Gül Korkmaz (1. Bölüm Başlangıcı)
Gül Korkmaz
Her zamanki gibi sanat galerisinin o yüksek tavanlı, loş ışıklarla aydınlatılmış koridoruna bakan masamda yerimi almıştım. Buraya bir asistan olarak ilk adımımı attığım günü dün gibi hatırlıyordum. Hayatın üzerime yıktığı onca yıkımın, başıma gelen bunca olayın ardından küllerimden doğmayı, her şeye rağmen dimdik ayakta kalmayı başarabilmiştim. Buralara gelmek benim için hiçbir zaman kolay olmamıştı; tırnaklarımla kazımıştım her bir adımı. Belki de bu yüzdendi her anın, önümdeki her detayın ve sahip olduğum her şeyin kıymetini böylesine derinden bilişim.
Masamda oturmuş, kahvemden bir yudum almıştım ki Cenk yanımda belirdi.
“Nasılsın, Gül?”
Ses tonu her zamanki gibi rahattı. Masaya hafifçe yaslanırken yüzünde tanıdık bir gülümseme vardı.
“Teşekkür ederim. Bugün yine yoğun bir gün olacak gibi, Cenk.”
Kahve fincanını masaya bırakırken içimden geçen o garip sıkışmayı bastırmaya çalıştım.
“Evet, şimdi bir test sürüşüm var.”
Kravatını düzeltti, kendinden emin bir tavırla dikildi. “Müşteriye arabanın tüm özelliklerini anlatıp gezdireceğim.”
“Cenk…”
Bir an duraksadım, kaşlarım hafifçe çatıldı. İçimdeki düşünceyi dile getirip getirmemekte kararsız kaldım.
“Efendim?”
Başını hafifçe yana eğdi. Meraklıydı ama rahat görünmeye devam ediyordu.
“Şu araçları hiç kullanmadık ama sanki bizimmiş gibi anlatıyoruz ya…”
Parmaklarım fincanın kenarında gezindi. “Bu biraz… yalan gibi olmuyor mu?”
Cenk kısa bir an bana baktı, sonra gülümsedi.
“Yalan değil, güzelim. Olanı söylüyoruz.”
Omuz silkti. Konuyu büyütmeye değmezmiş gibi rahattı.
“Aslında ben galeri sahibinin yerinde olsam…”
Sözlerim hızlandı, hayalim zihnimde canlanmıştı. “Tüm çalışanlara araba verirdim. Hem motivasyon olurdu. Öyle değil mi?”
Cenk kahkaha attı.
“Yine hayaller dünyasına dalış yaptın, Gül.”
Gözlerinde hafif bir alay vardı ama ses tonu yumuşaktı.
“Ne var canım, fena mı olurdu?”
Dudak büktüm. Ama içimdeki ciddiyet hâlâ duruyordu.
“Neyse…”
Saatine baktı, toparlandı. “Ben müşteriye arabayı biraz öveyim.”
Bana doğru eğildi.
“Dönüşte kahvemi sen ısmarlıyorsun, tamam mı?”
Göz kırptı. Şakacıydı ama beklentiyle bakıyordu.
“Tamam, tamam.”
Başımı salladım. Gülümsemeye çalıştım ama içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
“Hadi kolay gelsin.”
Arkasından seslendim. Gidişini izlerken içimdeki o tuhaf his büyüdü.
“Vallahi çok kıl bir müşteriye benziyor.”
Kapıya yönelirken omzunun üzerinden konuştu. “İşim hiç kolay değil!”
Başını sallayıp galeriden çıktı.
Kapı kapanırken, içimde sebebini bilmediğim bir gerilim kaldı.
Cenk’in gidişini izlerken, dışarıda aniden gökyüzünü yırtan cinsten güçlü bir şimşek çaktı. Galerinin devasa cam pencerelerinden içeri sızan o ani, bembeyaz ışık saniyeler içinde tüm salonu aydınlattı ve ardından derin bir gök gürültüsü binayı titretti. İçimde tuhaf bir his uyandı; sanki bu şimşek, hayatımda başlamak üzere olan yeni bir fırtınanın, o olayın ilk habercisiydi.
Bu işe adım attığım ilk günden beri hayatımda olan, tereddütsüz "dostum" diyebileceğim tek kişi Cenk’ti. Onunla herkesin gıpta ettiği, çok güçlü bir bağ kurmuştuk. Hani hep derler ya, "Bir kadınla bir erkek asla sadece arkadaş olamaz" diye; biz adeta bu klişeye kafa tutan, o önyargıyı kıran canlı birer kanıttık. En azından ben öyle sanıyordum. Onu gerçekten öz kardeşim gibi, can dostum olarak görüyordum. Bana karşı bugüne dek en ufak bir yanlış hareketi, saygısızlığı olmamıştı. Ben de ona karşı arkadaşlıktan öte, yanlış anlaşılabilecek hiçbir sinyal göndermediğimden son derece emindim. Ama işlerin karışıp bambaşka bir noktaya gideceğinden habersiz, o saf dostluğun yön değiştirip, başka bir duyguya evrildiğinden habersizdim. Az sonra yaşanacaklardan habersiz masamda güncel satış raporlarını düzenliyordum.
Tam o sırada, galerinin ağır cam kapısı açıldı ve içeriye genç bir kadın girdi.
Hali pek hal değildi. Elleri görünür bir şekilde titriyor, bu heyecanını gizlemek ister gibi parmaklarını önünde birleştirmeye çalışıyordu. Tedirgin gözlerle etrafı taradı ve en sonunda bakışları benimle kesişti. Beni gördüğü o an, az önce dışarıda patlayan o devasa yıldırım sanki galerinin içine, tam o kadının üzerine düşmüş gibiydi. Bakışlarındaki sarsıntı odanın uzak ucundan bile hissedilebiliyordu.
Hızlı, neredeyse koşar adımlarla masama doğru yürüdü.
"Merhaba," dedi, sesi titrek ve nefes nefeseydi.
"Merhaba, hoş geldiniz. Kime bakmıştınız?" diye karşılık verdim, profesyonel bir nezaketle.
"Şey..." dedi, yutkunarak. "Burada Gül adında çalışan birisi var mı?"
"Evet, var. Ama soy ismini de belirtirseniz daha net yardımcı olabilirim. Gerçi benim de ismim Gül," dedim gülümseyerek.
Kadın duraksadı. "Soy ismini bilmiyorum ama..." dedi ve gözlerini yüzüme dikti. "Aradığım kişi galiba sizsiniz."
Daha ben "Nasıl yardımcı olabilirim?" diye soramadan, kadının gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Karşımda sessizce ağlayan bu yabancıya hiçbir anlam veremiyordum.
"İyi misiniz? Size bir bardak su getirmemi ister misiniz?" dedim, endişeyle ayaklanarak.
Fakat kadın daha fazla dayanamadı ve sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibi olduğu yere, mermer zemine çöküverdi. Masamın arkasından kalkıp hızla yanına geçtim. Diz çöktüm ve omuzlarından tuttum.
"Hanımefendi, lütfen kendinize gelin. İyi misiniz? Bir sağlık sorununuz mu var, ambulans çağırmamı ister misiniz?"
Başını çaresizce iki yana sallayarak hayır işareti yaptı. Ağzından dökülen kelimeler fısıltı gibiydi ama odadaki tüm sesleri bastırmaya yetti:
"Bana sadece siz yardımcı olabilirsiniz..."
"Ben mi? Nasıl yardımcı olabilirim size? Lütfen sakinleşin," diye üsteledim.
O sırada galerideki diğer çalışanların ve birkaç müşterinin bakışlarının üzerimize dikildiğini hissedebiliyordum. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fısıltılar yükselirken, ben o an birazdan duyacağım, öğreneceğim şeylerin ağırlığı altında ezileceğimi, hayatımın kökünden sarsılacağını henüz bilmeden, karşımda dağılmış olan bu kadını ayağa kaldırmaya çalışıyordum.
Ben karşımda adeta dağılmış olan o kadını yerden ayağa kaldırmaya çalışırken, asıl yıkılacak olanın kendim olduğundan tamamen habersizdim. Kadın ansızın, galerinin o yüksek tavanlarında yankılanan acı bir feryat kopardı. Buz gibi elleriyle ellerime yapıştı; parmakları tenime çaresizlikle gömülüyordu.
"Ne olur..." diye hıçkırdı, gözlerimin içine yalvararak bakarken. "Cenk'in yakasından düş artık! Daha yeni bir bebeğimiz oldu bizim... Ama Cenk'in gözü senden başkasını görmüyor. Geceleri uykusunda bile senin adını sayıklıyor! Ne olur kocamın peşini bırak, yuvamı dağıtma... Ne olursun? Sana yalvarmaya geldim, artık çaresiz kaldım. Cenk yavrumu ve beni terk edecek... Senin yüzünden!"
Duyduklarım karşısında beynim uyuştu, kanımın çekildiğini hissettim. Kulaklarımdaki uğultunun arasından kadının sözleri zihnime birer kurşun gibi saplanıyordu.
"Bakın... Bakın, büyük bir yanlış anlaşılma var sanırım," diyebildim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Cenk ile benim aramda hiçbir şey yok, olamaz da!"
Ama kadın beni duymuyordu bile; acısıyla kör ve sağır olmuştu. Fakat etrafımızdakiler bizi gayet net duyuyordu. Galerinin o seçkin, sessiz atmosferi bir anda zehirli bir dedikodu kazanına dönmüştü. Çevreye toplanan iş arkadaşlarımın ve müşterilerin fısıltıları, ok gibi fırlayıp kulağıma kadar geliyordu.
"Ben zaten anlamıştım aralarında bir şey olduğunu..." diyordu Nermin kasıntısı. "Ne kadar saklamaya çalışsalar da sonunda patlak verdi işte," diye fısıldıyordu bir diğeri.
O an öfkeden ve uğradığım haksızlıktan kan beynime sıçradı. Ben Cenk'in evli olduğunu, bir çocuğu bulunduğunu bile bilmiyordum! Karşımda tam bir sır küpü gibi yaşamış, can dostum dediğim adam beni kor ateşlerin ortasına atmıştı.
"Bakın, Cenk benim sadece ve sadece iş arkadaşım!" dedim sesimi duyurmaya çalışarak, kendimi savunmaya çalıştım ama kadın hâlâ dizlerinin üzerinde yalvarmaya devam ediyordu:
"Ne olur kocamın peşini bırak... Bize dönsün, küçücük çocuğumuza dönsün artık!"
Başımı kaldırıp bana yargılayan gözlerle bakan kalabalığa baktım. Gururum ayaklar altındaydı. Hem en yakın arkadaşım tarafından sırtımdan bıçaklanmıştım hem de hiç bilmediğim bir günahın celladı ilan edilmiştim.
Kadının hıçkırıkları galerinin duvarlarında yankılanırken, zihnim geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştı bile. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ben en savunmasız anlarımı, başımdan geçen onca felaketi, geleceğe dair umutlarımı; kısacası kendimle ilgili her şeyi Cenk’e hiç çekinmeden, büyük bir rahatlıkla anlatmıştım. O ise sadece bir duvar gibi durup beni dinlemiş, kendinden tek bir kelime bile bahsetmemişti. Ne zaman onun hayatına dair küçük bir soru sorsam, yüzüne o bildik, sahte tebessümü yerleştirir, "Ben sıradan biriyim işte Gül, anlatılacak pek bir şeyim yok," diyerek konuyu geçiştirirdi. Sadece şanssız bir evlilik geçirdiğini söylemişti. Ben dahil herkes boşandı diye bilirken, aslında devam eden bir evlilikmiş.
Meğer o sıradanlığın arkasında koca bir yalan, evde yolunu gözleyen bir eş ve kundakta bir bebek saklıyormuş. Benim saf dostluğumu, temiz niyetimi kendine paravan yapmış; beni hiç bilmediğim bir günahın tam merkezine fırlatmıştı. Kendimi hem arkasından vurulmuş bir dost hem de işlemediği bir suç yüzünden infaz edilen bir kurban gibi hissediyordum.
Kadının dinmeyen feryatları, nihayet galerinin en uç köşesindeki yönetim odasına kadar ulaşmış olmalıydı ki Patronum Vedat Bey kalabalığı yararak içeri girdi. Yüzündeki o her zamanki otoriter, sert ifade katmerlenmişti. Yine istemeden de olsa onun radarına girmeyi başarmıştım.
"Ne oluyor burada?!" diye gürledi, sesi galerinin mermer sütunlarında yankılanırken.
"Şey... Efendim, sorunu bende anlamaya çalışıyorum," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye olayın bitmesi için içimden dua ederek.
Fakat ben durumu yatıştırmak için hamle yaptıkça, adının Esin olduğunu sonradan öğreneceğim bu kadın daha da hırçınlaşıyor, adeta benden bir parça koparmak ister gibi bağırıyordu. Tek amacım onu bir an önce yerden kaldırıp, meraklı bakışların odağı olan bu galeriden dışarı çıkarmaktı. Ama kadın, yaptığı o son hamleyle beni tamamen yerin dibine soktu.
Hıçkırıklar içinde ayaklarıma kapandı.
O an zaman durdu. Kulaklarımdaki uğultu o kadar büyüdü ki sanki her şey sessizliğe gömüldü, beynimin içinde anlamsızca yankılanan uzak bir "Hayır... Hayır bunu yapma..." fısıltısından başka bir şey duyamaz oldum. Zihnim yaşadığım şokla, sanki sabahın ilk ışıklarında kabusla uyanmışım gibi sersemlemişti.
Gözlerim ayaklarımın dibindeki kadına kaydı ve içimi derin bir acıma hissiyle karışık nefret kapladı. Bir insan kendini bir erkek için neden bu kadar küçük düşürürdü? Aklım almıyordu. Kendi kendime, “Ben olsam,” dedim, “Eğer Cenk beni istemiyorsa, arkama bile bakmaz, dönüp bir daha yüzüne dahi bakmazdım.” Beni istemeyen, değer vermeyen bir erkek için, hele ki ortada böyle bir aldatılma, böyle kirli bir ihanet varsa... Değil o kadının ayağına kapanmak, o adamın adını bir daha ağzıma bile almazdım. Ama karşımda gururunu parça parça etmiş bir anne vardı ve onun bu acizliği, beni Vedat Bey’in ve tüm iş arkadaşlarımın gözünde bir yuva yıkan kadın konumuna kilitliyordu.
Ben artık içimdeki gurur duvarlarının birer birer yıkıldığını, yerle bir olduğunu hissederken, galeriden içeri koşar adımlarla birinin girdiğini gördüm. Gelen, tüm bu kaosun müsebbibi olan Cenk’ten başkası değildi. Öfkeden gözü dönmüş bir halde yanımıza ulaştı ve yerde perişan halde duran kadına bakarak gürledi:
"Esin! Ne yapıyorsun sen burada?!"
Sesi resmen galeriye bomba gibi düşmüştü. Karşısında zaten bitmiş, tükenmiş, canı burnunda bir kadın vardı ama o bunu zerre umursamıyordu. Esin'i acımasızca kollarından tutup yerden yukarı doğru çekiştirdi.
"Ne halt yediğini sanıyorsun sen burada? Bebeği kime bıraktın? Ne işin var senin burada?" diyerek kadını herkesin içinde azarlıyor, hırpalıyordu.
Onu hoyratça çekiştirip dışarı götürmeye çalıştığı an, içimdeki şoku ve kırgınlığı bir kenara bıraktım. Bir erkeğin, bir anneye uyguladığı bu zorbalığa göz yumamazdım. Hızla aralarına girdim ve Cenk’i sertçe geriye doğru iteledim. Adının Esin olduğunu henüz öğrendiğim o kadının koluna güven verircesine girdim.
"Bir kadına, hele ki çocuğunun annesine böyle davranamazsın Cenk!" diye haykırdım, gözlerimin içine oturan o buz gibi öfkeyle.
Ardından Esin’e döndüm. Sesimi yumuşatarak, kibarca kolundan tuttum ve "Esin, gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Her şeyi karşılıklı konuşalım, çözülemeyecek hiçbir şey yok," dedim.
Esin itiraz etmedi, “Tamam” diyebildim cılız bir sesle.
Biz kapıya doğru yönelirken, arkamızda duran patronumuz Vedat Bey, sert ve kızgın bakışlarını Cenk’e dikti. Sesi buz gibiydi: "Sen de bana hesap vereceksin Cenk, odama gel!"
Vedat Bey'in bu son uyarısıyla Cenk olduğu yerde donakalırken, ben Esin’le birlikte galeriden yavaş adımlarla çıktım. Esin bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bir yandan da az önce yuvasını yıkmakla suçladığı bana, bir kurtarıcıya sığınır gibi sığınıyordu. Arkamızda ise her şeyi eline yüzüne bulaştırmış Cenk’in, ikimizin yan yana gidişini izleyen o şaşkın ve çaresiz bakışları kalmıştı.