Ertesi gün ofise gitmedim. Baran'ın verdiği adrese göre, burası onun kullandığı ikinci yerdi. İstanbul'un en eski semtlerinden birinde, dar bir sokağın sonunda, cumbalı, ahşap bir bina. Dışarıdan bakınca terk edilmiş gibi duruyordu. Ama kapının önünde durduğumda, içeriden hafif bir ışık sızıyordu. Kapıyı çaldım. Açan olmadı. İttim. Açıktı. İçerisi dışarıdan daha etkileyiciydi. Duvarlar tavana kadar kitap raflarıyla kaplıydı. Tozlu ciltler, eski ansiklopediler, deri kaplı defterler. Ortada büyük bir meşe masa, üzerinde dağınık kâğıtlar, birkaç boş kahve fincanı, ve bir dizüstü bilgisayar. Baran masanın başında oturmuş, önündeki bir dosyaya bakıyordu. Beni görünce başını kaldırmadı bile. "Kapıyı kapat." Dediğini yaptım. İçerisi sessizdi. Sadece eski binanın ahşap iskeletinin çıkardığı

