"Neden buradasınız?" dedi Kudret. Sesi farklıydı bu kez. Daha az resmi, daha doğrudan. "Erkan'ın yanında. Bu evde. Bu hayatta. Neden?"
Melike beklemiyordu bu soruyu. Ya da bekliyordu ama bu kadar erken gelmesini beklemiyordu. Erken gelen sorular ya hazırlıksız yakalar ya da içgüdüyle cevaplanır. İçgüdü doğruyu söylerdi. Doğru söylemek her zaman doğru değildi.
"Hayatta kalmak için," dedi.
Doğruydu.
Tehlikeli değildi bu doğru. Çünkü herkesin verebileceği bir cevaptı ama herkesin vermediği bir cevaptı. Çoğu "aşk için" derdi ya da "para için". Hayatta kalmak için demek, ikisini de içine alan ama aşan bir şeydi.
Kudret duydu.
"Bu şehirde herkes hayatta kalmak için burada," dedi. "Ama çoğu farkında değil." Melike'ye baktı. "Siz farkındasınız."
"Farkındalık avantajdır," dedi Melike.
"Aynı zamanda yük."
"Yükü taşıyorum."
---
Kudret masaya yaslandı. Öne doğru, hafifçe. Mesafe azaldı. Bu fiziksel değildi, sembolikti. Konuşma bir katmandan diğerine geçiyordu.
"Erkan'ın sisteminden bir milyon çıkardınız," dedi Kudret. Sesi hâlâ aynıydı. Düz, soğuk, yargısız. "Para döndü ama iz kaldı. İzi gördünüz. Hatta gördüğünüzü anlamanız bile iz bıraktı."
Melike'nin içi gerildi. Ama yüzü değişmedi.
"Biliyorum," dedi.
"Biliyorsunuz." Kudret arkaya yaslandı. "Ve bildiğiniz halde burada oturuyorsunuz. Ya çok cesursunuz, ya çok akıllı, ya da ikisi."
"Ya da başka seçenek yok."
"Her zaman seçenek var."
"Bazen seçenekler birbirine o kadar benzer ki," dedi Melike, "fark görünmez. Ama yine de vardır."
Sessizlik.
Öncekilerden farklıydı bu sessizlik. Daha az gerilimli, daha az ölçen. İki insan birbirini kısmen anlamıştı. Kısmen tanımıştı. Ama bu tanımanın nereye gideceğini bilmiyorlardı.
---
Kudret kalktı.
Pencereye yürüdü. O alışılmış hareket. Bu şehrin güçlü insanlarının hareketi. Dışarıya baktı. Melike oturduğu yerden sırtını izledi. O ağır, düz, yılları taşıyan sırtı.
"Bir şey söyleyeceğim size," dedi Kudret. Şehre söylüyordu sanki. "Bu şehirde benim gibiler belli bir çemberde döner. Dışına çıkmak zordur. Çıkmak isteyenler için değil, çember bırakmaz. Herkes bir yere oturtulur, bir işlev verilir, o işleve göre kullanılır."
Döndü. Melike'ye baktı.
"Siz daha çemberin tam içinde değilsiniz. Ama dışında da değilsiniz artık."
Melike sustu.
"Bu sizin için hem tehlike hem fırsat." Durdu. "Hangisine döneceği... size bağlı."
Cümle havada asılı kaldı.
Melike tarttı onu. Tehdit miydi? Teklif miydi? Uyarı mıydı?
Üçü birdendi. Bu şehirde en tehlikeli cümleler üçü birden olanlardı.
"Hangisine döneceğimi," dedi Melike, "ben seçerim."
Kudret baktı.
Sonra başını eğdi. Çok hafif, çok kısa, neredeyse görünmez. Ama oradaydı.
Toplantı bitmişti.
Söylenmedi ama ikisi de bildi. Bu tür bitişler söylenmezdi. Havanın değişmesiyle, odanın ağırlığının dağılmasıyla anlaşılırdı.
Melike kalktı.
Görevli kapıyı açtı. İçeride bekliyordu. Her şeyi duymuş ya da hiçbirini duymamış. Melike bilemezdi.
Kapıya yürürken Kudret konuştu.
"Melike Hanım."
Durdu. Döndü.
"Elmas Çavuşoğlu'nu tanıyor musunuz?"
Beklenmedikti. Yanlış anda, yanlış yerde. Odanın havası dağılmışken. Tam bu yüzden önemliydi. Kudret tesadüfi soru sormazdı.
Melike bir saniye bekledi.
"Tanımıyorum," dedi. "Ama adını duydum."
"Nerede duydunuz?"
"Erkan'dan."
Kudret başını salladı. Başka bir şey söylemedi.
Melike döndü, gitti.
---
Koridorda yürürken içinden geçenler şunlardı:
Kudret Elmas'ı son anda sordu. Tesadüf değil. Ya Elmas hakkında ne bildiğini ölçmek istiyordu. Ya da bu isimden nasıl etkilendiğimi görmek.
Ben Elmas'ı tanımıyorum. Ama tanımam gerekiyor.
Düşünce koridorun sonunda, dış kapıya çıkarken geldi. Net, belirgin, ertelenemez.
---
Dışarısı soğuktu.
Araç bekliyordu.
Bindi. Bir süre konuşmadı. Şoför öne bakıyordu, sormuyor, bekliyordu. İstanbul akıyordu camdan. Öğleden sonranın o sarı ışığı turunculaşmıştı. Güneş alçalıyor, şehir renk değiştiriyordu.
Melike bu renklere bakarken toplantıyı adım adım geri sardı.
Kudret ne istemişti?
Bilgi değil. Bilgisi zaten vardı. Değerlendirmek istemişti. Ölçmek. Melike'nin nerede durduğunu, nasıl durduğunu, ne zaman kırılacağını ya da kırılmayacağını görmek.
Sonuç neydi?
Bilmiyordu.
Ama o son soru, Elmas Çavuşoğlu, bir sonraki hamle için bilgi topladığını gösteriyordu.
Hangi hamle?
Melike pencereye yaslandı, başını düzeltti.
Elmas.
Her yol Elmas'a çıkıyordu. Erkan'ın yolu, Kudret'in yolu, ve şimdi fark ediyordu, kendi yolu da. Bu kadını tanımak artık seçenek değildi.
Zorunluluktu.
---
Eve döndüğünde Erkan henüz gelmemişti.
Çantasını bıraktı, direkt çalışma odasına geçti. Kapıyı kapattı. Masaya oturdu.
Dün gece kitaplığın arkasına sakladığı kâğıdı çıkardı. Katlanmış, küçük, üzerinde üç kelime.
Kudret — 1994 — Halit.
Okudu.
Kalemi aldı, altına yazdı:
Elmas — nerede?
Bu soruyu sormak, cevabını aramak demekti. Cevabını aramak, Elmas'a ulaşmak demekti. Elmas'a ulaşmak ise... Bu şehirde, bu dünyada, Kudret'in gözü önünde... En riskli hamleydi.
Ama bazen en riskli hamle, tek doğru hamleydi.
Kalemi bıraktı.
Kâğıdı katladı.
Bu kez kitaplığın arkasına değil, cüzdanının en iç cebine koydu. Her gün yanında taşıyacağı, her gün hatırlayacağı, o soruyu her gün yeniden soracağı yere.
---
Akşam Erkan geldi.
Melike masayı kurmuştu. İçeri girerken yüzünde bir şey aradı. Kudret'le görüşmenin ardından ne taşıdığını anlamak için. Ama Melike'nin yüzü her zamanki gibiydi. Sakin, sıcak, orada olan.
"Nasıldı?" diye sordu Erkan.
"Bilge bir adam," dedi Melike.
Erkan bir an durdu. Bu cevabı beklemiyordu. İyi mi geçti, kötü mü, ne konuştunuz gibi sorulara hazırdı. Ama bilge.
"Sadece bilge mi?"
Melike gülümsedi. "Şimdilik bu kadar."
Erkan bir şey söylemedi. Oturdu. Yemeğe baktı.
Melike karşısına geçti, bardakları doldurdu, şehrin akşam seslerini dinledi.
İçinde tek bir şey vardı. Küçük, sabırlı, kendi zamanını bekleyen.
Elmas'a ulaşacağım.
Bir yolu vardır.
Her zaman bir yolu olur.
---