana eğdi, beni daha da dikkatle inceledi. “Kendime fazlasıyla güveniyorum.” Gözlerimi devirdim. “Güvenini boşa çıkarırlar, benden söylemesi.” Duraksadım. “Ayrıca barın diğer tarafına gitmek istiyorum.” O kadar kendinden emindi ki, buna inanmasını sağlamak istiyordum. Ama Akgün, en ufak bir tereddüt bile göstermeden başını hafifçe yana eğerek gözlerini gözlerime kilitledi. “Emin misin?” diye sordu, sesi koyu bir gölge gibi üzerime çöktü. İçimde bir şeylerin titrediğini hissediyordum ama bunu asla ona belli etmeyecektim. Kahkaha attım, umursamaz bir ifadeyle omuz silktim. “Eminim.” Beni izlemeye devam etti. O sırada tam arkamı dönüp başka bir tarafa yönelecekken aniden belimde Akgün’ün elini hissettim. Sıkıca tutuyordu, sahiplenici bir şekilde. Derin ve sakin bir sesle, “Tek başına bir yere gitmeni istemiyorum.” dedi. Bu defa ben gözlerimi kıstım. “Buna kim karar veriyor?” Akgün hafifçe eğilip dudaklarını kulağımın yakınına getirdi. “Ben.” İçimde bir kıvılcım çaktı ama belli etmeden çenemi yukarı kaldırdım. “Yanılıyorsun. Kendim hakkında sadece ben karar veririm.” Akgün başını salladı, yüzünde yine o şeytani gülümsemesi vardı. Ama bir şey söylemedi. Sadece elini belimde sabit tutarak beni yönlendirmeye başladı. Onunla birlikte yürürken etrafımızdaki bakışları hissetmemek imkansızdı. Sanki kulüpteki herkes bizi izliyordu. Büyük, lüks bir koltuğun yanına geldiğimizde Akgün elini belimden çekmeden oturdu ve beni de kendine doğru çekti. Bir anlık boşlukta kendimi onunla burun buruna buldum. Kalp atışlarım hızlandı. Kaçacak bir yerim yoktu, çünkü gitmeme izin vermiyordu. “Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım. Akgün gözlerini gözlerime kilitledi, başını hafifçe yana eğdi ve sesi, buğulu bir gece kadar derin çıktı. “Bunu.” Ve sonra dudakları dudaklarıma değdi. Önce yavaş, sonra daha baskın. Aklımda kaçmam gerektiğine dair bir ses vardı ama diğer her şey susmuştu. Akgün’ün eli belimi sıkarak beni biraz daha kendine çektiğinde, içimdeki tüm sınırlar bulanıklaşmaya başladı. Akgün’ün dudakları dudaklarımın üzerinde hareket ederken, nefesim kesildi. İçimde bir yerde kaçmam gerektiğini söyleyen cılız bir ses vardı, ama çok zayıftı. Akgün’ün dokunuşu, nefesi, sıcaklığı… Hepsi o sesi bastırıyordu. Beni kendine daha da çektiğinde ellerimi göğsüne koydum. Sert kaslarının altındaki kalp atışını hissedebiliyordum. Geri çekilmem için bir fırsattı bu ama yapmadım. Akgün başını hafifçe geriye çekti, gözlerini gözlerime kilitledi. O simsiyah gözlerinde kaybolduğumu fark ettim. “Ne oldu?” diye fısıldadı, sesi alaycıydı ama aynı zamanda karanlık bir ciddiyet taşıyordu. Yutkundum. “Bir şey olduğu yok.” Dudaklarıma tekrar yaklaşınca, son anda başımı yana çevirdim. Akgün durdu. Tek kaşını kaldırdı. “Beni gerçekten geri çevireceğini mi sanıyorsun?” Ellerimi göğsünden çektim, yerine sırtıma dolanan kollarını hissettim. “Bence biraz fazla ciddiye alıyorsun kendini.” dedim, gülümseyerek. Akgün hafifçe başını yana eğdi. “Sen de beni hafife alıyorsun.” Dudaklarımın kıyısına kısa, keskin bir öpücük kondurdu. Ardından çenemi parmaklarıyla tutarak yüzümü kendisine çevirdi. “Kaçacak mısın?” diye sordu, sesi meydan okur gibiydi. Gözlerimi kıstım. “Bunu gerçekten merak mı ediyorsun?” “Hayır,” dedi sakince, “sadece ne kadar direnebileceğini görmek istiyorum.” İçimde bir şey titredi ama bunu ona göstermeyecektim. Yüzümdeki ifadeyi bozmadım, gözlerimi gözlerinden ayırmadım. “Direnmeyeceğimi nereden biliyorsun?” Akgün gülümsedi, şeytani, karanlık bir gülümsemeydi bu. “Çünkü, Çağla,” diye fısıldadı, dudaklarını boynuma yakın bir yere yaklaştırarak, “Eğer gerçekten kaçmak isteseydin, çoktan kaçmış olurdun.” Başımı hafifçe geri çektim, ama kaçmak için değil. Onun ne yapacağını görmek için. Akgün, dudaklarının kıyısında beliren o kendinden emin gülümsemeyle bana baktı. “Şimdi de kaçmayacağını mı söyleyeceksin?” diye fısıldadı. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan, derin bir nefes aldım. “Kaçmıyorum.” Sanırım sarhoş olmaya başlamıştım. Beni kendine doğru daha sert çekti. Bacaklarımın arasına kendi bacağını yerleştirdiğinde, bir an için nefesim kesildi. Akgün, hareketlerimi dikkatle inceliyordu. Ellerini sırtıma kaydırdı, parmaklarını tenime hafifçe bastırdı. “Beni test mi ediyorsun?” diye sordum, sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı. “Senin sınırlarını görmek istiyorum,” dedi. “Bakalım ne kadar dayanabileceksin.” Elini saçlarıma götürdü, başımı geriye yatırarak dudaklarını boynuma yaklaştırdı. Sıcak nefesi tenime değdiğinde, istemsizce gözlerimi kapattım. “Korkuyor musun?” diye fısıldadı. Gözlerimi açtım, yüzümü ona yaklaştırarak “Hayır,” dedim. Akgün gülümsedi, ama bu gülümseme bir zaferin işaretiydi. “O zaman neden titriyorsun, güzelim?” Bir şey demeden dudaklarımı ısırdım. O an Akgün’ün elini belimden sıyırıp çeneme getirdiğini hissettim. Başparmağını alt dudağıma bastırarak beni kendine daha da yaklaştırdı. “Bana her şeyin farkında olduğunu söyle,” diye mırıldandı. “Sarhoş olmadığını ve bir oyun içerisinde olmadığını söyle.” Yutkundum. “Belki de ben, senin bir oyununun içindeyim Akgün Akın.” Akgün başını yana eğdi, gözlerinde koyu bir karanlık belirdi. “Bilmem.” Ve dudaklarını yeniden bana yaklaştırdı… Akgün’ün dudakları neredeyse benimkilere değmek üzereydi. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, nefesi tenimde bir iz bırakıyor gibiydi. Ama tam temas edeceklerken geri çekildi. Gözlerimi araladım, Akgün’ün yüzünde şeytani bir gülümseme belirmişti. “Ne oldu?” diye fısıldadım. Başını hafifçe yana eğerek gözlerimin içine baktı. “Beni gerçekten istiyor musun, yoksa sadece oyun mu oynuyorsun?” Beni delirtmek istediğini biliyordum. Ellerini belimden çekmiş, beni istemeden uzaklaştırmıştı. Vücudum, onun teninin bıraktığı boşluğu hemen hissediyordu. “Sen ne sanıyorsun?” dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak. Akgün gülümsedi, ama bu gülümseme sabırsız ve tehlikeliydi. Ellerini tekrar belime koydu, bu kez daha sıkı tuttu. Yüzünü bana yaklaştırarak “Bence ne istediğini bilmiyorsun,” diye fısıldadı. Elimi yavaşça göğsüne koydum, kalbinin güçlü atışlarını avucumun içinde hissettim. “Belki de senin hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyorum,” dedim, sesimin alaycı çıkmasına engel olamayarak. Akgün’ün yüzündeki gülümseme kayboldu. Beni dikkatle inceledi, sonra başını eğip dudaklarını boynumun kenarına dokundurdu. O kadar hafifti ki, hayal mi gördüğümü düşündüm. Ama sonra sıcak nefesi tenime yayıldığında bunun gerçek olduğunu anladım. “Öğrenmek mi?” diye mırıldandı. “Beni gerçekten tanımak istiyor musun, güzelim?” Tüylerim diken diken olmuştu. Bunu fark ettiğini biliyordum çünkü başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında, yüzünde şeytani bir zafer ifadesi vardı. “Belki de senin sandığından daha cesurum,” dedim. Akgün başını yana eğdi. “O zaman oyunun kurallarını unut. Çünkü ben kurallarına uyan biri değilim, Çağla.” Ve bu kez gerçekten de sert öpmeye başladı. Artık sarhoştum. İkimizden birisi bir oyun içerisindeydi. Akgün’ün dudakları benimkileri bulduğunda önce yavaş, sonra giderek daha baskın bir hâle geldi. Ellerini belimde hissedebiliyordum, parmakları tenime işliyordu adeta. Ama sonra, bir anda geri çekildi. Gözlerimi açtığımda bana bakıyordu. Simsiyah gözleri karanlık bir girdap gibiydi, içine çekilmemek imkânsızdı. “Ne oldu, devam etmeyecek misin?” diye sordum, kaşlarımı kaldırarak. Akgün hafifçe güldü. “İstiyorsun yani?” Gözlerimi devirdim. “Kendine fazla güveniyorsun.” Kelime oyunu yapıyordum. “Çünkü her seferinde haklı çıkıyorum,” dedi parmaklarını çeneme dokundurarak. “Beni istemediğini söyle, hemen giderim.” Ağzımı açtım ama söyleyemedim. O bunu fark etti. Dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. “Bak işte, söyleyemiyorsun,” diye fısıldadı. “Beni istiyorsun.” Gözlerimi kısarak ona baktım. “Belki de seninle sadece oynuyorum.” Akgün kahkaha attı, ama bu kahkaha tehditkârdı. “Benimle oyun oynama, Çağla. Kaybedersin.” Bunu söylerken elini tekrar belime koydu, beni kendine çekti. Aramızdaki mesafe yine sıfırlanmıştı. Gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. “Bana ne yapacaksın ki?” diye fısıldadım. “Sadece tahmin etmeni istiyorum,” dedi, başını eğip dudaklarını çeneme hafifçe dokundurarak. “Ve emin ol, tahmin ettiğinden daha fazlasını yaparım.” Kalbim hızlandı. “Belki de senin sandığın kadar uysal değilimdir.” Akgün hafifçe güldü. “Uysallıkla ilgilenmiyorum, güzelim. Dirensen bile eninde sonunda bana geleceğini biliyorum bu gece.” Bir an için nefesim kesildi. Kendisinden ne kadar emin olduğuna inanamıyordum. Ama en kötüsü, bu konuda haklı olabileceğini düşünmemdi… Ellerini hissettim. O sıcak elleri belimi bulduğu sırada gözlerinde farklı bir şey gördüm. Bir anda beni kucağına aldığında dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Sıcaklık her yerime yayıldı. Belimdeki elleri sıklaştığı sırada gözlerine bakmak için kafamı kaldırdım. Gözleri açıktı. Benimle öpüşürken gözlerini kapatmamıştı. “Ne oldu?” diye sordum tok bir ses tonuyla. Az önce öptüğüm dudaklarını diliyle ıslatıp dudaklarını bir kez daha bastırdı. Akgün’ün nefesi hâlâ tenimdeydi. Beni köşeye sıkıştırmış gibi duruyordu ama nedense kaçmak istemiyordum. İçimde garip bir huzursuzlukla ona baktım. “Şimdi ne yapacaksın?” diye sordum alaycı bir sesle. Akgün gözlerini gözlerime kilitleyerek, “İstersen gösteririm,” dedi. Ona bir an için baktım. Gözlerinde ciddiyet vardı. Sınırları zorlamaya alışkın bir adamın özgüveniyle konuşuyordu. “Beni korkutacağını mı sanıyorsun?” “Korkmanı istemiyorum,” dedi. “Sadece bu gece benim olduğunu bilmeni istiyorum.” İçimde tuhaf bir his dolaştı. Onun bu kadar iddialı konuşması sinir bozucu olabilirdi ama aynı zamanda… tehlikeli bir çekiciliği vardı. “Kendi kendine karar veriyorsun yani?” Akgün hafifçe eğildi, dudaklarını neredeyse tenime değdirecek kadar yaklaştırdı. “Benim dünyamda kararları hep ben veririm.” Onun bu cümlesiyle içimde bir kıvılcım çaktı. Bunu kabullenmem bekleniyordu. Ama ben eğilip, dudaklarımı hafifçe kulağına yaklaştırarak fısıldadım: “O zaman hayal kırıklığına uğrayacaksın, Akgün Akın.” Akgün kaşlarını hafifçe çattı, gözleri daha da karardı. Sonra ani bir hareketle çenemi parmaklarıyla tuttu, gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. “Göreceğiz, güzelim.” Başımı çevirdiğimde takım elbiseli, sert bakışlı bir adamın yanımıza geldiğini gördüm. Yüzü ifadesizdi ama belli ki önemli bir şey için gelmişti. Akgün, bir an bile tereddüt etmeden soğuk bir ifadeyle ellerini üzerimden çekti ve beni kucağından neredeyse umursamazca indirdi. Bir anda olanları algılayamadan gözlerimi ona diktim. O, şimdiki hâlimle hiç ilgilenmiyormuş gibi ceketini düzeltti. “Tamam, bu kadar eğlence yeter,” dedi buz gibi bir sesle. “Şimdi gidebilirsin.” Ne? Kaşlarımı çattım. “Ne?” Bana en ufak bir duygu göstermeyen bir ifadeyle yüzüme baktı. “Sana git dedim.” Öfkem anında kabardı. Az önce beni sahiplenir gibi davranan adam şimdi tamamen yabancıymışım gibi mi davranıyordu? “Beni kucağına çeken sendin,” dedim, kollarımı kavuşturarak. “Şimdi de gidiyorsun diyorsun?” Akgün umursamaz bir tavırla gözlerini kaçırdı. “Bence mesele gayet açık, Çağla. Eğlendik ve bitti.” Kelimeleri öyle bir soğukkanlılıkla söyledi ki içimde bir şeyler çatırtıyla kırıldı sanki. Ama öfkem daha ağır bastı. “Sen kimsin ya?” diye sertçe sordum. “Ne sanıyorsun kendini? Eğlendik ve bitti öyle mi? Peki, ben eğlenmedim deseydim ne olacaktı?” Akgün, dudaklarını hafifçe bükerek başını yana eğdi. “O zaman kendini fazla kaptırmamanı öneririm.” Bu adam cidden sinir bozucu biriydi. Daha birkaç dakika önce sahiplenici tavırlar sergileyen adam şimdi umursamaz bir kaya gibi karşımdadaydı. Gözlerimi kısarak “Seninle dans ettiğim için mi bu konuşmayı yapıyorsun?” diye sordum. Akgün bir kahkaha attı ama bu kahkaha keyifli olmaktan çok küçümseyici bir tondaydı. “Dans ettiğin için değil, barın ortasında tanımadığın bir adamla sevişir gibi davrandığın için.” Buz kestim. Öfkeden ellerim yumruk oldu. İçimde bir şeyler patlamak üzereydi. “Sana ne?” diye tısladım. “Sana mı soracağım ne yapacağımı?” Akgün başını hafifçe eğdi, dudaklarında hâlâ o kendini beğenmiş gülümseme vardı. “Hayır, bana sormayacaksın ama…” Sertçe nefes aldım. Kalbim deli gibi atıyordu ama bu öfkeden mi, yoksa ondan mı emin değildim. Gözlerimi kısarak, “Ne yaparsam yaparım, sana hesap vermem,” dedim. “Sen de kendini fazla önemseme, Akgün Akın.” Onun adı dudaklarımdan çıkarken, yüzündeki ifadede belirsiz bir şey parladı ama saniyeler içinde kayboldu. Bana son bir kez baktı, sonra kafasını çevirip korumasına döndü. “Çağla gidecek. Onu kapıya kadar geçir.” Şok içinde olduğum yerde durdum. Ama çenemi sıkıp derin bir nefes aldım. Öfkemi içime gömerek omuzlarımı dikleştirdim. “Sen kim olduğunu sanıyorsun bilmiyorum ama haddini fazlasıyla aştın.” dedim ona sertçe. “Ve merak etme bir daha asla karşına çıkmam.” Geri çekildim, bakışlarımı bir an bile kaçırmadan arkamı döndüm ve kapıya doğru yürümeye başladım. Ama içimde garip bir his vardı. Sanki bu şey son değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD