YAZARDAN;
Tahir yatak odasından pencereye gelip dışarıya baktığında avludaki hareketliliği gördü. Herkes işiyle gücüyle meşguldü; evin hizmetlileri bir tarafta, annesinin yönlendirmesiyle çalışıyordu. Arada gözü abisine takıldı; nereye gidiyordu sabah sabah? Hiç kimseye haber vermeden çekip gitmişti. Dün gece de bir şeyler söyleyecekti ama Manas abisi gelince susmuştu.
Pencereden uzaklaşıp üzerini giyinen genç adam, kendini dışarı attı. Avluda sağına soluna bakıp hareketliliğe aldırış etmeden, çocukluğunun geçtiği sokaklarda dolaşıp durdu.
Bunu her gün yapsa iyi olacaktı.
Adımlarını daha da hızlandırıp köşeyi dönmeden kendisine çarpan kızla afallayıp kaldı. Şaşkınca kıza bakıp, başı göğsüne çarpınca bu kadar yakınlığa şaşırdı. Yine aynı kızdı. İçinden geçenlerle kızın koluna yapışıp, "Sen beni takip mi ediyorsun?" deyip kıza yaklaştı. İçinden Bu koku da neydi şimdi? Bu kokuyu ilk defa algılıyordu. Birçok kadının kokusunu almıştı burnu; saçlarından geliyordu bu koku. Kızın hırçınlığı ile kahverenginin en güzel tonlarına sahip bakışlarıyla, kızın söyledikleri mantıklı gelmişti.
Genç kız, kolunu avuçlarının içinden kurtarıp evine doğru yürüyüp gitti. Genç adam arkasından bakakalmıştı. "Bana ne oluyor, amına koyayım? Kızı üç defa gördüm, bu defa daha farklıydı. Ben ne yaşadım, ne yaşıyorum?" eve geri dönen Tahir avluya kendini atınca musluğu açıp elini yüzünü yıkayıp eve girdi.
Merdivenleri çıkarken annesinin seslenişini duyup döndüğünde, "Ne oldu oğul?" diyen annesine, "Bir şey yok ana," deyip odasına çıktı. Annesi arkasında şaşkın bakışlarıyla "Bunu baş göz edelim," diyerek içinden geçirdi. Ama önce Mahir evlenmeden Tahir evlenemezdi..
Zöhreden;
Süleyman Ağabey içeri girince bir an afalladık. Buse Yengem hemen onunla konuşmaya başladı. Meğer Turgut Ağabey gelmesini istemiş, o da doğrudan buraya gelmişti. Bunu duyunca içimde bir öfke patladı. Demek ki Buse Yengem gece her şeyi Turgut Ağabey’e anlatmıştı. Emin oldum. Gözlerindeki sinirli bakıştan belliydi. Ara sıra kaçamak bakışlar atıyordu bana.
Ablam kahveleri getirdiğinde önce Süleyman Ağabey’e, sonra Buse Ablaya uzattı fincanları. Buse Abla ve Turgut Ağabey ya bu konuyu kapatacaktı ya da beni bu köyden alıp götüreceklerdi. Bunu hissettiğim anda içimde büyüyen korku neredeyse bütün bedenimi sardı. Eğer köy duyarsa... Ağırbaş Ailesi bir yıkımı daha kaldıramazdı. Hele ablam... O, hâlâ eski nişanlısının hatalarının bedelini ödüyordu. Bu defa kendine kıyardı.
Ailede herkes bir şekilde bu durumu durdurmaya çalışıyordu ama ortada bir yemin vardı. Emmim de babam da Süleyman Ağabey’in sözünden dönmeyeceğinden emindi. Ama ben... Sözü ve kalbi arasında bir engel gibiydim. Ablama ihanet ediyormuş gibi hissediyordum. Bu hep böyle mi olacaktı? Yorulmuştum.
Onlar içeride konuşurken mutfağa geçtim, bir bardak su doldurup içtim. Ama ne fayda? İçimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Sanki biri boğazımı sıkıyordu, ellerim bağlı, ağzım mühürlü... İçimde çığlıklar yükseldikçe dışarı atamıyordum. Nefesim daraldı.
Ellerim titreyerek bir bardak daha su içtim. Tam o anda ablam içeri girdi. Ama onu bulanık görüyordum. Sesi kulaklarımda çınladı, sonra her şey karardı.
YAZARDAN;
Behice mutfağa girdiğinde, kız kardeşini yerde görünce dizlerinin bağı çözüldü. Yere oturup Zöhre’yi kucağına çekti, gözleri dolmuştu. Boğazı düğümlendi ama yine de haykırdı:
“Yardım edin!”
Süleyman, bu sesi duyunca paniğe kapıldı. Ayakları birbirine dolanarak mutfağa koştu. Yerde yatan Zöhre’yi görünce hemen ona doğru eğildi ama Buse’nin sert sesi onu durdurdu:
“Yaklaşma kıza!”
Süleyman, şaşkın ve çaresiz bir şekilde geri çekildi. Ne yapacağını bilemiyordu. Buse’nin sesi keskin ve buyurgandı:
“Süleyman, çabuk Turgut’u ara!”
Genç adam hızla ev telefonunu kaptı. Emmisinin oğlunu ararken parmakları titriyordu. Telefon açılır açılmaz, sesi çaresizlikle yankılandı:
“Turgut, yetiş! Zöhre’ye bir şey oldu!”
Hattın diğer ucunda bir anlık sessizlik oldu. Sonra Turgut’un sert sesi geldi:
“Ağzına almayacaktın kızın adını, demedim mi sana?”
Süleyman, gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Ama bu öfkeli ses karşısında suskun kalamazdı.
“Turgut, ne olur... Yetiş!”
Cevap gelmedi. Telefon kapanmıştı.
Süleyman, öfkeden ellerini saçlarına daldırdı, içindeki sıkışmışlık onu neredeyse delirtmek üzereydi. Bir yerlere zarar verme isteği kabarıyordu ama kıpırdayamıyordu.
Tam o sırada, bir bebek ağlaması duyuldu. Süleyman irkildi, kendine gelerek hızla yukarı çıktı. Çocuğu kucağına alıp aşağı indi. Behice hâlâ yerde, Zöhre’nin avuçlarını ovuşturuyordu. Yaşlı gözlerle kız kardeşine bakarken, içinde yankılanan sessiz çığlıkları durduramıyordu.
“Hepsi benim yüzümden…”
ZÖHRE
Gözlerimi yavaşça açtım. Korkuyla ablama baktım. Bileğimi ovuştururken, "Ne oldu bana?" diye fısıldadım.
Buse yengem, endişeyle, "Fıstığım, kalkabilecek misin?" diye sordu.
Buse ablam da hemen ekledi: "Bana de bakalım, seni yerden kaldırmadık. Başını bir yere vurdun mu? Ağrın var mı?"
"Yok, abla..." Hafifçe doğruldum. Bedenim sızlıyordu. Elimi başıma götürdüm ve kaşlarımı çattım. "Sadece başım ağrıyor."
Tam toparlanmaya çalışırken, kapının vurulma sesiyle hepimiz birbirimize baktık. Kapı açıldı.
Mutfak kapısına çevrilen bakışlarımızın önünde Turgut abi belirdi. Gözleri dehşetle açılmıştı. Kükreyen sesi mutfağı doldurdu:
"Burada ne oldu?"
Bana doğru birkaç adımda gelip eğildi, gözleri yüzümü tarıyordu. "Bacım, bu hâlin ne?" dedi, sonra tereddütsüz kollarına aldı beni.
Şaşkınlık ve utanç içinde fısıldayabildim ancak: "Ağabey..."
Turgut abi kulağıma eğilip sertçe, "Sus, tamam," dedi. Sonra başını kaldırıp Süleyman ağabeye öyle bir bakış attı ki mutfaktaki hava aniden gerildi.
Buse abla da Süleyman ağabeye dönüp sesi normalden daha yüksek çıkacak şekilde konuştu: "Sen gitsen mi artık?"
Behice ablam yaklaşıp, "Ver Eymen'i bana," dediğinde Süleyman ağabey itiraz etmeden çocuğu ona uzattı ve sessizce kapıdan çıktı.
Turgut abi, beni odama götürüp yatağa yatırdı. Göz ucuyla ona kaçamak bakışlar attım ama hiçbir şey söylemedi.
Buse abla yanıma oturdu ve yumuşak ama kararlı bir sesle konuştu:
"Fıstığım, o köye bir daha gitmeyeceksin. Ablanın düğününden sonra burada kalacaksın. Yeteneğin var, biliyorum. Sana ‘çalışma’ demiyorum ama kendini burada geliştir. Resim yap, elbise dik, zanaat öğren..."
Sonra gözlerini Turgut abime çevirdi. Turgut abi başını hafifçe sallayarak onayladı. İkisi de bir şey biliyordu. Ama konuşmuyorlardı.
Yutkunarak fısıldadım: "Abla, biraz uzanayım... Özür dilerim."
Sanki suç işlemiş gibi hissediyordum. İçime kapanmış, küçücük bir çocuk gibi...
Buse abla yüzümü avuçlarının arasına aldı. "Ama olmuyor böyle, fıstık. Senin suçun yok," dedi, sesi şefkatliydi ama içinde bir kırıklık vardı.
Tam o sırada Turgut abi kapıya yöneldi. "Ben çıkıyorum, güzeller," diyerek arkasını döndü.
Onun ardından bakarken gözlerim doldu. Sessizce fısıldadım:
"Buse abla... Ben bu yükle yaşayamıyorum. Boğuluyorum. İhanet etmiş gibi hissediyorum. Ablam... Masum. İlk ihanetten sonra içinde büyüyen korkuyu yalnızca ben görüyorum. Eğer ona bir şey olursa... Yemin ederim, o köyü sen değil, ben yakarım. İçinde de o pisliği..."
Sözlerim boğazımda düğümlendi. Gözlerimi kapadım. İçimde yanan ateş, daha da alevlenmişti...
Turgut, kapıya yöneldiği anda arkadan titrek bir ses duydu.
"Turgut abi."
Behice'nin sesi, içine kaçmış gibiydi.
Turgut, duraksadı. Arkasını döndü, genç kızı kolundan tutarak kapının yanına çekti.
"Sen ne diyorsun, Behice?"
Genç kızın gözleri doluydu. "Abi, Süleyman’a bir şey deme. Seviyorum ben onu. Biliyorum, her şeyin farkındayım."
Turgut’un kaşları çatıldı. "Bu nasıl bir girdap?" diye düşündü.
"Siz bilmiyorsunuz sanıyorsunuz, ama ben her şeyin farkındayım abi. Süleyman kabul etti, ben de 'evet' dedim. Dün geceki konuşmaları da duydum. Behice, ailesi dağılmasın diye o evliliğe 'he' dedi. Herkes birbirine üç maymunu oynuyor. Siz zannediyorsunuz ki babamın alnı yere gelsin isterim. İbrahim, Hilal... onların da evliliği kendilerine bağlı gibi hissettirdiler. Abi, yalvarırım sana, dokunma ona. Biz ikimiz de her şeyin farkındayız."
Behice, Turgut’un dizlerine kapanırken sesi titriyordu.
Turgut, omzundan tutarak genç kızı kaldırdı. "Bacım, kalk ayağa."
Behice, bir an duraksadı, sonra başını eğerek fısıldadı: "Abi, düğünden sonra Zöhre'yi köyden alın."
Konuyu kapattı. Zaten artık Zöhre o köye gidemezdi. İlk günden beri biliyordu bunu. Gözleri dolu dolu mutfağa yöneldi.
Turgut, içindeki öfkeyle küfürler savurarak kendini koltuğa attı. Ellerini yüzüne götürüp sıvazladı.
"Bu düzenin..." derin bir nefes aldı. "Amına koyayım."
Sonra bir anda yerinden fırlayıp dışarı çıktı. Üç insanın hayatı mahvolmuştu. Süleyman’a dalsam, ağız burun kırsam Behice üzülür, aile sorguya çeker. En iyisi, işin başını sonunu öğrenmekti.
Boğuluyordu. Sokak lambalarının soluk ışığında etrafa bakındı. Sonra köşede Süleyman’ı gördü.
Genç adam, elinde sigarasıyla başını göğe kaldırmış, dumanını üflüyordu. Yanında, sigarasını yeni yakan emmi oğlu duruyordu.
Süleyman, "Beni dövmeyecek misin?" dedi, dumanı ciğerlerine çekerek.
Turgut, gözlerini kıstı. "Şansını zorlama, Süleyman."
O da bir sigara yakıp ciğerlerini zehirle doldurdu. Gökyüzüne üfledi. Sakin kalmaya çalışarak, "Asıl olayı anlat," dedi.
Süleyman iç çekti. "Ne anlatayım abi?"
Turgut’un sesi sertti. "En baştan anlat. Her şeyi bilmek istiyorum."
Süleyman gözlerini kaçırdı. "Osman Ağa, babam Turgut emmime gitmiş, 'Oğluma kızını istiyorum' demiş. Nişan atıldıktan sonra biliyorsun, ben zıvanadan çıkmıştım. Asıl ben gidip o nişanı atan pezevengi öldürecektim. Haberi aldığımda babam, 'Dur Süleyman, Behice’yi sana isteyeceğiz,' deyince teklifini kabul ettim. Bizden biri, severim herhalde dedim. Babamla, anamla istemeye gittik. Nereden bilebilirdim o gün onu görüp konuyu kapattık?"
Turgut, hikâyenin nereye varacağını anlamıştı.
Süleyman devam etti:
"Sonra bir gün ablam ve anam konuşurken duydum. Sarhoş gelmişim eve. Behice değil, Zöhre diye sayıklamışım. Uykudan uyanınca annem, 'Ayağını denk al,' dedi. 'Behice olmazsa baban seni yaşatmaz.' Üzerine ablam geldi. Aradan zaman geçti, ablama gitmiştim. Eniştemle işim vardı. İşte... bir gün ablamla konuşmalarımızı duymuşsunuz. Sizler de anladınız durumu."
Turgut, öfkesini kontrol etmeye çalıştı.
Süleyman, boğazını temizledi. "Ben zalim bir adam değilim abi. Gönlüme zincir vururum. Yine de Behice ile evlenirim. O kız Zöh..." bir an sustu, dilini ısırdı. "İşte, Behice’ye iyi davranıyorum abi. Ben sözümü tutarım."
Turgut, sigarasının son dumanını içine çekti, sonra izmariti yere attı. Ayağının altında ezerek Süleyman’a döndü.
"Peki ya kuzu otlatmaya gittiği gün? Neden Süleyman, neden?"
Süleyman derin bir nefes aldı. "Evet abi, gittim, son bir kez..."
Cümlesini tamamlayamadan, Turgut’un yumruğu suratına indi.
Süleyman, dudaklarının kenarındaki kanı tükürdü. "Bir daha olmaması için herkesten uzak duracağım Turgut abi."
Gece sessizliğe gömüldü. Genç adam, ağabeyine son kez baktı. "Behice’yi sevebilir miyim bilmiyorum ama..."
Turgut iç çekti. "Sevilmeyecek kız değildi ki Behice."
Ama bunu sesli söylemedi.
Sadece derin bir nefes aldı ve "Oğlum, siktir git," diyerek eve döndü.
Eve girdiğinde, karısı koltukta oturmuş, dalgın gözlerle oğlu ile oynuyordu. Turgut, sessizce yanına oturdu, onu kollarının arasına çekti ve başını öperek boğuk bir sesle, "Bu nasıl bir çıkmaz?" diye fısıldadı. Karısını ve oğlunu sıkıca sardı.
Eymen uyuduğunda, Turgut, “Hadi yavrum, odamıza çıkalım,” dedi. Karısı sessizce başını salladı. Bebeklerini usulca yatırdıktan sonra, birlikte odalarına geçtiler.
Turgut, Buse’ye arkadan sarıldı, ellerini göbeğinde birleştirdi. Burnunu karısının gerdanına sürterek, "Busem," diye fısıldadı. Kadının yanakları sıcak bir kızıllıkla aydınlandı. Buse, yavaşça döndü, kocasının boynuna ellerini doladı, ayak uçlarına yükselerek, "Sevgilim," dedi. Dudakları birbirini bulduğunda, aralarındaki tutku ilk günkü kadar ateşliydi.
Gece, gündüze dönerken, Turgut karısını yormadan, teninin her yerine kokusunu bırakarak, ateşleri sönene kadar seviştiler.
Sabah, Buse gözlerini araladığında, mavi bakışları Turgut’un yüzünde gezindi. İçinden, "Bu adam, bunca sıkıntının içinde bile kendini kaybedip, beni ve bebeğini unutmayan tek kişi," diye düşündü. Gülümseyerek, "Ne geceydi ama," diye mırıldandı.
Turgut ona dönüp, "Günaydın, karım," dedi. Kollarını sıkıca Buse’nin etrafına doladı, parmaklarını onun sarı saçlarına dolayıp, "Şimdi her şey yerine oturdu," diye ekledi.
Buse, kaşlarını çatıp, "Hıncımı alacaktım şerefsizden, ama durumlar çok farklıymış," diye düşündü.
Derin bir nefes alarak, "Ben onu bunu bilmem Turgut, Süleyman'ı sevmem ama Zöhre'den uzak dursun. Onun kıza nasıl baktığını gördüm, rahatsız oluyorum," dedi.
Turgut, dişlerini sıkarak, "Yavrum, artık öyle bir şey olmayacak. Ben bu iş bitene kadar her adımında arkasındayım," diye karşılık verdi.
Buse omuz silkti, "Yine de güvenmiyorum emmim oğluna," dedi ve yataktan kalktı. Turgut, karısının ince hareketlerini izlerken, içindeki arzunun hala canlı olduğunu hissetti. Karısı, kocasını biraz daha kışkırtmak için yavaş adımlarla banyoya yöneldi.
Turgut, alaycı bir gülümsemeyle, "Daha fazlası olmasın, içeride evlat var," diyerek onun peşinden girdi.
---
Sabahın ilk ışıklarıyla odasından çıkan Zöhre, üstünü giyinip kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu. Yakındaki fırına gitmek için eline anahtarını aldığında, dünkü anlar zihnine hücum etti. İçinde garip bir his vardı.
"Acaba yine karşılaşır mıyız?" diye düşünerek başını iki yana salladı.
"Belki de beni bekliyordur köşe başında," diye içinden geçirdi. Kapıyı çekip dışarı çıktığında, etrafına şöyle bir göz gezdirdi. İçini kaplayan izlenilme hissi gitgide güçleniyordu. Aniden arkasına döndü. Kimse yoktu.
Derin bir nefes alarak yoluna devam etti. Fırından döndüğünde, Turgut onu kapıda karşıladı. Gözleri hafif kısık, yüzünde yaramaz bir gülümsemeyle, "Nereden geliyorsun, fıstık?" diye sordu.
Zöhre, elindeki ekmekleri kaldırıp tebessüm etti. Sanki dünkü olay hiç yaşanmamış gibi Turgut da gülümseyerek içeri girdi.
Kahvaltı için masa kuruldu, çaylar dolduruldu. İbrahim’in gelişiyle ortam biraz daha hareketlendi. Herkes yemeklerine odaklanmışken, İbrahim bir anda bombayı patlattı:
"Haftaya düğün var, Turgut ağabey."
Behice ve Zöhre birbirlerine bakakaldılar.