Deri Değiştirmek

634 Words
Ertesi gün yağmur dinmişti. Ama İstanbul'un gökyüzü hâlâ ağır, hâlâ küskündü. Ofisin önüne geldiğimde, kapının aralık olduğunu gördüm. Bu sefer zili çalmadım. Doğrudan içeri girdim. Yukarıdaki ofis boştu. Deri koltuk, sehpanın üzerindeki kitap, pencereden süzülen gri ışık... Her şey yerli yerindeydi. Ama Baran yoktu. Bekledim. Bir dakika. İki dakika. Beş dakika. Tam arkamı dönüp gidecekken, arka taraftaki kapının gıcırtısını duydum. Baran merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Üzerinde her zamanki gibi siyah bir gömlek vardı. Kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Ellerinde ince, uzun bir kutu taşıyordu. "Geldin," dedi. Şaşırmamış gibiydi. "Kapıyı açık bırakmışsın." "Kaçman için bir fırsattı. Kullanmadın." Cevap vermedim. Çünkü haklıydı. Kutuyu sehpanın üzerine bıraktı. Ahşap, eski, cilası yer yer dökülmüş bir kutuydu. Tokasını açtığında, içinden deri bir kırbaç çıkardı. İnce, örgülü, ucunda küçük metal parçalar olan bir kırbaç. Kasıldım. "Bu ne?" "İlk dersin." "Ben kimseye işkence etmeyeceğim." Baran başını iki yana salladı. Gözlerinde o her zamanki sabırlı, ama bir o kadar da rahatsız edici ifade vardı. "Bu kırbaç birine vurmak için değil, Defne. Bu, kendini durdurmayı öğrenmek için." Anlamadığımı görmüş olacak ki, kırbacı eline aldı. Bana doğru bir adım attı. Ben geri çekildim. "Korkuyorsun." "Hayır." "Yalan söylüyorsun." Kırbacı havada yavaşça salladı. Metal uçlar havada hafif bir ıslık sesi çıkardı. Tüylerim diken diken oldu. "Bugünkü ders çok basit," dedi. "Sana vuracağım. Sen de kendini koruyacaksın." "Ne?!" Ama cümlemi bitiremeden, kırbaç havayı yararak bana doğru geldi. İçgüdüsel olarak gözlerimi kapattım ve kollarımı yüzüme siper ettim. Acı yoktu. Gözlerimi açtığımda, kırbacın ucu sağ omzumun hemen yanında, havada asılı kalmış gibi duruyordu. Baran onu son anda durdurmuştu. "Gözlerini kapatırsan, bir sonraki hamleyi göremezsin." Kalbim deli gibi atıyordu. Nefes nefeseydim. Ama Baran'ın yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Sanki az önce bana saldırmamış gibiydi. "Tekrar," dedi. "Dur, bekle-" Bu sefer kırbaç sol tarafımdan geldi. Yine gözlerimi kapatmadım. Ama bedenim dondu. Hareket edemedim. Kırbaç, sol omzumun birkaç santim uzağında durdu. "Korktuğunda bedenin iki şey yapar: ya kaçar ya da donar. Sen donuyorsun. Bu bir zayıflık değil, bir alışkanlık. Alışkanlıklar değiştirilebilir." "Bana vuracak mısın?" "Hayır. Ama bunu bilmeni istemiyorum. Sana vuracağıma inanmanı istiyorum. Çünkü gerçek tehlike anında, karşındaki sana vuracağına inanmanı beklemez. Sadece vurur." Üçüncü kez kırbacı kaldırdı. Bu sefer gözlerimin içine bakarak. "Hazır mısın?" Başımı salladım. Hayır anlamında. Ama o yine de vurdu. Kırbaç bu sefer tam bana doğru geliyordu. Ve ben... hareket ettim. Sağa doğru eğildim. Kırbaç sol kolumun birkaç santim ötesinden geçip havayı dövdü. Nefes nefese kalmıştım. Ama yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Yapmıştım. Baran'ın gözlerinde bir an için bir şey parladı. Gurur muydu, şaşkınlık mı, yoksa daha karanlık bir şey mi, emin olamadım. Ama o an, göğsümün ortasında sıcak bir şey hissettim. "Tekrar," dedi. Bu sefer korkmadım. --- O gün saatlerce çalıştık. Kırbaç havada ıslık çaldı, ben eğildim, sıçradım, döndüm. Her seferinde biraz daha hızlı, biraz daha az tereddütle. Baran hiçbirinde bana vurmadı. Ama her seferinde vuracakmış gibi yaptı. Ve ben her seferinde buna inandım. Bir ara, nefes nefese yere çöktüğümde, yanıma diz çöktü. Elinde bir şişe su vardı. Uzattı. "Bugünlük bu kadar." Suyu kafama diktim. Soğuk su boğazımdan geçerken, hayatımda ilk kez bu kadar canlı hissettiğimi fark ettim. "Neden?" diye sordum. "Bana bunları neden öğretiyorsun?" Baran bir süre cevap vermedi. Gözleri pencerenin dışında, gri bulutlarda gezindi. "Çünkü bir gün," dedi yavaşça, "ben yanında olmayacağım. Ve o gün geldiğinde, hayatta kalmanı istiyorum." "Benim hayatta kalmam seni neden ilgilendiriyor?" Bana döndü. Gri gözleri şimdi fırtınalı bir deniz gibiydi. Derin, tehlikeli ve boğucu. "Çünkü sen benim yarım kalan işimsin, Defne." Ayağa kalktı. Elini bana uzattı. Bu sefer tereddüt etmeden tuttum. Parmakları avucumu sardığında, teninin buz gibi olduğunu fark ettim. Ama o soğukluk, garip bir şekilde, içimi ısıttı. "Yarın aynı saatte," dedi. "Ama bu sefer aşağıda olacağız." "Aşağıda mı?" "Evet. Gerçek ders yarın başlıyor." Kapıya yöneldi. Arkasından seslendim. "Baran?" Durdu. Dönmedi. "Bugün... bana vurmadığın için teşekkür ederim." Omuzları hafifçe gerildi. Sonra, neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu. "Teşekkür etme. Henüz." Ve gitti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD