Hasat Zamanı
Yazardan;
“2000’lerin başında, Çukurova’da pamuk tarlalarında geçen bir hikaye Pamuk’un ki. Pamuk ismi gibi saf, ismi gibi güzel.
Peki ya kaderi?
Haşim Ağa, o Çukurova’nın en çok tarlasına sahip, güce önem veren sadece kendine değer veren zalim Ağa..
Şahin Bey ise Hacı Ömer Bey’in tek oğlu, eğitimli, görgülü ve çalışkan.
Bu hikayede üçünün yollarının nasıl kesiştiğini okuyacaksınız. Şimdiden hepinize teşekkür eder, iyi okumalar dilerim.”
Çukurova’nın bereketli topraklarında, tam da hasat zamanıydı.
Pamuk, annesi ve ablasıyla amcalarının yanına ırgatlığa gelmişlerdi. Her yaz sonuna doğru Urfa’dan mevsimlik işçilerle birlikte pamuk hasadına gelirlerdi Adana’ya.
Henüz 18 yaşında, nehir gibi gözleri, saman sarısı saçlarıyla, pamuk tarlasının ortasında, sanki oraya ait değilmiş gibi bakardı etrafa.
Babası iki yıl önce, bu pamuk tarlasında can vermişti. Can dayanmaz Adana sıcağında adam kalp krizi geçirmişti. Ambulansın gelmesi bile saatler sürmüştü.
Babası varken çok yorulmazlardı. Kıyamazdı kızlarına. Ablası Kiraz ve Pamuk onun göz bebekleriydi.
O gittikten sonra evin bütün geçimi onlara kalmıştı. Tarlada hasat bittiği zaman, memleketlerine döner, annesi temizliğe gider, ablası ise bir okulda kantinde çalışırdı.
Kışlar bir şekilde geçerdi, tarla işleri yorucuydu, yazın sıcağında yattıkları çadırlarda, türlü sinekler, fareler ve yılanlar. Yaz çekilmez oluyordu, sıcağı da cabası.
Çadırlar, derme çatmaydı hep. Yanlarında gelirken, mutfak eşyası ve yatacak döşek, yastık bir de kıyafetlerini getirirlerdi.
İşte yine o telaşın başladığı hasat mevsimi gelmişti. Pamuk, başına geleceklerden habersiz gelmişti Adana’ya.
“Tamam, bizim Urfa’mız da çok sıcak ama bu Adana zehir valla.” dedi Kiraz. Çadırları kurarken, kan ter içinde kalmışlardı.
Amcası “Söylenmeyin, diliniz değil eliniz çalışsın” diye homurdanıyordu.
Bu sene onları da Haşim Ağa’nın tarlasına aldırdı.
Haşim Ağa, heybetli, kudretli Adana’nın yarısı benim edalarıyla gezerdi. Amcası da artık Haşim Ağa’nın tarlalarının Baş Irgatı olmuştu. Her işe o bakıyordu. Ağanın kahyası Süleyman’a sürekli rapor verir yalakalık yapardı.
Sırf üç kuruş fazla koparsın diye. Karısını da çiftliğin mutfağına yerleştirmişti. Kadının sabahtan akşama kadar canı çıkardı, ayakları su toplardı ama adam asla dinlemezdi.
“Çalışmayana ekmek yok. Bak çalıştığın için, karnın tok üstün temiz” derdi.
Amca İsmail ve yengesi Kadriye hanım resmen ağanın avucunun içindeydi artık.
Bu zalim Haşim Ağa asla ırgatın parasını günün de ödemezdi.
“Irgat kısmını çok paraya alıştırmamak lazım” diye söylenirdi hep.
Gücünün yanı sıra zalimliğiyle de anılırdı hep.
Gün daha yeni yeni ağarırken, çadırlardan çay kaşığı sesi yükselirdi. Bir an önce kahvaltılarını yapıp, tarlaya yola koyulurlar, öğlen sıcağına kadar bütün işlerini bitirmeye çalışırlardı.
Yine öyle bir sabah hepsi bir telaş içindeydi. Pamuk kahvaltıyı hazırlarken annesi de öğlen yemeği için bir şeyler hazırlıyordu.
Kiraz, yatakları topluyordu. Bu çadırda herkes görevini biliyordu.
Kahvaltılarını yapıp, onları tarlaya götürecek traktörün arkasına binmişlerdi bile.
Çadırdan yan komşuları Halime’nin kızları Seher’ de her sene olduğu gibi memnuniyetsiz bir şekilde yanlarında oturuyordu. Ne kadar evlenmek istese de sanki basireti bağlanmış gibi hiç görücüsü gelmiyordu Seher’in.
“Kızlar bu sene de evde kaldık, ne yapacağız? Böyle milletin tarlasına git git gel ne olacak halimiz?” diye sordu Seher.
“Aman istemez Seher, bak bir de koca kahrı mı çekeceğiz. Bizi kim alacak, şehirden biri gelip bizi bulur mu?” diye sitem etti Kiraz.
“Amcam Baş ırgat oldu da yengem gün yüzü gördü çok şükür. Baksana, tarlaya gelmiyor” diye kıkırdadı Pamuk.
“Aman baş ırgatların hepsi de yaşlı be” diye homurdandı Seher.
Nihayet tarlaya ulaştıklarında, traktörün güçlü motor sesi de susmuştu.
Herkes tarlanın bir bölümüne yayılmıştı. Bembeyaz , uçsuz bucaksız tarlanın hasadı başlamıştı.
Haşim Ağa’nın konağında ise kahvaltı sofrası hazırlanmış, iki oğlu sofranın başında babalarını bekliyordu.
Kızlar asla babalarıyla kahvaltı etmezlerdi.
Kız çocuk, hiç çocuk anlamına gelirdi o evde. Bir hizmetçi gibi anneleri Sultan hanımla birlikte aşağıda mutfakta ki çalışanlarla birlikte yaparlardı kahvaltıyı.
Konağın asıl hanımı Haşim Ağanın annesi; Serpil hanımdı.
Aklı hep güçteydi. Oğlan çocuğu iki tane olmuştu Haşim’in ama annesi hep daha çok olsun diye diretiyordu Serpil Hanım.
Kahvaltı sofrasında , Serpil Hanım, Haşim Ağa ve iki oğlu pamuk hasadından konuşuyorlardı.
“Pamuk bizim gücümüz Haşim, ırgat kısmına güven olmaz, işlerin başında dur.” diye tembihliyordu oğlunu.
Haşim Ağa başıyla onaylarken, aklı başka bir yerdeydi.
Ne zamandır erkekliği işlev görmüyordu. Karısından başka kadınlarda da denedi ama olmadı.45 yaşında bitmişti erkekliği. En kısa sürede bir doktora gidecekti ama doktor Adana’da olmamalıydı. Laf çıkar diye korkuyordu.
Tarlada genç kızlar yeni yeni yükselen güneşle, birer türkü söylemeye başladılar. Pamuk ise sessizce önünde ki mahsülü topluyordu.
Güneş yavaş yavaş yakmaya başladığında zaten bembeyaz olan teni, kıp kırmızı olmuştu.
Birden siyah bir jeep durdu, tarlanın bozuk yolunda.
İçinden inen Haşim Ağa’ydı.
Irgatları süzdü tek tek. İşinden kaytaran var mı diye baktı.
O sıra da Pamuk, güneşe daha fazla dayanamadı ve yere yığıldı. Tarlada normaldi bunlar. Güneş çarpmasını yaşamayan olmazdı.
Ama Pamuk’un narin bedeni Haşim Ağa’nın radarına girmişti bile…