Baran beni ofisin arka tarafındaki bir kapıya yönlendirdi. Kapıyı açtığında, aşağıya doğru inen dar bir merdivenle karşılaştım.
"Burası neresi?"
"Burası, gerçek seansların yapıldığı yer."
Merdivenler betondandı. Duvarlar çıplaktı. Havada hafif bir rutubet kokusu vardı. Ama en çok dikkatimi çeken şey, basamakların temizliğiydi. Burada düzenli olarak bir şeyler yapılıyordu.
Merdivenlerin sonunda, ses yalıtımlı ağır bir kapı vardı. Baran kapıyı açtı ve içeriyi görmeme izin verdi.
İçerisi, yukarıdaki şık ofisin tam tersiydi. Beton duvarlar, çıplak bir ampul, ortada metal bir sandalye. Duvarda zincirler asılıydı. Köşede bir masa, üzerinde tıbbi aletler.
Midem bulandı.
"Burası bir işkence odası mı?"
Baran arkamda duruyordu. Varlığını ensemde hissedebiliyordum.
"Burası bir doğum odası," dedi. "İnsanların içindeki gerçek benliğin doğduğu yer."
Geri dönüp ona bakmak istedim ama bedenim hareket etmeyi reddediyordu. Korkmuyordum. Hayır, bu korkudan daha karmaşık bir şeydi.
"Beni buraya neden getirdin?"
"Çünkü sana bir şey göstermek istiyorum."
Beni masaya doğru yönlendirdi. Masanın üzerinde bir dizüstü bilgisayar vardı. Baran bir tuşa bastı ve ekranda bir video açıldı.
Görüntüde Cemil Yılmaz vardı. Ama tanınmaz haldeydi. Gözleri şişmiş, dudakları çatlamıştı. Bir sandalyeye bağlıydı. Ve konuşuyordu.
"Ben... ben itiraf ediyorum. O gece Defne'nin içkisine ilaç attım. Ona... ona tecavüz ettim. Ve bunu daha önce beş kadına daha yaptım. İsimleri şunlar..."
Videoyu durdurdum. Elim titreyerek Baran'ın koluna dokundum.
"Bu... bu ne zaman çekildi?"
"Dün gece."
"Dün gece sen..."
"Ben sadece onunla konuştum, Defne. Sadece konuştum."
Gözlerine baktım. Gri gözlerinde ne bir zafer ne de bir acıma vardı. Sadece bir gerçek vardı.
"Sen ne yaptın ona?"
"Korkularını gösterdim. İnsanlar en çok korktukları şeyle yüzleştiklerinde, içlerindeki bütün zehri kusarlar. Ben sadece onun kusmasını sağladım."
"Ona işkence mi ettin?"
"Hayır. Ona sadece aynada kendini gösterdim. Gerisini kendi vicdanı yaptı."
Video hâlâ arkada oynuyordu. Cemil Yılmaz ağlıyordu. Yıllarca içinde sakladığı her şeyi bir bir döküyordu.
Ve ben... ben ne hissediyordum?
Memnuniyet.
Bu duygu beni korkuttu. Ama aynı zamanda özgürleştirdi.
"O videoyu polise verecek misin?"
"Çoktan verdim. Bu sabah tutuklandı."
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzünde hâlâ o sakin ifade vardı.
"Neden?" diye sordum. "Bunu benim için neden yaptın?"
Baran bir adım yaklaştı. O kadar yakındı ki, nefesini tenimde hissedebiliyordum.
"Bunu senin için yapmadım, Defne. Bunu, içindeki yılan uyansın diye yaptım. Çünkü sen uyanmadan, benimle gelemezsin."
"Seninle nereye geleceğim?"
Elini kaldırıp çenemi tuttu. Başparmağıyla alt dudağımı sıyırdı. Dokunuşu buz gibiydi.
"Daha derine."
Sonra beni bıraktı ve kapıya yöneldi.
"Yarın aynı saatte burada ol. Sana kendini nasıl savunacağını öğreteceğim."
"Savunmak mı? Kimden?"
Kapının eşiğinde durdu. Omzunun üzerinden bana baktı.
"Kendinden."
Ve gitti.
Ben o metal sandalyenin yanında, beton duvarların ortasında, tek başıma kaldım. Duvardaki zincirlere baktım. Masadaki tıbbi aletlere baktım. Sonra kendi ellerime baktım.
Ellerim artık titremiyordu.
Ve o an anladım.
Bu odada doğacak olan şey, benim eski benliğimin ölümüydü.
Yukarı çıktım. Ofis boştu. Baran gitmişti. Kapıyı arkamdan kapatırken, bu sefer kilidin sesini duymadım. Çünkü artık kilitli olan kapı dışarıdaki değil, içeridekiydi.
Sokağa çıktığımda yağmur başlamıştı. Şemsiyem yoktu. Islanmayı umursamadım.
Yürürken telefonumu çıkardım. Bilinmeyen numaraya bir mesaj attım.
"Yarın orada olacağım."
Cevap gelmedi. Gerekte yoktu.
Çünkü artık ikimiz de biliyorduk.
Yılan yuvasına dönmüştü.