Kaan, köprüde bir anlığına hareketsiz kaldı. Yağmur damlaları saçlarından süzülüyor, gri bulutlar onun öfkesini bile soğutamaz gibiydi. Gözleri Leyla’dan ayrılmıyordu; gözlerindeki acıyı, suçluluğu, çaresizliği görüyordu. Ama yine de kalbinde bir yerlerde hâlâ o çocuksu sevgi kırıntısı vardı.
“Sen… sen bu yükü tek başına taşıdın mı?” dedi, sesi boğuk ama sert. “Beni oraya gönderip, Deniz’i kurtarmaya çalışırken… kendini de gömdün.”
Leyla titreyerek başını salladı. “Evet… Kendimi gömdüm. Ama her gün onun gülüşünü hatırlayarak yaşadım. Her gün onun yokluğunu çekerek… Ama senin ölmediğini bilmek, her şeyi yalan yaptı, Kaan. Her şeyi.”
Kaan derin bir nefes aldı. Elleri hâlâ sıkı, ama artık yumrukları değil, parmakları titriyordu. Bir adım öne geldi, Leyla’nın dizlerine doğru eğildi. Gözleri, gözlerindeki acıyı okşayan bir sıcaklık aradı.
“Ve… hâlâ içimde sana ait bir şey var,” dedi, fısıltı gibi. “Ama bu beni öldürmek kadar acı veriyor.”
Leyla başını kaldırdı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, dudakları titriyordu. “Ben… ben de hâlâ… ama korkuyorum, Kaan. Seni sevmek mi… yoksa seni kaybetmek mi daha acı, bilmiyorum.”
Kaan sessizce Leyla’ya uzandı. Parmak uçları Leyla’nın ıslak saçlarına değdi, sonra yüzüne süzüldü. Bir an için dünya durdu; sadece köprünün uğultusu, akan kara sular ve birbirlerine bakışları vardı.
“Artık birbirimizi yok etmeyecek miyiz?” diye sordu Leyla, sesi kırılgan ama umut dolu.
“Bilmiyorum…” Kaan fısıldadı. “Ama bir şey kesin: Artık ikimiz de aynı karanlıkta yürümek zorunda değiliz. Ama… bu şehrin gölgeleri hâlâ peşimizde, Leyla. Hala.”
Leyla derin bir nefes aldı. “O zaman… birlikte yürüyelim. Korksak da, kaybetsek de… birlikte.”
Kaan bir kahkaha attı, ama bu kez nefret değil, hafif bir rahatlama kahkahasıydı. “Bir zamanlar birlikte olsaydık… belki her şey farklı olurdu. Ama şimdi… belki de hâlâ fırsatımız var.”
Leyla dizlerinin üstünden kalktı. Gözleri Kaan’ın gözlerindeydi; korku ve acı artık sevgi ve umutla karışıyordu.
Ve o an, yağmur yeniden başlamadan önce, köprüde sadece ikisi vardı. Geçmişin karanlık gölgeleri üzerlerine çökmüştü, ama bir ışık… küçük, kırılgan ama var olan bir ışık… onları sarmaya başlamıştı.
Kaan uzandı, Leyla’nın elini tuttu. Elleri birbirine kenetlendiğinde, geçmişin acısı ve intikamın ağırlığı bir nebze de olsa hafifledi. Belki de yeniden başlamak için hâlâ bir şans vardı.
Ama köprünün altından kara sular akarken, ikisi de biliyordu: Bu şehir onları bir daha asla kolay bırakmayacaktı.
Kaan, Leyla’nın elini tuttuğu an ellerini aniden çekti. Gözleri soğuk, bakışları buz gibiydi.
“Hayır, Leyla… Şunu net bil: Seni affetmeyeceğim,” dedi sert, keskin bir tonla. “Hiçbir zaman. O geceyi, beni orada bıraktığın o anı, Deniz’i kaybetmeme sebep olan o geceyi… bunları unutmayacağım.”
Leyla nefesini tuttu, dudakları titriyordu. “Ama Kaan… ben her şeyi sana anlatmak zorundaydım. Ben… senin ölmeni istememiştim, seni korumak… ama…”
Kaan sözünü kesti, adımlarını ona doğru sıklaştırdı. “Korumak mı? Sen mi? O gece ben için değil, Deniz için koştun. Beni bırakıp gittiğini biliyorsun. Ve o yüzden, ne olursa olsun, affedemem.”
Leyla geri adım attı, kalbi parçalanmış gibi atıyordu. “Ama hâlâ… hâlâ içimde sana ait bir şey var. Beni affetmese de…”
Kaan gözlerini Leyla’dan ayırmadı, yüzündeki sert ifade hiç değişmedi. “Duygularım… evet, hâlâ sana dair bir şeyler var. Ama bu seni affettiğim anlamına gelmiyor. Hiçbir zaman olmayacak. Sadece… bu nefretin içinde seni hâlâ hissediyorum. Bu ikimizi birbirimize bağlayan tek şey artık.”
Leyla yutkundu. “O zaman… biz ne olacağız, Kaan?”
Kaan bir adım geri çekildi, köprünün kenarına doğru yöneldi. Gözlerini karanlığa dikti. “Bilmiyorum… Ama şunu unutma: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ne aşk, ne güven… sadece hesap ve gölgeler kaldı. Ve ben hâlâ intikamımı almak için buradayım.”
Leyla titreyerek onu izledi. Kalbi paramparça olmuştu, gözyaşları hala ıslak yanaklarından süzülüyordu. Ama Kaan’ın gözlerindeki o acımasız kararlılığı görünce, bir gerçeği kabul etmek zorunda kaldı: Bu adamı hâlâ seviyor olsa da, onu asla affedemeyecekti.
Karanlık köprüde sessizlik çöktü. Yağmur damlaları hafifçe düşüyordu. İkisi de biliyordu ki, bu gece sadece bir hesaplaşma değildi; bu, yılların birikmiş acısının ve kayıpların sessiz patlamasıydı. Ve ne olursa olsun, artık hiçbir şey geri dönmeyecekti.
Kaan derin bir nefes aldı, gözlerindeki öfke hâlâ sönmemişti. Leyla’ya bir kez daha baktı; gözlerindeki sevgi kırıntısı, öfke ve acı birbirine karışıyordu.
“Artık gitme zamanı, Leyla,” dedi soğuk bir tonla. “Bu şehir bizim geçmişimizi affetmeyecek. Ben de affetmeyeceğim.”
Leyla, Kaan’ın adımlarını durdurmaya çalıştı. “Kaan! Lütfen… bunu yapma! Bir kez olsun…”
Kaan başını hafifçe salladı, ama durmadı. Elleri ceplerinde, omuzları dikti; kararlı bir gölge gibi köprü boyunca yürüyordu. “Bir kez olsun affetmeni bekleyemem. Sen de bekleme. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Leyla, ardında kaldığını hissetti. Dizleri titredi, nefesi kesildi. “Kaan… bekle!” diye seslendi. Ama Kaan durmadı, sadece başını çevirmeden yürümeye devam etti.
Köprünün ortasında durdu ve son kez geriye baktı. “Bunu unutma, Leyla: İçimde ne aşk kaldı ne affedilme… Sadece seni izleyen bir öfke var.”
Sonra bir adım attı ve köprüden uzaklaştı. Leyla, bir an donup kaldı. Yağmur damlaları yüzünü yalarken, kalbinde tarif edilemez bir boşluk oluştu.
Köprüde yalnız kalan Leyla, rüzgârın ve kara suyun uğultusu arasında kendini küçülmüş, güçsüz ve çaresiz hissetti. Her şey durmuş gibiydi; sadece Kaan’ın ardında bıraktığı sessizlik ve soğuk vardı.
Gözyaşlarını sildi, nefesini toplamaya çalıştı. Ama biliyordu ki… bu gece sadece bir veda değildi. Bu, ikisinin de içinde yıllardır büyüyen bir yangının başlamasıydı. Ve yangın, ne aşkı ne öfkeyi ne de kayıpları yok etmeyecek kadar büyüktü.
Leyla köprüden uzaklaşırken, kalbinin derinliklerinde hâlâ Kaan’a dair bir şeylerin yanmakta olduğunu fark etti. Ama artık ellerini uzatamazdı. Çünkü Kaan, affetmeyeceğini çoktan ilan etmişti.
Kaan gittikten sonra köprüde yalnız kaldım. Rüzgâr saçlarımı savuruyor, soğuk damlalar yüzümü yalıyor, ama hissettiğim soğuk bunlardan çok daha derindi. Kalbimde öyle bir boşluk vardı ki, nefes almak bile zorlaşıyordu.
Ayaklarım neredeyse yere değmiyormuş gibi titriyordu. Kaan… O, hâlâ benim için orada, gözlerindeki öfkeyle ve bana dair kırık hislerle. Ve ben… ben onu affedemeyeceğini biliyorum. Her adımımda suçluluğumun ağırlığı omuzlarımı eziyor.
Karanlık sokaklarda yürürken, her köşe bana bir zamanlar yaşadığım acıyı hatırlatıyordu. Deniz… Küçük kardeşim… Onu kurtarmaya çalışırken her şeyi kaybettim. Kaan’ı, kendimi… ve onu…
Telefonum titrediğinde, ellerim hâlâ titriyordu. Bilinmeyen bir numara. Ekrana baktım ve içim bir kez daha ürperdi. Mesaj:
“Korktuğunu biliyorum, Leyla. Ama saklanacak zaman yok. Şehir seni bekliyor.”
Şehrin sessizliği… o sessizlik sahteydi. Her köşe, her gölge, her ses bana bir tehdidin varlığını fısıldıyordu. Biliyorum, Kaan’ın öfkesi hâlâ içimde yankılanıyor; ama bu şehrin karanlık gölgeleri ondan çok daha tehlikeli.
Adımlarımı hızlandırdım. Her ışık, her uğultu, her paslı metal sesi kalbimi sıkıştırıyordu. İçimde hem korku hem suçluluk hem de çaresizlik vardı. Artık sadece hayatta kalmak yetmeyecek, geçmişimle yüzleşmek zorunda kalacaktım.
Ama itiraf etmeliyim… içimde hâlâ Kaan’a ait bir şeyler var. Onu affedemeyeceğini biliyorum, ama onu sevmenin ağırlığı hâlâ içimde yanıyor. Ve korkuyorum. Çünkü biliyorum ki, şehir… sessizliği ve gölgeleriyle beni izliyor, peşime düşüyor.
Her adımımda kendi cehennemime daha da yaklaşıyorum. Ve ben hâlâ geri dönüp ona bakmak, ona dokunmak istiyorum… ama bunu yaparsam, hem kendimi hem de Kaan’ı tekrar yok edebilirim.