Ertesi günü, onu ihbar etmekle geçirmem gerekiyordu. Polis merkezinin önünden üç kez geçtim. Üçünde de adımlarım kaldırıma çivilenip kaldı.
Çünkü Baran Kılıç'ın dövdüğü adamı tanımıştım.
Yangın merdivenindeki yüzü tam seçememiştim önce. Ama eve dönüp saatlerce tavanı izlerken, beynim o bulanık görüntüyü işlemeye devam etmişti. Poşetin altındaki yüz, bana beş yıl önce kedimi bahçede ölü bulduğum sabah kapıma gelip "Geçmiş olsun Defne Hanım, belediye zehirleme yapıyor olabilir" diyen adamın yüzüydü.
Eski komşum. Emre.
Bana takıntılı olan adamın en yakın arkadaşı.
O an mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Baran, sıradan bir adama saldırmamıştı. Benim hayatımı mahvedenlerden birini seçmişti. Tesadüf olamazdı. Ama değilse, bu neydi? Koruma mı? Tehdit mi? Yoksa karanlık bir tür kur yapma biçimi mi?
Pazartesi günü, randevu saatimden bir saat önce ofisin önündeydim. Bu kez asansörü kullandım. Dördüncü kattaki kapının önünde durdum. Elimde, dün gece internetten saatlerce araştırıp hakkında tek bir olumsuz yorum dahi bulamadığım doktorun kartviziti vardı. Siyah, mat karton. Sadece adı ve bir telefon numarası. Klinik adresi bile yok.
Kapıyı çalmadan önce derin bir nefes aldım.
Kapı kendiliğinden aralandı. İçeriden gelen sesle irkildim.
"Erken gelmişsiniz, Defne Hanım. Gelin."
İçeri girdim. O yine aynı koltuktaydı. Bu kez elinde kalem yoktu. Onun yerine, avucunda bir şey tutuyordu. Küçük, parlak bir nesne.
Kapıyı arkamdan kapatmadım. Açık bıraktım.
Bunu fark etti. Gülümsedi. "Korkuyu besliyorsunuz," dedi. "Güzel."
"O adam," dedim. Sesimin titremesine izin vermedim. "Emre. Neden?"
Baran, avucundaki nesneyi sehpaya bıraktı. Küçük bir anahtarlıktı. Üzerinde minik bir yılan figürü vardı. Metal, soğuk ve keskindi.
"Oturun, Defne Hanım."
Oturmadım.
Ayağa kalktı. Yavaşça bana doğru yürüdü. Her adımı, halıya basan bir yırtıcının sessizliğindeydi. Önümde durdu. Aramızda bir karış mesafe vardı. Nefesini yüzümde hissedebiliyordum.
"Size bir hikâye anlatayım," dedi. "Bir zamanlar, küçük bir kız varmış. Bu kız, çok sevdiği kedisini bir sabah bahçede boynu kırılmış halde bulmuş. Polise gitmiş. 'Bir şey yapamayız' demişler. Sonra o kız, korkuyla yaşamayı öğrenmiş. Korku, onun gölgesi olmuş. Ama bir gün, o kızın karşısına bir adam çıkmış. Bu adam, kızın korkusunu alıp onu bir silaha dönüştürmeyi teklif etmiş."
Sesi bir bıçak gibiydi. Tenimi kesmeden önce soğukluğunu hissettiriyordu.
"O adam siz misiniz?" diye sordum.
"O adam, kızın cevabını bekliyor."
Avucunu açtı. Yılanlı anahtarlık, parmaklarının arasında sallanıyordu.
"Bu anahtar," dedi, "Emre'nin evinin anahtarı. Onu dün gece ziyaret ettim. Uzun uzun konuştuk. Bana sizinle ilgili çok şey anlattı. Sonra ona bir seçenek sundum. Ya bu şehri terk edecek, bir daha asla sizinle ilgili tek bir kelime dahi etmeyecek ya da polise gidip kendi suçlarını itiraf edecek. Hangisini seçtiğini merak ediyor musunuz?"
Yutkundum. Boğazımda bir yumru vardı.
"Gitti," dedi Baran. "Bu sabah ilk otobüsle şehri terk etti. Annesine bile haber vermedi."
Anahtarlığı sehpaya bıraktı. Sonra elini kaldırıp, işaret parmağını çenemin altına yerleştirdi. Başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Göz göze geldik.
"Şimdi soruyorum, Defne Hanım. Size yardım edebilir miyim?"
O an anladım. Bu bir tedavi değildi. Bu bir koruma da değildi.
Bu, bir yılanın avına sunduğu ilk zehir damlasıydı. Tadına bakmamı istiyordu. Bağımlı olup olmayacağımı görmek istiyordu.
Ve ben, o zehrin tadına bakmak istiyordum.
"Evet," dedim. Sesi kendi kulaklarıma yabancıydı. Daha kalın, daha karanlık. "Edebilirsiniz."
Baran'ın gözlerindeki o geniş gözbebekleri, bir an için daha da büyüdü. Sanki söylediğim şey, karanlıkta bir kibrit çakılması gibiydi. Ve o, alevi gördüğüne memnun olmuştu.
"Güzel," dedi. Parmağını çenemden çekti. Arkasını döndü, masasına yürüdü. "Öyleyse gerçek terapi şimdi başlıyor."
Çekmecesinden bir dosya çıkardı. Kalın, eski püskü bir şey. Üzerinde isim yoktu. Sadece bir sayı: 731.
Dosyayı bana doğru itti.
"Açın."
Açtım. İçinden bir fotoğraf düştü. Yere eğilip aldım. Baktığımda, kanımın çekildiğini hissettim.
Fotoğrafta, ben vardım.
Yedi ya da sekiz yaşında, salıncakta sallanan küçük bir kız. Arka planda, çocukluğumun geçtiği apartmanın bahçesi. Ve bahçe duvarının gölgesinde, yüzü seçilmeyen uzun bir adam silueti.
"O adam kim?" diye sordum. Sesim bu kez titredi. Engel olamadım.
Baran, masasının kenarına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirdi.
"O adam," dedi, "içinizdeki yılanın babası."