Baran'ın beni götürdüğü yer, İstanbul'un dışında, terk edilmiş bir seraydı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Ay, bulutların arasından sıyrılıp etrafı gümüş bir ışığa boyuyordu. Sera, tepenin yamacında, çürümüş ahşap iskeleti ve kırık camlarıyla bir iskelet gibi uzanıyordu. İçerisi, dışarıdan bile görülebilen bir bitki örtüsüyle doluydu. Ama bunlar sıradan bitkiler değildi. Yılanların sevdiği türden, sarmaşık ve eğrelti otları. "Burası neresi?" diye sordum. Sesim, gece böceklerinin sesine karıştı. "Burası, Kabil'in ilk koleksiyon alanlarından biri. Yıllar önce terk etti. Ama yılanlar hâlâ burada. Onun bıraktığı yılanlar." Kapının önünde durduk. Baran el fenerini seranın içine doğrulttu. Işık huzmesi, cam kırıklarının arasından süzülüp içerideki yoğun bitki örtüsünü aydınlattı. Ve o zaman

