Ertesi sabah uyandığımda, parmağımdaki yüzük hâlâ oradaydı. Gece boyunca çıkarmamıştım. Çıkarmak istememiştim. Gümüş yılan, tenime yapışmış, sanki derimin bir parçası haline gelmişti. Aynaya baktığımda, gözlerimin altındaki mor halkaların hafiflediğini gördüm. Ya da belki de onları görmeyi bırakmıştım. Telefonum titredi. Baran'dan mesaj. "Bugün farklı bir adrese gel. Konum aşağıda." Konuma baktım. İstanbul'un en eski semtlerinden biri. Haritada sokak isimleri bile silikti. Ama sorgulamadım. Duş aldım, giyindim, kahvemi içtim. Ve yola çıktım. Adres, ahşap bir konağın arka bahçesine açılan demir bir kapıydı. Kapı aralıktı. İçeri girdim. Avluda, eski bir taş kuyu, kurumuş bir asma, ve ortada duran Baran vardı. Ama bu sefer yalnız değildi. Yanında bir kadın duruyordu. Otuzlu yaşlarında,

