Asya'nın verdiği bilgiler ışığında, Kabil'in izini sürmeye başladık. Baran'ın eski defterleri, Kabil'in ona öğrettiği yöntemler, terk edilmiş eğitim alanları... Hepsini didik didik ettik. Ve sonunda, bir ipucu bulduk. Kabil, İstanbul'a gelmeden önce, Anadolu'nun ücra bir köyünde görülmüştü. O köy, haritalarda bile zor bulunan, unutulmuş bir yerdi. Ama Baran için özel bir anlamı vardı. "Burası," dedi, "onunla ilk tanıştığım yer." Ertesi sabah, gün doğmadan yola çıktık. Baran'ın arabası, İstanbul'un labirent sokaklarından çıkıp otobana kavuştuğunda, şehir arkamızda sisler içinde kayboldu. Yerini, uçsuz bucaksız bozkırlara bıraktı. Yol boyunca konuşmadık. Sessizlik, aramızda bir üçüncü yolcu gibi oturuyordu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Paylaşılan bir yük gibiydi. İkimizin de

