Arabanın kapısını yavaşça kapattım. Gözüm hâlâ yan koltukta oturan Çağla’daydı. Zayıf bir tebessüm vardı yüzünde ama yorgunluğu, tenine sinmiş hastane kokusuyla birlikte hâlâ üstündeydi. Ellerini sıkıca tutmuştu, parmakları soğuktu. “İyi misin?” dedim, kemerini çözerken. Başını yavaşça salladı. “İyiyim… Gerçekten…” “Tamam, hadi… Seni içeri taşıyayım artık. Ayakta bile zor duruyorsun.” “Kendim yürüyebilirim Akgün.” “Gördüm, az önce arabanın içinde bile gözlerin kaydı,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Bırak, bu seferlik seni ben taşıyayım.” İtiraz edecek gibi oldu ama demedi. Kapıyı açtım, ona döndüm. Kollarımı açtım. “Gel bakalım… Bugün seni sadece ben taşıyacağım, başka kimse değil.” Başını göğsüme yasladı. Kollarımda hafifti ama sanki içimdeki ağırlık daha da büyüdü. Onu böyle görmek

