Günler, Hale’nin hayatında birbirine benzeyen gri sayfalara dönüşmeye başlamıştı. Her sabah işe gitmek için uyanıyor, gün boyu toplantılar ve evraklarla boğuşuyor, akşamları ise yorgun bedenini kanepeye bırakıp sessizliğe sığınıyordu.
Ama bu sıradan günlerin derinlerinde, farkında olmadan büyüyen bir boşluk vardı. İçinden bir şey, sanki eksik kalmış gibiydi. Belki de onun adı Cihangir’di.
Aralarındaki son konuşmanın üzerinden dört gün geçmişti. Hale, arabasını çoktan teslim almış, işine gücüne dönmüştü ama aklının bir köşesinde hâlâ o ses çınlıyordu. “Yola çıktığında haber ver olur mu?”
Sadece bir teşekkür etmek istemişti aslında. Belki içten bir kahve teklifiydi niyeti. Fazlası değil. Ama o anki tereddüt, günlerce susturmuştu onu. Sessizliğin içinde kendine kızarken, sonunda parmakları iradesini aşıp arama tuşuna dokunmuştu.
Telefon uzun uzun çalmış, açılmamıştı. “çağrı sona erdi” ekranında, Hale’nin içini bir pişmanlık kemirmişti. “Keşke hiç aramasaydım.” Belki de onu rahatsız etmişti. Belki de o zaten çoktan unutmuştu o geceyi, arabayı, hatta Hale’yi…
Kendine kızarak mutfağa geçti, filtre kahvesini hazırlayıp kupasına doldurdu. Sıcak seramik bardağı iki eliyle kavrayarak terasa çıktı. Güneş yavaş yavaş ufukta kayboluyordu. Gökyüzü nar çiçeği rengine boyanmıştı. Hale, salıncağa oturup ayaklarını dizlerine çekti. Hafifçe esen rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu ama umursamıyordu. Sessizliğin içinde bir iç çekiş bıraktı gökyüzüne.
O akşam yalnız kalmak istememişti. Televizyonu açtı, rastgele bir film koydu. Hikâyeyi bile takip etmiyordu. Yalnızca bir ses olsun istemişti. Uzanmıştı kanepeye, gözleri yarı açık, aklı hâlâ cevap alamadığı telefondaydı. Yavaş yavaş gözleri ağırlaştı ve dalıp gitti.
Gözlerini açtığında hava kararmıştı. Oda yalnızca ekrandan yayılan soluk mavi ışıkla aydınlanıyordu. Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Ardından elini uzatıp telefonunu aldı. Ekrana yansıyan bildirimle kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.
Telefonun ekranında beliren mesajlar sıradandı aslında. Ne kalp atışlarını hızlandıracak kadar romantikti, ne de soğuklukla doluydu. Ama Hale’in içinde kopan fırtınalara bakılırsa, o birkaç cümle her şeydi.
Cihangir Bey:
"Merhaba Hale Hanım, beni aramışsınız. Müsait değildim. Yeni gördüm. Kötü bir şey yoktur umarım."
Normal, mesafeli, kibar... Ama Hale’in kalbi bu sıradan kelimelerle bile hızlanmıştı. Parmak uçlarına kadar yayılan bir heyecan vardı içinde. Uzun zamandır hissetmediği bir merak, bir çekilme hali… Cihangir’in o yeşil gözleri, o geceki sessizliği, kararlı ama nazik varlığı zihninden silinmemişti. Mesaja hemen cevap yazdı.
Hale:
"Selam. Kötü bir şey yok. Sadece o gün için tekrar hem teşekkür etmek hem de özür dilemek istiyorum."
Yazarken, birden ekranın üst köşesinde “yazıyor…” ibaresini gördü. Kalbi sıkıştı. Hızla yazdığı cümleleri sildi. Beklemeye başladı. Çünkü belki de o, başka bir şey söylemek üzereydi. Belki, onu yanlış anlayabilirdi. Beklemek daha güvenliydi. Bir süre sonra mesaj geldi.
Cihangir Bey:
"Lütfen, o mevzu kapandı. Teşekkür ya da özre gerek yok."
Kısa ama netti. Konuyu kapatmıştı. Hale birkaç saniye duraksadı. Derin bir nefes aldı ve riskli sayılabilecek bir cümle daha yazdı. Belki de bu, içindeki merakın ve çekimin son perdesiydi.
Hale:
"Peki. Ama o günkü nazik tavrınız gerçekten etkileyiciydi. Bunun bir karşılığı olmaz elbette ama… belki bir kahve? Öyle, aklımdan geçince size sormak istedim. O yüzden aramıştım."
Mesajı gönderdiğinde kalbinden “Ne yapıyorsun Hale?” sesi yükseldi. Gerçekten de kendine şaşırıyordu. Bu kadar mı kolay etkilenmişti? Evet. Bu kadar kolaydı. Ama bu bir zaaf değil, bir dürüstlüktü onun için. Duygusunu saklamamıştı. Mesaj karşı tarafa ulaştı. Hale bir yanıt beklerken zaman ağırlaştı, saniyeler sanki dakikalara dönüştü.
Cihangir ise ekrana bakıyordu. Kadın ona yaklaşmıştı. Belki farkında olmadan kendi duvarlarının içinden sızmıştı. Hale'nin teklifinde bir hafiflik yoktu, samimiyet vardı. Cesaretle ama saygılı bir adım atmıştı. Cihangir’in içi karışıktı. Görevleri, kimliği, hayatının karmaşası, gizlilikleri… Hiçbiri böylesine sıradan ama sıcak bir daveti kaldıracak halde değildi. Sonunda sadece bir cümle yazdı.
Cihangir Bey:
"Şu an şehir dışındayım."
Ne evet, ne hayır. Ne bir söz, ne bir umut. Havada asılı kalan, yönü belirsiz bir cümle. Hale mesajı gördüğünde gözleri birkaç saniye ekranda sabit kaldı. Bu bir reddediş miydi?
Belki de. Belki de nazikçe geri çevrilişti. Belki de gerçekten şehir dışındaydı. Ama kadın yüreği, kelimelerin tonunu hissederdi. O mesajın ardında bir sınır vardı. Yaklaşmasına izin verilmeyen bir mesafe.
Hale:
"Peki..."
Yalnızca tek kelimeyle yanıtladı. Sade, duru, ama içinde kırık bir kabulleniş taşıyordu. “Demek istemiyor,” diye geçirdi içinden. Kalbini ezen bir reddedilme değildi bu ama hafifçe canını acıtan bir belirsizlikti. “Muhtemelen bir ilişkisi vardır,” dedi kendi kendine. Ve bu düşünce, reddedilmenin acısını biraz olsun hafifletti. "En azından sadık..." diye mırıldandı içten içe.
Kendi duygularını küçümsememişti Hale. Ne de olsa içten bir daveti, nazik bir yaklaşımla reddedilmişti belki ama bu onun değerini azaltmıyordu. Yine de, kalbinde açılan o boşluk... işte orası sessizce, usulca sızlıyordu. Belki de ilk kez biri, gerçekten oraya dokunmuştu. Derinlere... savunmasız, çıplak bir yere.
Hüzünle dolu geceyi daha da ağırlaştırmak istemedi. İçindeki kırılganlığı toparlamaya karar verdi. Hayat devam ediyordu. Üstelik pazartesi yaklaşmıştı. O sendromu yaşamamak için önceden hazırlanmalıydı.
---
Sabah saat 05:48.
Şehrin çoğu hâlâ uykudayken Hale mutfakta kendi ritüelini kurmuştu. “Güzel bir gün güzel bir kahvaltıyla başlar,” diye fısıldadı kendi kendine. Zeytin, peynir, taze domates, yumurta… sofrayı özenle hazırladı. Ardından kahvesini alıp terasa çıktı. Gecenin yerini yeni yeni alan güneş, gökyüzünü altın sarısına boyuyordu. Hafif bir esinti saçlarını savururken Hale, ilk yudumunu aldı.
Yazın son günleri… Her ne kadar çok çalışsa da o sabahın huzurunu kaçırmamak istiyordu.
Bugün önemliydi. Belki de kariyerinin dönüm noktalarından biri yaşanacaktı. Dolabından sade ama şık bir kombin seçti. Duru bir makyaj yaptı. Aynaya son kez bakarken kendine gülümsedi.
Hazırdı.
Arabasına atladığında İstanbul yavaş yavaş uyanıyordu. Müzik listesinde gezindi. Ruhuna en çok dokunan şarkılardan birini seçti. Sesi biraz açtı.
"Bil ki derdim derin, en soğuk sudan serin..."
Sözlere eşlik ederken gözlerini yoldan ayırmadan pencereden dışarı baktı. İnsanlar… hepsi bir yere yetişmeye çalışıyordu. Kimilerinin yükü belli bile olmuyordu, kimileri ise omuzlarında görünmeyen ağırlıklar taşıyordu. Belki de hayat, sadece birkaç dakikalığına durup derin nefes alabilmekti.
Kendi derinliğine çekilirken şirket binası göründü. Arabasını otoparka bırakıp masasına geçti. Yine ilk gelen oydu.
Ajandasını aldı. Çantasına bir kalem iliştirip terasa çıktı. Hafta planı, takip edilmesi gereken mailler, sunumlar, teklifler… Hepsi için net bir zaman planı oluşturdu. Ardından günün işlerine gömüldü.
Zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. İş yemeği için hazırlığını yaptı.
Görüşme sandığından daha iyi geçmişti. Gülümseyerek çıkmıştı restorandan. Anlaşma sağlanmış, dosya kapanmıştı. Aradığı başarı bu muydu? Belki. Ama aklının kıyısında hâlâ o sabah güneşi gibi bir his vardı. Cihangir’in kısa mesajı, mesafeli sesi…
Eve dönerken keyfi yerindeydi. Arabasında şarkılar çalıyordu ama trafik hâlâ kabus gibiydi. Eve geldiğinde ise başka bir kabus onu bekliyordu: otopark sorunu.
Caddede döne döne turlar attı. Gözleri her kaldırım kenarını, her köşe başını dikkatle tarıyordu. Tam umudu kesmek üzereyken bir boşluk buldu. Hemen geri manevra yaptı ve dikkatlice park etti.
Bagajdan market poşetlerini almak üzere arka kapıya yöneldi. Tam bagajı kapatırken arkadan yaklaşan bir aracın farları onu uyardı. Elini kaldırıp “bir dakika” işareti yaptı. Hızla eşyalarını aldı ve kenara çekildi. Araç ustalıkla park etti.
Son bir kez dönüp bagajı kontrol etti, çantasını omzuna astı. Karşı kaldırıma geçmek için etrafa göz gezdirdi. Yol boştu. Hızla geçti. Tam apartmanın önüne gelmişti ki, arkasından gelen tanıdık bir sesle irkildi. “Hale Hanım. Merhaba.”
Adımlarını durdurdu. Bu ses… Bu sesin tınısı, tonlaması… kalbinin içini titretmişti. Yavaşça arkasını döndü. Gözleri, onu buldu. O tanıdık yeşil gözleri. İçinde puslu ama çekici bir sır taşıyan o bakışlar... “Cihangir?” dedi, neredeyse nefesi kesilerek.
Adam oradaydı. Gözlerinin içinde geceyle sabahın arasında bir yer taşıyordu sanki. Mesafeli ama sıcak, sessiz ama konuşan bir duruşla bakıyordu.
Sanki o reddedişten sonra bu karşılaşma, zamanın onunla dalga geçer gibi oynadığı küçük bir tesadüftü.
Ama Hale, o an şunu biliyordu. Bu karşılaşma bir rastlantıysa… belki de onunla bitmeyecek bir şeyin başlangıcıydı.