Bölüm 2

614 Words
Aradan geçen birkaç gün her birinin hayatında küçük dalgalar yaratmıştı. Yoğun iş toplantıları, kalabalık sokaklar, akşamları yorgun düşülen evler… Hayat kendi bildiği gibi akıp gidiyordu. Üçü de, o gün sabahında güneşin altında yapılan kahvaltının tadını zihinlerinin derin bir köşesinde saklamıştı. Aralarındaki iletişimse, birkaç komik video, birkaç kahkaha emojisi ve bir iki "bak buna çok güldüm" mesajından öteye gidememişti. Birbirlerinden uzak olmaları, duygularını daha da keskinleştirmişti belki de; ama henüz kimse, bu gerçeğin adını koymaya cesaret edememişti. O akşam ilkbahar başı olmasına rağmen hava şehre adeta bir sonbahar filtresi çekmişti. Güneş batarken gökyüzü kirli turuncu ve mor renklere boyanmış, hafif serin bir rüzgar insanların ceketlerine sarınmasına sebep olmuştu. Lina, işten çıkıp telefonunu kontrol ederken Deniz’in mesajını gördü: "Çıkışta bir şeyler içelim mi? Artık gündüz çalışıyor, gece hayalet gibi yaşıyoruz. Hayat geçiyor be Lina." Gülümsedi. Deniz'in mesajlarında hep bir ağırlıkla karışık hafiflik olurdu; hem şakacı hem de tuhaf bir şekilde hüzünlü. Ona bir "tamam" emojisi attıktan sonra çantasını omzuna atıp adımlarını hızlandırdı. Buluşmak için sözleştikleri mekân şehrin eski sokaklarından birinde loş ışıklı, nostaljik bir yerdi. Ahşap masalar, duvarlara asılmış siyah-beyaz filmlerin afişleri ve hafiften çalan caz müziği... Mekânın içine adım attıklarında, hafif bir kahve ve viski kokusu birbirine karışıyordu. Kalabalık değildi; ama bar kısmında birkaç masa doluydu. Köşedeki bir masaya oturduklarında Lina ceketini çıkarıp arkalığa astı, saçlarını eliyle kabarttı. Deniz, her zamanki gibi biraz utangaç, biraz mahcup bir ifadeyle gülümsedi. Menüye bakıyormuş gibi yaptıysa da gözlerinin ucuyla Lina' yı süzmeden edemedi. Lina'nın üzerinde koyu lacivert bir jean pantolon, ince siyah bir kazak ve sade bir kolye vardı. Yüzünde makyaj neredeyse yoktu; ama teni o kadar canlı ve pürüzsüz görünüyordu ki, sanki şehirdeki tüm toz, telaş ve gürültü ondan saklanmıştı. Siparişlerini verdikten sonra, havadan sudan sohbet etmeye başladılar. İşte tam o anda, Lina birden başını kaldırdı ve mekanın biraz ilerisinde büyükçe bir masada oturan bir grubu fark etti. "Eren mi o?" dedi şaşkınlıkla. Deniz, başını çevirip baktı. Gerçekten de Eren oradaydı. Üzerinde koyu gri bir takım elbise, cebinden hafifçe dışarı taşan beyaz bir mendil... Çevresinde ciddi bakışlı adamlar ve şık giyimli birkaç kadın vardı. Eren, tam masanın ortasında oturmuş bütün ilgiyi üzerinde toplamış, heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Anlatırken ellerini kullanıyor, zaman zaman kahkahalar atıyor, zaman zaman ciddi bir ifadeyle konuşuyordu. Eren de onları fark etti. Göz göze geldiklerinde, Lina el salladı. Eren’in yüzünde önce şaşkın bir ifade belirdi, sonra o kendine has sinsi gülümsemesi yayıldı dudaklarına. Başını hafifçe eğip selam verdi, sonra yanında oturan güzel kadına döndü ve konuşmaya devam etti. Ama gözleri ara ara Deniz ve Lina'nın oturduğu yere kaymaya devam etti. İçinde bir yerde tiz bir alarm gibi çalmaya başladı. Lina'nın Deniz'le burada olması... Ona karşı özel bir şey hissettiğini kabul etmek, Eren'in kendisine itiraf etmekten kaçındığı şeydi. Lina’ yı kıskanıyor muydu? Tıpkı Deniz gibi. İkisi de kıskanıyorlardı ama bu duygunun saçmalığına ikna etmeye çalışıyorlardı kendilerini. Lina ise kendisine karşı beslenen gizli hislerin farkında olmadan arkasına yaslandı, garsonun getirdiği mojitosundan bir yudum aldıktan sonra mekandaki diğer masaları süzmeye başladı. "Allahım! Şu bara yaslanan çocuk tam bir İtalyan mafya üyesi gibi durmuyor mu?" dedi fısıltıyla. Deniz kahkahayı bastı. "Bak bak, sağdaki uzun saçlı da kesin bir indie grubunda vokalist!" diye ekledi Lina. Gözleri parlıyordu; akşamın loş ışıkları, gözlerinde küçük küçük kıvılcımlar yakmıştı. Deniz, onun bu esprili haline hem gülüyor hem de tuhaf bir şekilde içinde bir yerlere ince bir bıçak saplanıyormuş gibi hissediyordu. Onun başkalarına bakarak bu kadar şakacı olması Deniz'in içine dokunuyordu. Bu sırada, Eren uzaktan onları izliyordu. Lina'nın kahkahaları, mekanın diğer ucuna kadar ulaşıyor gibiydi. Sanki bir şarap şişesinden dökülen kırmızı şarap gibi kıvrılıp yayılıyordu havaya. Eren’in parmakları, masadaki kahve fincanının kulpunu usulca çeviriyordu. İçinden "Ben o kahkahanın tam ortasında olmalıydım" diye geçirdi. Ama bunu sadece kendine fısıldadı, yüzüne ise hiçbir şey yansıtmadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD