Yuvanın Kokusu
Ofisin kapısını ilk kez açtığımda, içerideki havanın neden bu kadar ağır olduğunu anlamamıştım. Loş ışığın altında, siyah deri koltukta oturan adamın gölgesi duvarda kıvrılmış, tıpkı bir yılanın bahar güneşinde uyuşuk uyuşuk kıvrılması gibiydi.
"Defne Hanım," dedi. Sesinde bir doktorun yumuşaklığı yoktu. Daha çok, avının kokusunu ilk kez alan bir yırtıcının çıkardığı o tıslama karışımı sesti. "Gelin. İçinizdeki sesleri konuşalım."
Kapı arkamdan kapanırken, kilidin dilinin yuvaya oturduğunu duydum. O ses, dış dünyayla aramdaki son bağın kopuşuydu.
Oysa ben sadece korkularımdan kurtulmak istemiştim.
Ama korkunun, kurtulunacak bir şey değil, beslenecek bir şey olduğunu henüz bilmiyordum.
Karşısındaki kanepeye oturdum. Deri soğuktu. Sırtımı yaslamadım. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim, parmak eklemlerim beyazlayana kadar sıktım. Baran Kılıç, masasının arkasından kalkıp tam karşıma, tekli koltuğa oturdu. Aramızda bir metreden az mesafe vardı. Ne bir sehpa, ne bir engel.
Sol elinde ince, uzun bir kalem tutuyordu. Sağ eli boştu. Bileğindeki saatin camı, loş ışıkta karanlık bir su birikintisi gibi parlıyordu.
"Neden buradasınız, Defne Hanım?"
Soru basitti. Ama ses tonu öyle değildi. Sanki cevabı zaten biliyordu ve sadece benim ağzımdan duymak istiyordu.
"Uyuyamıyorum," dedim. Sesim kendi kulaklarıma yabancı geldi; fazla düz, fazla kontrollü. "Ve insanlara güvenemiyorum."
Dudaklarının sol köşesi hafifçe kıvrıldı. Gülümseme değildi bu. Bir kas hafızasıydı. "Güven," dedi kalemi parmaklarının arasında yavaşça çevirirken. "Ne kadar ilginç bir kelime. Birine güvenmek, boynunuzu bir bıçağın altına uzatıp onun sizi kesmeyeceğine inanmaktır. Siz kime uzattınız boynunuzu, Defne Hanım?"
Bakışlarımı kalemden ayırmadım. Cevap vermedim.
Çünkü cevabı biliyordum. Hem de çok iyi. Beş yıl önce, aile dostumuz olan bir adamın oğluna uzatmıştım boynumu. Bana âşık olduğunu söylemişti. Sonra bu aşk, telefonuma her saat başı düşen mesajlara, evimin önünde sabahlayan bir gölgeye dönüşmüştü. Polise gittim. "Elinizde somut bir tehdit yok," dediler. Sonra bir gün, kedimi bahçede ölü buldum. Boynu kırılmıştı.
Baran Kılıç'ın ofisini internette buldum. "Travma ve Takıntı Bozuklukları Uzmanı" yazıyordu. Altında beş yıldız dolu yorumlar, teşekkür mesajları.
Şimdi buradaydım işte. Ve adam, daha ilk dakikada boynumdaki görünmez bıçağın izini bulmuştu.
"Size yardım edebilirim," dedi Baran. Kalemi bıraktı. İki elini dizlerinin üzerine koydu. Avuç içleri yukarı bakıyordu. Açık, savunmasız bir duruş. Ama gözleri öyle değildi. Kahverengi olduğunu düşündüğüm irisleri, loş ışıkta neredeyse siyaha çalıyordu. Gözbebekleri normalden biraz daha genişti. Karanlık bir odada avını bekleyen bir şeyin gözleri gibi.
"Nasıl?" diye sordum.
"Size bir şey öğreteceğim."
"Neyi?"
Öne doğru eğildi. Aramızdaki mesafe yarıya indi. Aldığım nefes, onun teninden yayılan hafif odunsu kokuyu ciğerlerime taşıdı. Sandal ağacı ve soğuk metal karışımı bir şey.
"Korkuyu beslemeyi," dedi. Sesi, duyduğum en yumuşak ama en tekinsiz fısıltıydı. "Onu büyütmeyi. Ta ki o korku, sizi korkutan şeyi boğana kadar."
Sırtımdan aşağı bir ürperti indi. Ama bu ürperti, apartman boşluğunda karşılaştığım adamı gördüğümde hissettiğim türden bir korku değildi. Daha karmaşık bir şeydi. Korkunun içine karışmış bir merak, merakın içine sızmış bir çekim.
O an anlamalıydım. Bu ofis bir tedavi odası değildi.
Bir yılanın yuvasıydı.
Ve ben, kendi ayaklarımla içeri girmiştim.
Seansın geri kalanı, benimle ilgisi olmayan şeyler konuşarak geçti. Çocukluğum, ailem, en sevdiğim renk. Sıradan sorular. Ama her cevabımı, kafasında bir yapbozun parçası gibi bir yere oturtuyordu. Bunu gözlerinin arkasındaki o karanlık makinenin çalışmasından anlıyordum.
Süre dolduğunda ayağa kalktım. Kapıya yöneldim.
"Defne Hanım."
Durdum. Dönmedim.
"Gelecek hafta aynı gün, aynı saat."
Söyleyiş biçimi bir öneri değil, bir tespitti. Geleceğimi biliyordu.
Koridora çıktım. Kapı arkamdan sessizce kapandı. Asansöre binmek yerine merdivenleri kullandım. Dördüncü kattan ikinci kata inerken, ayak seslerimin yankısı boşlukta çoğaldı. Apartman eskiydi. Duvarlarında rutubet lekeleri, basamaklarında çatlaklar vardı. Bir doktorun böyle bir yerde çalışması tuhaftı.
İkinci katın sahanlığına geldiğimde durdum.
Bir ses duymuştum.
Boğuk bir hırıltı. Sonra bir şeyin sert bir yüzeye çarpma sesi.
Yangın merdivenine açılan kapı aralıktı. Sesler oradan geliyordu. Gitmem gerekirdi. Polisi aramam gerekirdi. Ama ayaklarım beni kapıya doğru götürdü.
Aralıktan baktım.
Baran Kılıç, bir adamı duvara yaslamıştı. Adamın ağzına geçirilmiş siyah bir poşet, her nefes alışında içe doğru çöküp kalkıyordu. Baran'ın sol eli adamın boğazında, sağ eli ise adamın elindeki bir şeyi tutuyordu. Bir telefon muydu? Yoksa bir bıçak mı?
Işık yetersizdi.
Baran, adamın kulağına bir şey fısıldadı. Dudak hareketlerini seçemedim. Ama adamın gözleri faltaşı gibi açıldı. Poşetin içinde bir çığlık boğuldu.
Sonra Baran başını çevirdi.
Doğrudan bana baktı.
Aramızda on metreden az mesafe, bir yangın merdiveni kapısının aralığı ve bir ömür boyu unutamayacağım bir an vardı. Göz göze geldik. Kanlı gülümsemesiyle bana baktı.
Ve gülümsedi.
Poşetli adam hâlâ çırpınırken, Baran dudaklarını oynattı. Ses çıkmadı. Ama ne dediğini anladım.
"Gördüklerini unutman için sana bir ilaç yazmamı ister misin?"
Dizlerimin bağı çözüldü. Geriye doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha. Topuklu ayakkabım betona sürtündü. Çıkan ses, sessizlikte bir çığlık gibi yankılandı.
Kaçtım.
Merdivenlerden inerken, arkamdan bir ses duymadım. Peşimden gelmedi. Ama o an anladım ki, peşimden gelmesine gerek yoktu.
Çünkü ben zaten gelecek hafta, aynı gün, aynı saatte yine orada olacaktım.