Bölüm 4

2421 Words
Bölüm 4 Şirkette geçen uykusuz bir gecenin ardından sinirlerim yatışmış ya da uykusuzluktan uyuşmuştum. Durmaksızın esniyordun, gözlerim yanıyordu. Günün ilk ışıklarıyla eve döndüğümde henüz ev ahalisinden kimse uyanmamış, çalışanlar ise kahvaltı hazırlıklarına koşturuyordu. Ekrem ve Ünal’ı birkaç saat dinlenmeye göndermiştim, bu yoğunluktan şikâyet etmeseler de onlar da en az benim kadar yıpranıyordu. Eve yerleştirdiğim yeni güvenliklerin değişim saatlerini kademeli olarak ayarlamıştım, duracakları yerler de özenle seçilmişti. Hepsi nizami bir şekilde buna uyuyor gibi görünüyordu. İnci ve Nicole’ün kendilerini burada güvende hissetmelerini istiyordum. İrem ve abimin gariptir ki babam burada öldürülmüş olmasına rağmen güvenliğe dair pek endişeleri yoktu. İki saatlik bir uykunun ardından yolculuk için küçük bir çanta hazırladım. Hızlıca rahat ama şık bir kıyafet seçip Eko’ya mesaj attım. O gelene kadar hazırlanıp İrem’le konuşmak için zamanım olacaktı. Ki ben odadan çıkamadan alacaklı gibi kapımı çalıp henüz bir cevap vermemişken odama dalan İrem de kesinlikle bu konuşma için fazlasıyla hazırdı. “Sen benim kartlarımı mı kapattırdın?” Elindeki telefonu öfkeyle sallıyor, göremediğim ekranında her ne açtıysa onun üzerine beni sorguya çekiyordu kendince. “Bu ne cüret?” Kalçamı makyaj masamın kenarına yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. “Kapatmadım, sadece limitlerini düşürmelerini istedim.” Onun dünyaları yıkan çığırtkanlığının aksine benim tonum fazlasıyla sakindi. “Bu…” Benim yaptığımı zaten biliyordu ama kabul etmem onu daha da çılgına çevirdi. “Buna kim karar veriyor? Sen kimsin ya? Babamın mirasını bizden çaldın, bu yetmiyor mu? Açgözlülüğünden bıktım artık.” Alayla güldüm. “Dava et beni.” Açıkçası mirasla ilgili pek de bir şey elde edemezdi, sadece uğraştırıp canımı sıktığıyla kalırdı. Ama sosyal medya hesaplarına koydurduğum erişim engeliyle başıma biraz iş açabilirdi. “Edeceğim. Sen ailemize bile yakışmıyorsun. Babam gibi iyi ve dürüst bir iş adamı nasıl olur da yerine seni seçer anlamıyorum. Hepsi dedemin başının altından çıkmıştır eminim. Mezarda bile bizi rahat bırakmıyor bunak.” Yerimde doğrulup işaret parmağımı uyarırcasına ona doğru kaldırdım. “Düzgün konuş yoksa sana haddini bildirmekten çekinmem İrem.” Üstüne yürümem onun sinmesine sebep oldu. Aynı boylardaydık, aşağı yukarı fiziğimiz benziyordu ama o da ben de farkındaydık ki benimle fiziksel bir mücadeleyi asla kazanamazdı. Yıllarca yakın dövüş eğitimi almıştım ve kardeşim de olsa merhametim sınırlarımı aştığında biterdi. “Babam ne dürüsttü ne de bir iş adamıydı.” Ona yüzlerce kez anlatsam da kafası basmıyordu işte. “Ortada yiyecek bir servet falan yok. Aç gözünü İrem. Bizim paramız yok. Çok yakın zamanda konkordato bile ilan etmek zorunda kalabiliriz. Küçük kafan alıyor mu şimdi?” Şaşırmıştı ve benim neye şaşırdığına dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Söylediklerimin hiçbirini ilk kez duymuyordu. Ama sanki ona hiç bilmediği bir sır vermişim gibi gözleri açılmış, dudakları aralanmıştı. Derin bir nefes aldım. Kaşınıyordum. Bu durum beni aşırı rahatsız ediyor, ayrıca bunaltıyordu. “Büyü artık olur mu? Mızmızlanmak ve ailemizin adını kirletmekten başka bir işe yaramayı dene. Seninle açık konuşuyorum. Batıyoruz, şirket iflasın eşiğinde ve neresinden tutsam düzelir inan bilmiyorum. Abim de sen de bir Göktuna’ya yakışır davranın da en azından bir yandan da aile onurumuzu kurtarmakla uğraşmayayım olur mu?” Bir anda yüzünde beliren farkındalıkla bembeyaz kesildi. “Sen…” Yine pervasız öfkesinin esiri olmuştu. “Benim sosyal medya hesaplarıma mı müdahale ettin? Nasıl…” Konuşamıyordu bile. “Bunu nasıl yaparsın? Manyak mısın sen?” “Keşke o olmayan beynini de kontrol edebilsem ama işte elimden bu kadarı geliyor.” Kavgayı uzattıkça uzatacaktı. Ona izin vermeden çantamı aldım. “Beni zorlama.” Uyarım sertti. Gerçekten yapabileceklerimi kendim dâhi kestiremiyordum. İçimde büyümeye başlayan karanlığın ucu bucağı görünmüyordu. Ben… Bunca yıl içimde nasıl bir cehennem taşıdığımı hiç fark etmemiştim ama sıra bana geldiğinde her şey yüzeye yükselmeye başlamıştı. “Delirmişsin sen!” Arkamdan bağırmayı sürdürüyordu ama ben artık o konuşmayı çoktan tamamlamıştım. Evden çıkıp arabaya yerleşmiştim ki telefonum çaldı. Beklediğim üzere Uygar’dı. Sanırım o kavgasını telefondan yapmayı seçmişti. Açıp kulağıma götürürken şoföre de elimle ilerlemesini işaret ettim. “Ne var?” “Alo…” Ağzını yaya yaya konuşmasına bakılırsa sarhoştu. Onu defalarca kez çok sarhoş görmüştüm ama son yıllarda eskisine oranla daha az içiyor ya da çok sarhoş olduğunda eve uğramıyordu. Şimdi sabahın köründe ayılamayacak kadar içecek ne bulduysa herhalde yine zırvalayıp duracaktı. “Yankı… Ailemizin reisi kardeşim benim. Kral ya.” Gözlerimi devirdim. Çekilir çile değildi. “Ne istiyorsun? İşim var.” “Ya dur, reissin sen ne demek işim var?” Kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya, zar zor konuşuyordu. “Polis var burada, seninle konuşacak şimdi. İçmedim diyorum, anlamıyorlar. Çevirdiler beni, tutuyorlar burada zorla. İçmedim kızım ya.” Burnumun üstünü sıkarken sakin kalmak için gerçekten çok çabalıyordum. “Nerede olduğunu söyle.” “Al.” Benimle konuşmuyor olacak ki sesi uzaklaştı. “Al ya yabancı değil. Reisimiz bizim. Vasim sayılır benim. Konuş bak, söyleyecek şimdi benim içmediğimi sana.” Çok geçmeden telefondan başka birinin sesi geldi. “Beyefendi?” “Alo.” “Pardon.” Şaşırmıştı karşıdaki yabancı. “Hanımefendi buradaki bey aşırı derecede alkollü. Kimliğini bile ibraz etmiyor inatla. Kardeşiniz sanırım kendisi.” Resmen iki kardeşim de utanç kaynağıydı. “Evet, ben kardeşiyim. Sanırım bir yanlış anlaşılma olmuş. Zor zamanlardan geçiyoruz. Babamızı yeni kaybettik. O da üzüntüden saçmalıyor.” Külliyen yalandı. Uygar zerre üzülmemişti. Hatta garip şekilde şaşırmamıştı bile. Hayatı da her daim böyle taşkınlıklarla doluydu. “Sizden rica ediyorum, lütfen bir kez görmezden gelebilir misiniz?” İnsanlara ricacı olmaktan da yalvarmaktan da tiksiniyordum ama hapse düşerse bir rezilliğe daha ev sahipliği yapacaktık. “Nasıl görmezden gelebiliriz hanımefendi? İçmediğini söylüyor ama yaka kameramda itirafı var. Ayrıca kokudan bile belli. Ayakta duracak hâli yok, araba kullanıyor. Kendi canını da insanların…” O sırada telefonun diğer ucundan gelen kargaşa sesleriyle adamın cümlesi yarım kaldı. “Nereye? Durdurun şunu. Adam kaçıyor! Yakalayın!” Bağırtıların ardından birkaç saniye sonra polis telefona yeniden döndü. Sesi mümkünmüş gibi daha da sinirliydi. “Hanımefendi kardeşiniz kaçmaya kalktı. Siz en iyisi merkeze uğrayın.” Telefon kapandığında şakaklarım ağrıyordu. “Polis merkezine gidiyoruz.” Rotayı değiştirmemle Eko’nun tek kaşı havalandı. “Uygar zıkkımlanmış, polis çevirmiş. Telefonu polise verip kaçmaya kalktı geri zekâlı. Avukatı da ara gelsin. Bela bir değil ki.” Onu çıkarmak için harcadığım zamana karşın ukala ve bıkkın tavrıyla karşılaşmayı elbette bekliyordum. “Bunu sen seçtin. Kimse sana lidercilik oyna demedi, gelmeseydin.” Konuşurken bir de ara ara yüzünü buruşturuyordu. Muhtemelen hâlâ alkolün etkisi altında, berbat durumdaydı. “Gelmeseydim de televizyonlara düşseydik yine. Bıktım sorumsuzluklarınızdan.” Korumalarımdan birini el işaretimle yanıma çağırdım. “Eve götürün.” “Çocuk muyum ben başıma bakıcı dikiyorsun?” “Yetişkin misin?” Çocuk olsa başıma daha az dert açardı eminim. “Şu an karşımda bir yetişkin göremiyorum.” Bunu yapmayı hiç istemesem de ikisinin de hesaplarını kısıtlayıp onları takip etmeleri için birilerini görevlendirdim. Banka hesaplarını kısıtlamam da sosyal medya hesaplarına müdahalem de haksızlıktı belki ama baş edemiyordum ikisiyle de. Bütün bu ailevi problemlerin üstüne Ankara gezisi de maalesef istediğim gibi sonuçlanmamış, bir de o taraftan patlamıştık. Yüklenici işin fazlasıyla gecikmesinden haklı olarak şikâyetçiydi ve tarihi ötelemek yerine firma değiştirmeyi düşünüyorlardı. Bizim oradaki ekibimiz de son derece verimsiz ve plansız bir çalışma içerisindeydi. Dönüş yolculuğunda Eko ile yeni projeleri değerlendirmiş, bir de benim ofisteki işlerimi asiste edecek bir eleman için ilan açmayı konuşmuştuk. O iyi bir yardımcıydı ama her şeye yetişemezdi. Ayrıca bir de aile dostlarımız meselesi vardı. Bu konuyla ilgili dedemin eski dostlarından Enver Amca ile bir konuşmayı düşünüyordum. Hayal meyal dedemin sıkı dostu olduğunu, beraber sık vakit geçirdiklerini hatırlıyordum. Dedemin vefatının ardından bildiğim kadarıyla o da inzivaya çekilmişti. Doğrusu onca yıllık dostunu kaybetmenin çöküşü cenazede yüzünden okunuyordu. Hiç evlenmemiş, ailesi olmayan bu adamdan bir şeyler öğrenebilmeyi umuyordum. Ankara’dan dönüşümün ertesi gününde sabah saatlerinde büyük bir nezaketsizlikle habersiz kapısına dayandığım adam artık bastonuyla zar zor ayakta duran, tek bir siyah saç teli kalmamış, omuzları çökmüş, hafif kamburu belirmiş olmasına rağmen yüzündeki sert ifadeyi hâlâ koruyordu. Buruşmuş yüzü görmüş geçirmişliğini taşıyordu. Huysuz bir ifadeyle “ne var? Sen kimsin?” diye sordu. Beni hatırlayamamasına şaşırmadım. Uzun zaman olmuştu. Gelirken yanıma Eko dışında kimseyi almamıştım. O da yolun diğer tarafında arabada bekliyordu. “Ben Yankı Göktuna” diye kendimi tanıttım. Soyadımı duymasıyla aniden ifadesi yumuşadı. Hatta gözleri hafiften dolar gibi oldu. Kim olduğumu anladığından dedemin adını vermeden doğrudan konuya girdim. “Vaktiniz varsa biraz konuşabilir miyiz?” Kenara çekilip geçmeme izin verirken başını birkaç kez salladı. Eski, ahşap eve adımımı attığımda hemen arkamdaki kapıyı kapatıp beni yönlendirmesine izin verdim. Evin diğer tarafından denizi gören, küçük bir bahçeye çıktık. Üstüne minderler yerleştirilmiş tahta taburelerden birini gösterdi. “Otur bakalım.” Ses etmeden buraya hiç uygun olmayan kıyafetlerimle biraz rahatsız bir şekilde tabureye yerleştim. Kapıdan içeri doğru seslendi. “Gülsüm, bize iki çay getirir misin kızım?” Kızı mı vardı? Bir ailesi olmadığını sanıyordum. Karşıma geçip diğer tabureye yerleştiğinde yüzünde hüzünlü bir gülümseme yer etmişti. “Hey gidi koca Asım…” dedi mırıldanır gibi. “Yıllar sonra ruhundan bir parça gönderdin demek.” Kucağımda birleştirdiğim ellerime uzandı, muhtemelen babacan bir tavırla tutacaktı ama rahatsız olabileceğimi düşünerek vazgeçti. Yaşlılıktan lekelenmiş elleri titriyordu. Ama gözlerinde çocuksu bir mutluluğun parıltıları belirmişti. “Hoş geldin kızım. Hoş geldin.” İçtendi, tavırlarında rahatsız edici olmayan bir samimiyet vardı. “Hoş geldin de seni buraya hangi rüzgâr attı?” Hafif esintiler denizin kokusunu buram buram oturduğumuz bahçeye taşıyordu. Huzur veren, güzel bir yerdi. Oysa Enver Amcanın eski evi kocaman, karanlık bir evdi. Bambaşka biriydi sanki karşımdaki, istediğim bilgileri ondan alıp alamayacağımdan şüpheliydim. Artık açıkça bambaşka bir hayatı yaşıyordu. “Ben, babam vefat etti, işleri devraldım.” Cümlelerimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Tam olarak ne soracağımı da bilmiyordum aslında. Sadece belki bir şeyler çıkar diye ummuştum. “Demek Dinçer rahmetli oldu, başınız sağ olsun.” “Siz sağ olun.” Yirmili yaşlarında, temiz yüzlü, uzun kahve saçları beline dökülen, zayıfça bir kız elinde tepsiyle bahçeye çıkıp masaya demir tepsiyi bıraktığında konuşmamız bölündü. “Gülsüm, ellerine sağlık. Bak bu eski dostum, Asım’ın torunu.” Dedemin adını andıktan sonra bir an duraksayıp yutkunduğunu gördüm. Çocukluktan beri beraberlerdi, bağlılıkları da oradan geliyordu. Dedem bu adamın geçmişinde önemli bir yere sahipti. “Öyle mi, çok memnun oldum.” Kız samimi bir gülümsemeyle elini uzattı. Temastan haz etmesem de elini hızlıca sıkıp bıraktım. “Ne çok bahseder Enver Amca dedenizden, ziyaretinize çok sevinmiştir eminim.” “Ya, Gülsüm de elimde büyüdü. Sağ olsun bu ihtiyarın hayatta kalmasına yardım ediyor. Evladım gibidir.” “Ne güzel.” Ne denir bilmiyordum, o yüzden geveliyordum. “Ben sizi yalnız bırakayım, konuşacaklarınız vardır. Pazara çıkıyorum Enver Amca, var mı bir isteğin?” “Yok kızım, gönlüne göre al sen ne istiyorsan.” Kız çıkıp gittikten sonra derin bir nefes aldı. “Deden tek dostumdu. Onu kaybedince yapayalnız kaldım şu hayatta. Gülsüm’ü evlat edinince hayatım daha çekilir oldu.” “Anlıyorum.” Sıcak çaydan bir yudum aldım. “Asım Bey’in vefatı bizim de hayatımızı çok değiştirdi. Babam onun ardından biraz tökezledi. Şimdi de toparlanmaya çalışıyoruz.” Ne demek istediğimi açıkça anlamıştı. Zeki bir adamdı. Buraya gelişimin ardında ne olduğunu beni daha kapıda gördüğünde analiz ettiğini düşünüyordum. Derin bir nefes aldı. “Yeri dolmaz bir adamdı deden. Bıraktığı imparatorluğu yönetmek her yiğidin harcı değildi.” Yüzümü uzun uzun inceledi. “Ama merak etme, onun mizacı geçmiş sana. Altından kalkarsın evelallah.” Çayına bir şeker atıp karıştırdı. “Ne zamandır bu işlerin içindesin?” Söyledikleri güven veriyor, içimi rahatlatıyordu. Kendime inanıyordum ama birilerinin bana inanmasına ihtiyacım olduğunu fark etmemiştim. Sadece dik durmaya o kadar odaklanmıştım ki her şeyi kaldırabilirim sanıyordum. “Yeni, birkaç hafta oldu daha.” “Aile dostlarınızla tanıştın öyleyse.” Başımla onayladım. Ben sormadan konuyu yönlendirmesinden memnundum. “Tanıştığımıza pek de memnun olmadılar” diye itiraf ettim. Çok umursamamalıydım, birbirlerinin kuyusunu kazmak her biri için en az benimkini kazmak kadar cazipti muhtemelen. Yine de en zayıf halka olmak istemiyordum. Ama saygıyı nasıl kazanacağımı da çözememiştim. Enver Bey güldü, anlayışlı bir gülüştü. “Onlar kimseyi sevmez.” Daha önce kendisi de onlardan biri miydi yoksa sadece dedemin yanında mı yer alıyordu o kadar detaylı bilgim yoktu. Sesini alçalttı. “Deden bu dünyada kimseye sırtını dayamaması gerektiğini iyi bilirdi. O başkalarının oyunlarına dahil olmazdı, oyunu kendi kurardı. İtaat etmeyeni de it gibi eğitirdi.” Çok sık şahit olmasam da Asım Göktuna’nın çok ama çok karanlık bir adam olduğunu duymuştum. Yüksek mevkilerdeki önemli adamlar bile karşısında titrerdi. “Ne istiyorsa alırdı. İnsanların zaaflarını çok iyi kullanırdı ve acımasız bir adamdı.” “Evet, öyleymiş. Şimdi devraldığım bu mirasın kalan parçalarını toplamam gerek ama ben… Nereden başlayacağım?” “Seni sınayacaklar, her daim, her şeyinle. Zayıflıklarını kullanacaklar. Üstelik kadın olduğun için daha kolay lokma olarak görecekler. Savaşabilecek misin?” Bütün kararlılığımla “savaşıyorum zaten” dedim. Gözümü karartmıştım. “Hepsini mum edeceğim karşımda. Sadece babamın bıraktığı şey… Bir enkaz.” “Baban dedene özenirdi, onun gibi olmaya çalıştı ama bu işlerden tiksiniyordu. Temiz kalarak karanlıkta yaşayamazsın. Bu yüzden tahtının bir sandalyeden farkı kalmadı.” “Siz biliyor muydunuz? Yani dedemden sonra ailemizden tamamen uzaklaştığınızı sanıyordum.” “Başlarda babana yardımcı olmak istedim ama onda o kumaş yoktu. Sonra da kendi ölümümü beklemeye karar verdim.” Gözleri uzaklara dalmış, denizin dalgalarını izliyor, muhtemelen orada geçmişin parçalarını görüyordu. “Benim her şeyim geçmiş zamandan ama sana elimde ne varsa veririm. Başka bir gün yeniden ziyaretime gel.” “Teşekkür ederim.” Ayaklandım. “Ben artık gideyim. Habersiz geldiğim için kusura bakmayın.” “Yankı…” Seslenişiyle duraksadım. “Başlayacağın yer kimseye güvenmemek, en yakınına bile.” Evden ayrıldığımda omuzlarım sızlıyordu, Asım Göktuna’nın mezarını nadiren ziyaret ettiğimde yaşadığım hafiflik üstümdeydi. Tatlı bir rüzgârda, tasasız bir yürüyüşün nahifliğiydi ruhuma dokunan. Eko beni gördüğü an inip arabanın kapısını benim için açmıştı. Yerime yerleştiğimde o da sürücü koltuğuna geçti. Hiçbir şey sormasa da merak ediyordu. Arada dikiz aynasından yakaladığım bakışlarında bunu görüyordum. “Bu işlerden tamamen elini eteğini çekmiş” dedim kısaca. “Sen bir şeyler buldun mu?” “İnternet haberleri dışında pek sayılmaz. Araştırıyoruz Ünal’la.” “Tamam, bunu önceliklendirelim.” Ondan çok fazla şey bekliyordum ve itirazsız onaylıyordu. Tıpkı şimdi yaptığı gibi… “Nasıl isterseniz.” Şehir merkezine yaklaşırken Eko’nun telefonu çaldı. Açmadan dikiz aynasından bir kez bana baktı. Ardından telefonu kulağına götürdü. “Evet?” “Söyle, müsaitim.” “Emin misin?” “Tamam, adresi gönder.” Telefonu kapattı. Ardından boğazını temizledi. “Çok önemli bir gelişme var.” “Neymiş?” Yine kardeşlerimin aptal sorunlarından biri olmamasını diliyordum. İçimde huzursuzluk peydah olmuştu. “Halit Yunus…” O dolandırıcının adını duymamla yerimde doğruldum. Şerefsiz herif yüzünden geceleri uyuyamıyordum resmen. “Polis yerini tespit etmiş.” Bunun üzerine yüzümdeki tüm yorgunluk bir anda yok oldu. Dudağımın kenarı yukarıya doğru kıvrıldı. İşte bu... Uzun zamandır beklediğim, o ilk adımdı. "Çok güzel," dedim, sesimin titremesine izin vermeden. "Hiç vakit kaybetme. O adamı benden önce kimse almasın." İntikamın tatlı tadı damağımı okşuyordu. Keyiflenmiştim. Onu öyle bir cezalandıracaktım ki bu dünyaya değil cehenneme bile ibret olacaktı. Halit Yunus… Kıyametin olacağım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD