3- Elleri kalçamdaydı.

903 Words
Kalemim defterin üzerinde usulca geziniyordu. Çizgiler, farkında olmadan bir siluete dönüşüyordu. Gözlerim yaptığım resme kayınca içimde garip bir huzursuzluk hissettim. Kalemi bıraktım, parmaklarımı hafifçe ovuşturdum. Akgün Akın… Sabah yaşanan karşılaşmayı tekrar tekrar düşündüm. O sert, keskin yüz hatları. Siyah saçları, koyu gözleri… Özellikle de kaşları. O kadar kalın ve biçimliydiler ki… Bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi. Güçlü görünüyordu. “Neden bu kadar yakışıklıydı ki…” dedim. Hem de fazlasıyla. Onun karşısında anlık da olsa nefesimi tuttuğumu hatırlıyordum. Sadece görünüşü değildi etkileyici olan. Tavırları, duruşu… Sanki dünyanın tüm kontrolü onun ellerindeymiş gibi hareket ediyordu. Kendime kızarak doğruldum. Ne diye onu düşünüyordum ki? Tanımıyordum bile. Üstelik mafya işleriyle bağlantısı olduğunu söylemişlerdi. Böyle adamlardan uzak durmam gerekiyordu. “Kendine gel Çağla.” diye fısıldadım. Tam o sırada aşağıdan gelen bir gürültüyle irkildim. Kalbim istemsizce hızlandı. Sesin ne olduğunu anlamam için düşünmeme gerek bile yoktu. Babam yine eve gelmişti. Yine sarhoştu. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Ayak sesleri merdivende yankılanmaya başladı. Kapımın önünde durduğunu hissettim. Nefesimi tuttum. Lütfen git, lütfen git… Kapım sertçe tıklandı. “Çağla! Aç şu kapıyı!” Gözlerimi sıkıca yumdum. Sesim titrer mi diye korkarak konuşmaya çalıştım. “Müsait değilim.” Kapının diğer tarafından kahkahaya benzeyen bir homurdanma duyuldu. Sonra sesi sertleşti. “Neden müsait değilmişsin? Ne halt karıştırıyorsun içeride?” Gözlerimi açtım. Ellerimi yumruk yaparak kollarımı sıktım. Boğazım düğümlendi. Gözyaşlarımın yanaklarıma inmesine engel olamadım. Hep aynı sahne. Hep aynı adam. Ve hep aynı ben… && Aynada kendime baktım. Kırılgan, sessiz ve çaresiz görünen o kızı görmek istemiyordum. Onun yerine güçlü, umursamaz, hatta babamı bile rahatsız edecek kadar özgür görünen biri olmak istedim. Dolabı açtım. Elime ilk gelen kısa siyah eteği çıkardım. Üzerime beyaz, askılı bir crop giydim. Sonra yatağımın üzerine attığım deri ceketi kaptım ve hızla üzerime geçirdim. Aşağı inmeden önce derin bir nefes aldım. Ayak seslerimin merdivende yankılanmasına izin verdim. Babamın salonda olduğunu biliyordum. Ve beni gördüğünde nasıl tepki vereceğini de. Salonun girişinde durdum. Babam kanepede oturmuş, elinde tuttuğu viski bardağını sallıyordu. Gözleri, benim üzerime kaydı ve anında kaşlarını çattı. “Nereye gidiyorsun bu saatte?” Sesi sertti, her zamanki gibi. Omuz silktim. “Dışarı.” Babam bardağı sehpanın üzerine koydu, hafifçe öne doğru eğildi. “O üzerindeki ne?” Başımı yana eğdim, alaycı bir gülümsemeyle ona baktım. “Giysi baba. İnsanlar dışarı çıkarken giyer.” Kaşlarını daha da çattı. “Bana laf yetiştirme Çağla. Böyle giyinemezsin.” İçimde bir şeyler kaynamaya başladı ama sakin kalmaya çalıştım. “Nedenmiş?” Babam ayağa kalktı, birkaç adım yaklaştı. Üzerinden ağır bir alkol kokusu geliyordu. “Bana laf mı sokuyorsun sen? Ben senin babanım, hâlâ bu evde benim sözüm geçiyor.” Başımı iki yana salladım. “Beni sadece istediğin zaman hatırlayan bir babam var demek?” Bir an gözleri parladı, elini kaldıracak gibi oldu ama kendini tuttu. O an bir gerginlik yayıldı aramıza. Sonra elini düşürdü, derin bir nefes aldı ve daha da sert bir sesle konuştu. “Dışarı çıkamazsın.” Gözlerimi kıstım. “Beni engelleyemezsin.” Gülerek kafasını iki yana salladı. “Sen benim kim olduğumu unutuyorsun galiba.” Bunu söylerken gözleri tehditkârdı. Ama ben de geri adım atmayacaktım. “Hayır. Sen benim kim olduğumu unutuyorsun baba.” Sonra tek kelime etmeden arkamı döndüm, kapıya yöneldim. Arkamdan bağıracağını biliyordum ama umurumda değildi. Çünkü artık korkmuyordum. Arabaya atladım, motoru çalıştırırken aynada kendime baktım. Gözlerim hâlâ biraz sinirli, ama bir o kadar da kararlıydı. Babamın evde çıkışıma engel olabileceğini sanması, kanıma dokunmuştu. Telefon ekranım yanıp sönüyordu: Babam arıyor… Üst üste. Görmezden geldim. Şehir ışıkları önümden akıp giderken içimdeki sıkıntıyı atmanın tek yolunun gerçekten eğlenmek olduğunu hissettim. Radyoyu açtım, sesini biraz yükselttim. Gece, bana aitti. Kulübün önüne geldiğimde arabayı park ettim ve kapıyı kapatıp içeri yöneldim. Kapının önünde birkaç iri güvenlik görevlisi duruyordu. Beni baştan aşağı süzdüler. Minyon olduğum için yaşımdan küçük göründüğümü biliyordum, ama gözlerimdeki özgüven her şeyi anlatıyordu. Birkaç adım attım ve içeri girdim. Burası gürültülüydü. Baslar göğsüme vuruyor, renkli ışıklar her yeri delice tarıyordu. İnsanlar kahkahalar atıyor, birbirine sokulmuş dans ediyordu. Yabancı bir his kapladı içimi. Tek başıma ilk kez gelmiyordum ama bu gece farklıydı. Biraz tedirgin, biraz özgürdüm. Bara yöneldim. Bir içki söyledim, içimin yanmasına aldırmadan bir dikişte içtim. Sonra kalabalığın içine karıştım. Bedenimi müziğe bıraktım. Kollarım havada, gözlerim kapalı, ritmin içinde kaybolmuştum. Saatler geçmişti belki. İçimdeki sıkıntı, öfke, her şey dansın içinde eriyip gitmişti. Derken… Sıcak bir el belime dokundu. Bir an duraksadım. Ama arkamı dönmedim. Nefesim hızlandı. Kulağımın hemen yanında, karanlık ve tanıdık bir ses yankılandı: “Yine karşılaştık.” Gözlerimi kapattım. İçimde tuhaf bir heyecan kabardı. “Tesadüf mü yoksa?” diye sordum kuşkuyla. “Bilmiyorum.” Belimi sıkan parmakları çok güçlüydü. “Sanırım tesadüf…” Akgün tehlikeli bir adamdı, o anda anlamıştım ama umurumda değildi, anı yaşayıp her şeyi unutmak istiyordum. Parmaklar yavaşça belimden aşağı süzüldü. Kalçamın kenarında durdu. İçim ürperdi ama kaçmadım. O an içimde bastırılmış bir dürtü vardı, bir merak, bir… çekim. Derin bir nefes aldım ve yavaşça yüzümü çevirdim. Akgün. Simsiyah gözleri, karanlık bir gölge gibi üzerimdeydi. Dudaklarım hafifçe aralandı. O an gülümsediğini gördüm. O soğuk, sert adam, şimdi karşısında duran bana öyle bakıyordu ki… “Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum. Derin bir nefes aldı. “Daha önce hiç bu kadar sıkı ve dolgun bir kalçaya dokunmamıştım…” dediğinde kalçamı bir kez daha sıkarak kasıklarını kadınlığıma bastırdı eteğimin üzerinden. “O kadar sıkı ve küçük bir vücudun var ki…” “Akgün…” dedim. “İsmimi biliyorsun.” “Seni tanımayan yok ki.” Sonra, dudaklarını dudaklarımın üzerinde hissettim. Dünya, o an sessizleşti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD