Yazarın Anlatımıyla ;
''Pamuk hadi güzelim aç gözlerini.'' diye seslendi Kiraz.
''Ayy canım kardeşim dayanamadı sıcağa, inşallah güneş geçmemiştir, ya babam gibi ona da bir şey olursa anne?'' diye söyleniyordu Kiraz.
''Olmaz kızım, bayıldı sadece, bak nefes alıyor. Hadi pambık kızım aç gözlerini, iç şu sudan biraz''
Pamuk gözlerini araladı. Kısılmış gözlerin ardından kavurucu güneş, gözlerini yakmaya yetiyordu.
''Anne, ne oldu bana?'' diye sordu.
Haşim Ağa, yerde yatan Pamuk’a tepeden baktı. Narin bedeni, güneşin altında parlayan saman sarısı saçları… O an, kısırlık endişesinin kemirdiği benliğinde zehirli bir tohum filizlendi. Bu kız, diğer kaba saba ırgat kızlarına benzemiyordu. Oraya ait değildi.
Onlar kendi aralarında konuşmaya başlamışken, Haşim Ağa , Pamuk'un amcasını yanına çağırdı.
''İsmail kim bu kız?'' diye sordu. Amca kendi yeğeninin beceriksizliğini söylemeye çekinerek,
''Pamuk, yeğenim olur. Rahmetli ağabeyimin kızı'' diyebildi sadece.
''Pek te çelimsizmiş, dikkat etsin'' diyerek kundurasının topuğuna basarak ilerledi.
''ohh şükür bir şey demedi Ağa'' diye şükretti İsmail amca.
Pamuk kendine geldi ayağa kalktı.
Amca bir hışımla onlara yaklaştı. ''Ne bekleşirsiniz katır gibi hepiniz burda? Kalk kız sen de ayağa, o eşarbını da düzgün bağla.'' diye bağırdı bütün ırgatlara.
'Amca değil Ebu Cehil sanki, Ahh' babam yaşasaydı görürdüm ben bunu'' dedi Pamuk. Küçük, narin bir şey olmasına rağmen haksızlığa hiç gelemezdi.
''Kız siz onu bunu boş verinde kim burdaydı gördünüz mü?'' diye sordu Seher.
''Yok görmedim kim geldi ki Seher?'' Kiraz Seher'in heyecanına bakarak kesin sevdiği biri falan geldi sandı.
''Görmediniz mi Haşim Ağa burdaydı''
''Yok görmedik. '' dedi Kiraz.
''Ben zaten göremezdim Seher'' dedi Pamuk'ta.
'Bir ara yanımıza gelir gibi oldu sonra vazgeçti, ilk karısını pert etmiş, ikinciyi arıyormuş kendine. Geçen anamgil konuşurken duydum. İlk karısı da tarlada çalışırmış kız. Ne dersiniz yine tarladan alır mı birini?'' diye sordu Seher.
'Aman uzak olsun Seher, ne yapacağız, gitsin kimi alıyorsa alsın.''
''Öyle demeyin kız, beni alsa dakika durmam şurda, direk çiftliğe hanım olurum. Hem var yaa siki de kocamanmış!''
Kiraz gülerek ''Götünün kılı ağarmış herifi ne yapacaksın Seher, biraz yaşıtlarına bak'' diye kıkırdadı.
''Seher abla ayıp kız sen nasıl konuşuyorsun öyle?'' utanarak lafa girdi Pamuk.
''Bu işte ayıp yok Pamuk, hepimizin sonu o. Ama gelse beni alsa asla yok demem Haşim Ağa'ya.''
Hepsi birlikte gülüşerek ilerlediler.
Nihayet işler bitmiş, tarladan eve doğru yürümeye başlamışlardı. Seher yine boş boş konuşarak kızları güldürüyordu.
Birden etrafın tozunu dumanını birbire katarak giden siyah bir jeep yanlarından geçti.
“Bu bozuk yolda, bu kadar hızlı gidilir mi be çüş” diye homurdandı Pamuk.
Jeepin içindeki şöför aynadan geri de kalan kızların söylendiğini gördü.
“Yol bozuktur kızlar, bu seferlik affedin.” diye konuştu kendi kendine.
“Ne konuşuyorsun Yakup kendi kendine?”
“Yol bozuk, yanından geçtiğimiz kızlar toz içinde kaldı, söylendiler haklı olarak Şahin Bey’im.”
“Hasatlar başladı, mahsüller verimli olur inşallah Yakup”
“İnşallah Bey’im.”
Şahin Ceyhanlı, Çukurova topraklarının en zengini Hacı Ömer Bey’in tek oğluydu. Babasının hastalığından sonra işlerin başına geçmek zorunda kaldı. Çukurova’nın tek yurt dışında tahsil görmüş genciydi. Herkes hem babasının saygınlığından, hem de tahsilinden ötürü çok saygı duyardı ona.
Pamuk fabrikaları o geldikten sonra daha düzene girdi, fabrikalarda çalışan işçiler de memnundu halinden.
“İnsana değer vereceksin her şeyden önce” derdi hep.
İşçilere her ay erzak yardımı yapardı.
Çoğu çadırda kalırdı.
Çadır sefaletti, sıcak, pislik, sinekler… Çekilecek gibi değildi.
Sık sık çadırlara sağlık çalışanları gönderir, ilaç yardımı yapardı.
Şahin Bey şimdiden Çukurova’nın gözbebeği olmuştu.
—————————-
Haşim Ağa’nın Çiftliği
Haşim Pamuk’u tarlada gördüğü an etkilendi. “Küçük, çelimsiz ama çok güzel.” diye geçirdi içinden.
Çiftliğe geldiğinde, iki oğlu Kudret ve Halil yanına geldi.
“Baba bizi ne zaman götüreceksin tarlaya?”
“Şu ırgatlar bir düzene girsin hele, az sabredin. Tarlaları siz bekleyeceksiniz hep.”
“En büyük tarlayı bana ver ben ilgileneceğim, hem ben abiyim!” dedi Kudret.
“Yok ya, küçüksek ilgilenemeyecez mi baba, ben iki tarlaya birden bakarım, ben Haşim Ağa’nın oğluyum!” dedi Halil.
Oğullarının işlere bu kadar meraklı olması işine geldi, gururlandı Haşim. Keyfi yerindeydi.
“Sabredin Ulan! Alacaksınız hak ettiğinizi. Hem bu işlerde büyük küçük yok… Kim neyi hak ederse o var.”
Haşim oğlanların yanından uzaklaşıp, çiftliğin üst kata çıkan merdivenlerine yöneldi. Karısı Sultan Hanım onu bekliyordu merdivenin başında.
“Geldin mi Ağam” diye sordu Sultan Hanım.
“Kör müsün kadın? Ne karşımda dikilirsin salak salak?” diye tersledi karısını. Ona dört evlat vermiş bir kadını, yerde ki paspas gibi ezecek zalimlikte bir tek onda vardı zaten.
Sultan Hanım, her zamanki gibi gözyaşlarını sile sile mutfağa yöneldi.
“Yemekleri hazır edin, ağa geldi.”
Kızları Aynur ve Sümbül “zehir zıkkım yesin” dedi birbirine bakarak.
Onları yok sayan babalarından ettikleri nefret bakışlarında bile belli oluyordu.
Serpil Hanım, her zaman ki gibi masanın başına kuruldu.
Tavırları bile her haliyle bir Hanım Ağa’yı andırıyordu.
“Irgatlar yerleşti mi çadırlara Haşim?”
“Yerleşti ana, merak etme.”
“O pısırık İsmail’i ırgat başı yapmışsın, inşallah eline yüzüne bulaştırmaz. Yapamazsa derhal gönder köyüne gitsin.”
“Sabır ana, az işim var onla. Yapamazsa çeker cezasını merak etme.”
“Ne işin var senin onla?”
“Az sabır ana yakında öğrenirsin.” dedi Haşim.
Bir planı illaki olurdu kafasında ama bu sefer kurduğu plan yolunda gidecek miydi?
______________________
CEYHANLI ÇİFTLİĞİ
Şahin Bey çiftliğe geldiğinde, ilk işi her gün olduğu gibi babasına rapor vermek oldu.
“Amerika’dan iki ziraat mühendisi getiriyorum, portakallar ve limonlar için. Gelmişken pamuklara da baktıracağım baba.”
“Oğlum, elin gavuru ne anlar bizim mahsülden, onlar kanseri bilir, hasta etmeyi bilir. Bizim toprağı bizden başka kimse anlamaz!”
“Doğru söylüyorsun baba ama devir değişiyor malesef. Bir kaç analiz yapacaklar, eğer anlaşırsak yurt dışına da açılmış oluruz hem kötü mü?”
“İyi oğlum, sen bilirsin ama geleneklerimizi de göz önünde bulundur.” dedi Hacı Ömer bey.
Bu çiftlik senelerce geleneklerin dışına çıkmamış, hem sağlam adımlarla ayakta kalmıştı.
Hacı Ömer bey adaleti ile tanınırdı.
Şimdi sıra oğlundaydı.
———————————
Bir hafta sonra Amerikalı mühendisler geldi: biri yaşlı, diğeri genç bir kadındı. Kadının adı Maria idi . Sarı saçlarını arkadan toplamış, tozlu yolun ortasında Şahin’in elini sıkarken gülümsemişti.
“Mr. Şahin, topraklarınızın kokusu bile farklı,” demişti Türkçe aksanıyla.
O an Şahin, yabancı birinin bile bu toprağı fark edebilmesine sevinmişti.
Tarlaları gezerken Hacı Ömer bey Maria’ya doğru yöneldi.
“Sizin oralarda da bu kadar değerli topraklar var mı?” diye sordu.
Maria gülümsedi; “Bizde toprak çok ama ruhu yok, bu toprakların sanki bir ruhu var”
“Öyle ya, bak şu ırgatlara, onların alnının teri toprağa karışır, bu toprakların ruhu da bu işte” diyerek ilerde çalışan ırgatları gösterdi.
Ellerinde su ve termos ile gelen Kiraz ve Pamuk’u gördü Hacı Ömer.
“Su verenleriniz çok olsun, pamuk kızlar” dediğinde gülüştüler.
“Sen, sen çok güzelsin. Adın ne?” diye sordu.
“Pamuk’tur hanımım” dedi.
“Bu kız çok güzel” dedi Şahin’e dönerek.
Şahin Maria’nın göstermesiyle Pamuk’u farketti.
Sıcaktan terlemiş alnı, kızarmış yanakları, ve çilleri. Ama en çokta gözleri dikkatini çekti.
“Evet, güzelmiş.” diyebildi sadece.
Pamuk bir anlığına bakabildi Şahin’e sadece.
O bir an bile Pamuk’un için de bir şeyleri hareketlendirmeye yetti.
Akşamüzeri güneş tarlaların arkasına gömülürken Pamuk ile Kiraz, pamuk çuvallarını traktöre yüklüyorlardı.
Şahin uzaktan onları izledi; babasının “ırgat” dediği bu insanların nasıl özenle çalıştığını, toprağa nasıl sevgiyle dokunduğunu fark etti.
Maria notlar alıyor, fotoğraflar çekiyordu. Ama Şahin’in gözü ara sıra Pamuk’tan kopamıyordu.
Pamuk, Şahin’in bakışlarını hissettikçe daha hızlı çalışıyor, elleri titriyordu. Kalbi deli gibi çarpıyordu.
Bu da neyin nesi şimdi? Pamuk kendine gel! diye sakinleştirmeye çalışıyordu kalbini, beynini.
Traktörün römorkuna oturduklarında, gözleri hala Şahin’deydi Pamuk’un. Maria ile arabaya geçiyorlardı.
“Sanki bana mı bakacak? Aptalsın Pamuk. Hem sevda senin neyine?” diye geçirdi içinden.
Sevdanın ne olduğunu bilmeden içinde bir yerlerde kıvılcımlar hareketlendi.
Çadırlara geldiklerinde, İsmail amcasının evinde ziyafet vardı bugün. Pamuk’un bayıldığını görünce Haşim Ağa erzak göndermişti ama İsmail önce kendi keyfine baktı.
Pamuk’ların çadırında ise bulgur pilavı pişiyordu tencerede.
Az sonra İsmail elinde bir ufak tencereyle geldi. Pamuk içsin bunu, yengesi çiftlikten getirmiş diye tavuk suyu getirdi.
İçinde tek bir tavuk tanesi bile yoktu. Sadece suyunu nasip etmişti onlara.
“Ne düşünceli şu amcam” dedi Pamuk.
“Öyle kızım, Allah razı olsun ondan, bak hasta düştün dayanamadı yine de. Hadi güzel güzel iç sende.” diyebildi annesi.
İsmail çadırda afiyetle yedi gelen erzakları.
“Sıcak su kaynat hanım bir de” diye emir vermeyi de ihmal etmiyordu.
Pamuk başını yorgun bir şekilde yastığa koydu, gözlerini kapatırken sadece bir dua geçti içinden:
“Allah’ım, bana bir gün kendi emeğimle pişirdiğim bir tencere et kokusunu nasip et.”
O gece Haşim Ağa yatağına yattığında gözünün önüne hep Pamuk geliyordu. Bembeyaz bacakları, onu zevke getirse de erkekliği oynamıyordu yerinden.
Zamanla diyordu, kendini teselli ediyordu.
“Şu İstanbul’da ki doktora gitmenin tam zamanı” diye geçirdi içinden.
“O zaman iyileştiğim de Pamuk’ta benim olur” diye düşündü.
Sabah ilk işi İstanbul’da ki doktora gitmek için yola çıkmak olacaktı.