O geceyi, bozkırın ortasında, arabanın içinde geçirdik. Koltukları yatırıp, yıldızları seyrettik. Baran'ın eli hâlâ elimdeydi. Uyumadım. Düşündüm. Yılanların kraliçesi. Saçma geliyordu. Ama içimde bir yer, bu fikre yabancı değildi. Sanki yıllardır uyuyan bir anı, yavaşça yüzeye çıkıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Baran beni İstanbul'a geri götürdü. Ama bu sefer evlerimizden birine değil, şehrin en eski kütüphanesine. Süleymaniye Kütüphanesi'nin tozlu rafları arasında, el yazmaları bölümünde bir araştırmacıyla buluştuk. Araştırmacı, yaşlı, gözlüklü, sakallı bir adamdı. Adı İrfan'dı. Baran'ı tanıyordu. Bana şüpheyle baktı. "Bu kız mı?" dedi İrfan. "Emin misin?" "Eminim," dedi Baran. "Ona Altın Gözlü Yılan efsanesini anlat." İrfan, raflardan birinden kalın, deri ciltli bir kit

