5. Bölüm
"Ne demek onu alamadık?" Bağırmıyordum ama karşımda duran her adamın gerildiğini görebiliyordum. Çok yakınım olan iki metre boyundaki Eko da yıllarını silahlar ve mafyalar arasında geçirmiş Cemal de buna dâhildi. Hepsini askeri nizam karşıma dizmiştim ve kaşıntım tutmuştu.
Soğukkanlı kalmalıydım. Ama damarlarımda kor dolaşıyordu. Halit Yunus'un hâlâ nefes aldığını bilmek, bu kadar yaklaşmışken elimden kaçırmak tahammül sınırlarımı aşıyordu. "Canınıza susadınız." Topuklu ayakkabılarımın sesi dışında çıt çıkmıyor, her kelimem eski binanın duvarlarında yankılanıyordu. Bu eski, şehrin dışında kalmış iş hanı şimdi yüzlerce ölüme tanıklık etse kimsenin ruhu duymayacak kadar izbeydi. "Yoksa böylesine bir hatayı yapacak kadar aptal mısınız?" Özenle kurmaya çalıştığımız bu ekip ilk önemli görevlerinde çuvallamıştı. Bu işi İsmet, Ünal ve Eko'nun sorumluluğuna bırakmakla belki de hata etmiştim.
Cemal bir adım öne çıkmak üzereyken Eko önünde birleştirdiği ellerini çözüp onu dirseğinden tutarak engel oldu. Yerine kendisi öne çıktı. Yeniden ellerini önünde birleştirmiş, başını eğmişti. Belirgin kasları, geniş omuzları, sert yüz hatları ve üstten bakışlarıyla sadece durarak bile birçok insanı korkutabilecek, tabiri caizse “duvar gibi” bu adam, bir eliyle birini kolayca ezebilirdi ancak karşımda saygısını bir an olsun bozmuyordu. Ona ne kadar kızsam da yanımdaki varlığını sahiden önemsiyordum. Cemal her ne kadar babamın sağ kolu olsa da benim için o kişi daha koltuğu devralmadan bile Eko’ydu. O yüzden açıklamayı yapmak da ona düşerdi. Cemal’in buna bozulduğunu görsem de aksine izin verseydi sonrasında Ekrem’e iyi bir ders vermem gerekecekti. “Özür dileriz Yankı Hanım.” Özrüne rağmen mahcup değildi. Açıkçası ondan mahcubiyet de beklemiyordum, çözüm istiyordum, hatalarını derhal telafi etmeliydiler. “Yetişmeye çalıştık ama adrese vardığımızda polis çoktan baskını gerçekleştirmişti.”
“Özrün hatanı telafi eder mi Eko?” Onu rencide ettiğimi biliyordum ama üstüne yürüdüm. “Küçük bir dolandırıcıyı bile gidip alamayacak bir ekibim var.” Sesimi yükselttim, hepsine hitap ediyordum artık. “Beni aleme madara etmekten başka ne işe yararsınız?”
Cemal kendini tutamayarak araya girdi. “Yankı Hanım” bu hitap onda öyle eğreti duruyordu ki, bir kadına hizmet etmekten, hele ki kendinden küçük bir kadın karşısında boyun eğmekten hiç hoşlanmadığına emindim. Yine de en azından elinden geleni yapıyordu. Biliyordum, saygıları eksikti. İçlerinde babamın öldüğü gün onun katilini vurduğu için infaz ettiğim korumayı görenler benden korksa da birçoğu sadece aldıkları paraya karşılık rol yapıyordu. “Polisten önce oraya ulaşmamız çok zordu. Bu gibi durumlarda…”
Elimi kaldırarak sözünü kestim. “Bahanelerle ilgilenmiyorum. Bu iki etti Cemal. Üçte affetmem.” Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. “Her biriniz derhal kendinize çeki düzen verin. Bu yolda emek vermeyecekseniz, size zor geliyorsa isteklerim şimdi burayı terk edin. Ama Göktuna ailesine çalışacaksanız böyle zafiyetlere göz yummayacağım.”
Ekip talimatımla görevlerinin başına dönerken yanımda Eko ve Cemal kaldı. “Sen bundan sonra evin koruma ekibiyle ilgilen Cemal.” Hâlâ hiç kimsenin görev dağılımını oturtamamıştım. Herkesin üstünde bir sürü alakasız sorumluluk olması sağlıksızdı. O itiraz edemeden bir adım gerimden beni takip eden Eko’ya “senin de asıl görevin yakın korumalığımı yapmak, şoförlük ve şirket işleriyle ilgilenmeyeceksin artık” diye talimat verdim. “Ünal şoförlüğümü yapacak. Ailem için de İsmet iyi bir yakın koruma firması araştırsın. Seçtiğiniz ekipler senin emrin altında çalışacak, bu tip durumlar için talimatlarıma uyulmasını istiyorum.”
“Anlaşıldı.” Ekrem arabamın kapısını açıp ben binene kadar bekledi. Ardından kendisi de diğer taraftan binip yanıma oturduğu gibi Ünal aracı çalıştırdı.
Duruşma günü belli olana kadar zihnimin bir köşesini kaşıyıp duran Halit Yunus konusuna rağmen delicesine çalışmaya odaklanmıştım. Yine de neredeyse uyurken bile onu nasıl ele geçireceğimin hesabını yapıyordum. Bir yandan şirketin maddi çıkmazına çare arayışım bir yandan şirketin imajını kurtarabilmek için çalışanlara sunmayı planladığım ancak hâlâ oturtamadığımız sistem bir yandan İrem’in her fırsatta benimle tartışmaya tutuşması derken bu konunun eklenmesi resmen dertlerime tuz biber olmuştu.
Ancak beni harekete geçirecek haber bir ay sonra geldi. Gözaltına alınan Halit’in bir yaklaşık bir aylık tutukluluğunun ardından duruşması önümüzdeki çarşamba günü gerçekleşecekti. Onun işini çoktan bitirebilirdim, sonuçta artık yerini biliyordum ama öyle kolayca son nefesini vermeyecekti. Bu bir gösteri, önemli bir mesaj olmalıydı ki bir daha kimse benim olan paraya elini uzatmaya cesaret edemesin. Yeniden güçlü, korkulan bir aile olmamızın tek yolu acımasız olmaktan geçiyordu. Ben kandan hoşlanmazdım ama güç yolunda kan ve para değerli silahlardı.
Masamdaki telefondan iki gün önce işe başlayan yeni asistanımı aradım. Şirketin iç düzeninde yapmayı planladığım bazı değişiklikleri nihayet tamamlamıştım. Gereksiz personel temizliği yapılmış, işinin ehli olduğuna inanmadığım pek çok kişi tazminatları ödenerek işten çıkarılmıştı. Bu imajımıza zarar verse de doğru bir PR çalışması ile yaptığımız resmî açıklama ve maaş açıkça belirtilerek açtığımız yeni ilanlar, iyileştirme adımları attığımız personel yan hakları gibi artılarla bu açığı kapatabilmiştik. Ayrıca çalışma ortamında da ciddi değişiklikler yapmıştık. Daha verimli çalışmayı sağlayacak bir iç mimari, çalışanların motivasyonunu yükseltecek etkinlikler, iş ve çalışma psikolojisi üzerine eğitimler, işleyişi kolaylaştıracak yeni bilgisayar programları ayarlanmıştı. Profesyonel bir ekiple çalışarak bunları çok kısa sürede organize etmiştik.
Hepsinden ayrıca kendi ofisimi tamamen kendi düzenime göre kurmuştum. Artık ses geçirmeyecek, cam bir bölmeyle ayrılmış toplantı odası çok daha kullanışlıydı. Işıklandırması düzgün yapılan ofisin bir kısmını kapattırıp burada kaldığım günler için gizli bir yatak odasına çevirtmiş olsam da hâlâ ofis kısmı yeterince ferah ve büyüktü. Siyah bir ahşap masa ve rahat, siyah, deri bir yönetici koltuğunun arkasında ortalarında kaliteli bir şekilde şirketin logosu işlenmiş alanın iki yanına cam kapaklı kitaplıklar yapılmıştı. Birkaç ciltli kitap ve dekor eşyası dışında rafların büyük kısmı boştu. Göz yoran bir kalabalığı çalışma alanımda istememiştim. Karşıma yine deri, rahat bir oturma grubu yerleştirilmiş, ortalarına da eski görünen uzun sayılabilecek bir sehpa koyulmuştu. Üstünde birkaç iş dergisi ve küçük mumlarla süslü bir dekoratif, aynalı tepsi yer alıyordu. İçerisi rahatsız etmeyen, sade sayılabilecek, şık bir ofise dönüşmüştü tamamen.
Tabii bunların her birinin ciddi maliyetleri vardı. Bir an önce şirkete para kazandırmanın bir yolunu bulmalıydım. “Buyurun Yankı Hanım.”
Damla yirmi dört yaşında, iyi eğitimli fakat iş tecrübesi olmayan bir kızdı. Son görüşmeyi bizzat yapmış, özgüvenli duruşu, oturaklı cümleleri ve hedefleriyle onun doğru aday olduğuna karar vermiştim. İki gündür Şule ona ne anlatırsa titizlikle öğrenmeye çabaladığını görüyordum. “Damla Hanım Eko’yu odama gönderir misiniz? Ayrıca önümüzdeki onunla görüştükten sonra önümüzdeki haftanın programını istiyorum.”
“Tabii Yankı Hanım.”
Çok geçmeden Eko karşımda dikiliyordu. “Halit’in duruşma tarihi belli oldu.” Neyse ki polis tanıdıklarımız çoğu konuda yardımcı oluyordu. Hâlâ medyada ve kolluk kuvvetlerinde bazı bağlantılarımızın sağlam kalmış olması biz mucizeydi. “Çarşamba günü hâkim karşısına çıkacak.”
Ne istediğimi tam olarak anlayamamıştı. Şu an için biraz cüretkâr bir hareket olsa da Halit Yunus’u yakalamayı takıntı hâline getirmiştim. Aklıma koyduğumu delice de olsa yapacaktım. “O dolandırıcıyı bana getireceksiniz.”
Bir süre cevap vermedi. Söyleyeceklerini nasıl dile getireceğini tartıyor olmalıydı, öyle anlarda çok hafif yüzünü buruşturur, düşünceli bir ifadeye bürünürdü. Boğazını temizledi. “Muhtemelen tutuklu yargılanacak.” Evet, bunu ben de biliyordum. “Onu hapisten mi kaçırmamızı istiyorsunuz?” Henüz bunu başaramayacağımızı ikimiz de biliyorduk ama o bu konuda son derece şuursuz kararlar verebileceğimi tahmin edebilecek kadar tanıyordu beni.
Yine de sıklıkla daha konuşmadan ne istediğimi çözen bu adamın dâhi beni anlayamadığı zamanlarda sabrım taşıyordu. “Yok” dedim sıkıntıyla. “En iyisi iyi bir avukat tut, şikâyetimizi de çekelim. İt herif çıksın. Burada ağırlayıp çay ikram ederiz olur mu Eko(!), ne dersin?” Dişlerimi sıktım. Tahammülüm kalmamıştı. O kadar yorgundum ki bir şeyleri açıklamaya dâhi dayanamıyordum. “Duruşmadan sonra cezaevine götürülürken yolu kesip alacaksınız.”
“Çok riskli” diye beni uyardı.
“Sence ben bilmiyor muyum?” Sesim yükselmişti elimde olmadan. “Onu şimdi değil geçtiğimiz ay hiç polis karışmadan almalıydınız. Artık bununla uğraşmak istemiyorum. Bu kez hata yapan sen de olsan cezası ağır olur Eko.”
Omuzları düştü. “Tamam” dedi daha fazla itiraz etmeden. Olmazlara ayıracak zamanım yoktu.
Duruşma gününe dek adliye ve ceza evi arasındaki rotanın her noktası, planın bütün ayrıntıları, kimlerin ne yapacağı üzerinden defalarca geçilmişti. Küçük, iyi kamufle olmuş bir ekip en uygun fırsatta aracın yolunu kesip Halit’i alacaktı. Yağmurlu bir sonbahar günüydü, ofisimin büyün camına usulca vuran damlaları izlerken arkamda bekleyen Eko her şeyin hazır olduğuna dair rapor vermeyi yeni bitirmişti. Çantamı açıp içinden aradığım şeyi bulunca ona döndüm. “Bunu duruşmadan önce o ite ulaştırın.” Ona uzattığım küçük ahşaptan oyma geyik boynuzuna kısa bir an bakıp sorgulamadan aldı.
Sırtımda iki omzuma uzanan bir dövmesi yer alan bu motif henüz bilmese de benim ona mesajımdı. Zamanla herkes bunu gördüğünde onun için ecelin geldiğini bilecekti. “Çıkabilirsin.”
Eko odadan ayrıldığında önce benimle kalacak koruma ekibini kontrol edeceğini biliyordum. Bu tip önemli görevleri onun yönetmesini bekliyordum, bu da zaman zaman beni koruma görevini ekibin kalanına devretmesi anlamına geliyordu. Ancak Eko kolay kolay kontrolü elden bırakmayan biriydi. Bütün bunlara rağmen şirket işlerini ve ailemin korunması görevlerini ondan aldığımdan beri daha odaklı çalışıyor, dinlenmek için daha çok zaman buluyordu. Koruma protokollerini, ekibin eğitimini daha sık denetler olmuştu.
Aslında Halit Yunus’u bizzat gidip teslim almayı arzuluyordum. Fakat şirkette kalmak, herkese görünmek zorundaydım. Başına geleceklerin ardından tüm oklar bana dönecekti. Elbette herkes benim yaptığımı adı kadar iyi bilmeliydi fakat başımı polisle belaya sokamazdım.
Ekiple katılabileceğimiz ihaleler üzerine gerçekleştirdiğimiz bir toplantı sırasında sıkça kontrol ettiğim telefonumun ekranı nihayet Eko’dan gelen bir mesajla aydınlandı. Bildirimi hızla açtım. “Bizde.” Dudağımın kenarı yukarı kıvrıldı. İşte şimdi, bu gece rahat bir uyku uyuyacağımı biliyordum.
İşin daha çetrefilli kısmı henüz başlamamıştı. Ceren’e “akşam görüşelim mi?” diye mesaj attım. O bana yardımcı olabilirdi. Hemen mesajıma cevap geldi. “Bana gel istersen.”
“8” yazıp gönderdim. Bugün keyifliydim, biraz mesai yapacaktım. Gerçi ben keyifsizken de mesai yapardım.
Ceren gri bir eşofman altı ve düz, üstüne yapışan, beyaz bir cropla kapıyı açtığı gibi “geçsene” deyip yalın ayak içeri koşturdu. Bu hâliyle bile doğal bir çekiciliği vardı. Çok uzaklaşmadan “yemek koymuştum” diye seslendiği sırada ben de ayakkabılarımı çıkarıp eve adım atmış, kapıyı ardımdan kapatmıştım. Korumalarım uzaktan evi izlemek üzere konumlanmıştı bile. Salondaki televizyonun sesi çok açıktı. Yüzümü buruşturdum. Ekrandaki onun favori takımının futbol maçıydı.
Gözlerim futbolcuların sahaya girişlerine takılmışken “aç değildim” diye onu bilgilendirdim.
“Ama yaptım.” Salonla birleşik mutfağında sağa sola koşturuyordu. Dakikalar içinde elinde iki büyük tabak makarnayla geldi. Tabakları orta sehpaya bırakıp tekrar koşturarak mutfağa gidip çatallar, bardaklar gibi eksiklerle iki kişilik bir sofrayı hızlıca kurdu. Çantamı tekli koltuğa atıp büyük koltuğuna yerleştiğimde o da sonunda oturmuştu. “Fesleğenli, domatesli ve bayılacaksın. Çünkü bu konuda adeta bir şefim.” Yapabildiği üç beş yemekten biriydi bu ve gerçekten iyi yapıyordu. Bağdaş kurup kendi tabağını kucağına aldı.
“Andrew yok mu?” Onunla kaldığını sanıyordum.
“Saçmalama” dedi yüksek sesle, ne münasebet dercesine. “Evimde ne işi var? Oteldedir.” Adam Amerika’dan onun için gelmişti, uzun zamandır da onun yanında olmak için dönmüyordu bildiğim kadarıyla. Ama harika bir sevgili olan arkadaşım belli ki onu kapı dışarı etmişti. “Burası kafamı dinleme yerim tatlım, herkesi buyur edersem nasıl huzur bulabilirim?”
Çenemle televizyonu işaret ettim. “Bu gürültüde mi kafa dinliyorsun?” Yüksek sesten tiksinirdim.
Lokmasını zar zor yutup “bu çok önemli bir maç” diye bana açıkladı. Yine de sesi makul sayılabilecek bir seviyeye kıstı. Sıraya dizilen futbolculardan birini gösterip “sonunda hoca şu adama şans verdi. Kaç maçtır yedekte oturta oturta psikolojisini bozdular adamın” dedi. Açıkçası futbol yorumu hiç ilgimi çekmiyordu ama onun için dayanabilirdim. Sonuçta o da bana tahammül ediyordu. “Biliyor musun bu adamın timsahı var.”
“Ne?”
“Evet, timsah besliyor. İnanılır gibi değil ama sosyal medyasında da gördüm.”
“Belli ki psikolojisini hoca bozmamış.” Bu legal miydi ki? İnsanlarla paylaşabiliyorsa demek ki vahşi hayvanları beslemenin de bir yolu vardı. Acaba Halit’i timsahlara yem etsem nasıl olurdu? Gerçi şimdi timsah ayarlamak beni zorlardı. Üstelik cesedinin tanınabilecek şekilde bulunması gerekiyordu.
Ceren güldü. “Olabilir. Ama çok tatlı baksana…”
“Andrew duymasın, ona benzemiyor bile. Sana çekici gelen erkek tipi ne hâlâ anlamıyorum.”
“Hangi açıdan? Sonuçta erkekler çeşit çeşit, hepsini farklı kategorilere koyuyorum. Şu an safe place kategorisinden bir ilişkideyim mesela. Andrew bir sineği bile incitmeyecek kadar nahif, her istediğim etkinlikte bana eşlik edebilecek kadar iyi kazanan, tartışmama gerek kalmayacak kadar da nazik biri.” Duraksadı. “Evlensem mi ben bununla ya?” Sonra yüzünü buruşturdu. “Ama o zaman aynı evde kalmak isteyebilir. Bu canımı sıkar.”
“Neden aynı evde kalmak istesin ki karısıyla? Bir konuş bence belki senin şartlarını kabul eder.”
Omuz silkti. “Sana rahat kıyafetler getireyim.” Siyah, yırtmaçlı eteğim, saten, beyaz gömleğim ve kalın siyah kemerimle aslında fazlasıyla rahattım. Bugün normalden de erken çıktığım için o kadar detaylı hazırlanamamıştım.
“Gerek yok. İyiyim böyle.”
Bahsedeceğim konunun ciddiyetinden dolayı maçın ilk yarısı bitene kadar havadan sudan sohbetimizi sürdürdüm. Ancak maç araya girdiğinde “senden bir konuda yardım isteyeceğim” diye konuya girdim. Ceren benim tam olarak ne yaptığımı bilmiyordu fakat ailemin illegal işlerini tahmin edebilecek kadar zekiydi. Etrafımdaki bunca silahlı adamın sadece batmakta olan bir şirketin yönetimine geçtiğim için olmadığını anlamıştır. Ki öncesinde de Eko hep etrafımdaydı.
“Nedir?” Koltukta bir bacağını aşağı sarkıtıp yan dönerek dikkatini bana çevirdi.
“Benim aynı anda iki yerde olmam gerek.”
“Ve? Fizik şartlarının buna izin vermeyişine ben çözüm bulamam. Yani onu istiyorsan imkânsız ama denerim senin için.”
“Hayır Ceren. Öyle değil. Bak Ankara’da bir işim var. Ama kimse orada olduğumu bilmemeli, hatta başka yerde olduğuma şahit olmalılar.”
“Alibi” dedi mırıltıyla. Bir süre düşünceli bir ifade takındı. Sanırım neye bulaştığı düşünülürse hemen karar vermesini isteyemezdim.
“İstemezsen…”
“Nasıl yapacağımızı düşünüyorum.” Lafımı kesişi sertti. Ondan da kimseden de pek yardım istemezdim. Ama o ilk isteğimde ardını sorgulamadan nasıl yapacağının derdine düşmüştü. “Ne zaman?”
“En kısa sürede…”
“Tamam, cumartesi?”
“Olur.” Mümkün olsa bu gece ya da yarın bu işi bitirmek isterdim ama her şey bir anda olmuyordu. Üstelik hazırlıklarımı tamamlamam için birkaç gün sonrası iyi bir zamanlamaydı.
Telefonunu alıp bir şeyler yaptıktan sonra başını kaldırdı. “Andrew’in burada harika bir mekânı var. Orada bir parti vereceğim. Gece boyu partide olduğuna dair insanları kandıracağım. Gecenin sonunda ise şüphe bırakmayacak şekilde açıkça orada olmalısın. Yetişebilir misin?”
Başımla onayladım. Ona borçlanmıştım. “Teşekkür ederim.”
“Biz arkadaşız. Etme.” Biz öncesinde de arkadaştık ama bu geceki sorgusuz desteğini zihnime kazıdım. Herkese iyi ya da kötü aldıklarımın karşılığını verecektim, bunu prensip kabul etmiştim. Ceren’e güveniyordum ama zihnimde sürekli Enver Bey’in tavsiyesi dönüyordu. Umarım bir gün bu güvenimi boşa çıkarmazdı. Çünkü onun bir gün bana ihanet edeceğine dair en ufak bir şüphe içimi kemirmiyordu.