Kudret'in Gölgesi

1271 Words
Kudret Bey sabahları aynaya bakmazdı. Alışkanlık değildi bu. Bilinçli bir kaçınmaydı. Yıllar içinde fark etmeden yerleşmiş, artık sorgulamadığı bir şeydi. Banyoda ellerini yıkarken gözleri lavabonun beyazlığına bakardı. Diş fırçalarken başını eğerdi. Traş olurken bile aynayı kullanmazdı. Elleri her çizgiyi ezbere bilirdi. Neden kaçındığını hiç sormamıştı kendine. Ama bu sabah, sebepsiz yere, aynaya baktı. Yüzü oradaydı. Aynı çizgiler, aynı yorgunluk, aynı derinlik. Ama bakarken içinde bir şey oldu. Küçük, geçici, ama oradaydı. Tanımak mıydı? Yabancılık mıydı? İkisi arasında bir yerdeydi. Aynadan uzaklaştı. Havluyu aldı, ellerini kuruladı. O duyguyu bıraktı. Her zaman yaptığı gibi. Yarım kalan düşünceler köşeye çekilir, orada beklerdi. Gerektiğinde çağrılırdı. Şimdi gerekli değildi. --- Çalışma odası her sabah aynı düzende hazırlanırdı. Çay, dosyalar, o günün haberleri. Ve son olarak masanın sağ köşesindeki ince deri kaplı defter. Kudret bu deftere hiçbir şey yazmamıştı. İçi hep boştu. Ama her sabah masaya koyardı. Neden koyduğunu kimse sormamıştı. Kimse soramazdı. Koltuğa oturdu. Çayından bir yudum aldı. Önündeki dosya Melike'ye aitti. Son haftanın hareketleri. Akrep olayının ardından yapılan değerlendirme. Baran meselesi. Her satırı daha önce okumuştu ama her sabah yeniden okurdu. Çünkü ikinci okuyuş, bazen ilk görünmeyeni gösterirdi. Bu sabah da gösterdi. Melike'nin Akrep'i Erkan aracılığıyla temizlemesi. Kudret bir an durdu. O küçük, kontrollü duraklama. Hamle doğruydu. Zamanlaması doğruydu. Ve en önemlisi, iz bırakmamıştı. Melike bu işte kendi elini hiç göstermemişti. Erkan'ı kullanmıştı ama doğru araçla, doğru dozda. Tesadüf değildi bu. Yetenekti. Kudret bu kelimeyi severdi. Bu şehirde para alınıp verilirdi, isim değişirdi, güç el değiştirirdi. Ama yetenek başkaydı. Doğuştandı ya da değildi, öğrenilirdi ama sınırı vardı. Melike'nin yeteneği, o soğukkanlılık, o anında doğru kararı verme hızı... Belli bir sınırın üzerindeydi. Bu kadın doğru ellerde ne olurdu? Soru geldi. Kudret ertelemedi. Nadir yaptığı bir şeydi bu. Soru oturdu, kaldı. Masanın üzerindeki defterin yanında, o boş sayfalar gibi bekledi. --- Saat dokuzu geçiyordu. Telefonu aldı, bir numara çevirdi. İki kez çaldı. "Efendim," dedi Erkan. "Haber var mı?" dedi Kudret. Kısa bir sessizlik. Erkan bu soruyu bekliyordu ama bu saatte gelmesi onu hazırlıksız yakalamıştı. "Henüz somut bir şey yok. Elmas meselesinde—" "Elmas'ı bırak." Kudret'in sesi değişmedi ama kesmesi bir şey anlatıyordu. "Melike'yi soruyorum." Sessizlik uzadı. "Kudret Bey, Melike konusunda ben—" "Suçlamıyorum seni Erkan." Kudret çayından bir yudum aldı. "Merak ediyorum sadece. Bu kadın Akrep'i nasıl çözdü?" "Ben hallettim." "Evet. Ama seni kim hazırladı?" Erkan cevap vermedi. Cevapsızlık da cevaptı. Kudret bekledi. Sabırla. Erkan'ın bu sessizliği nasıl dolduracağını görmek için. "Bilgi aldım," dedi Erkan sonunda. "Melike farkındaydı Akrep'in niyetinden. Uyardı beni." "Uyardı mı?" Kudret'in sesi hâlâ aynıydı. "Yoksa yönlendirdi mi?" Fark küçüktü. Ama bu şehirde küçük farklar büyük sonuçlar doğururdu. "İkisi de olabilir," dedi Erkan. Sesi alçalmıştı. "Evet," dedi Kudret. "İkisi de olabilir." Telefonu kapattı. --- Öğleden sonra yağmur başladı. İstanbul yağmuru. Aniden gelen, uyarısız bastıran cinsten. Sanki şehir bir karar almıştı: ıslanacaksın, kaçamayacaksın, ben istediğim sürece devam edecek bu yağmur. Kudret pencereden baktı, elinde çay, arkasında sıcak oda. Elmas Çavuşoğlu. İsim yine oradaydı. Her gün olduğu gibi. Ama bugün farklıydı. Dün gece bir şey olmuştu. Küçük bir şey. Sadece kendine söylediği bir şey. Otuz yıldır taşıyordu bu ismi. Halit Çavuşoğlu öldüğünde Kudret kırk yaşındaydı. O yıllar farklıydı. Daha ham, daha açık, daha az örtülüydü her şey. İnsanlar bugün yaptıklarının yarın karşılarına çıkacağını düşünmeden hareket ederdi. Kudret de öyle yapmıştı. Arazi. Para. Güç. Üç kelime o dönemin bütün kararlarını şekillendirmişti. Halit bir engel değildi. Olmak zorunda değildi. Ama oldu. Ve o dönemin dünyasında, bu bir sonuca yol açtı. Kudret o sonucu seçmemişti. Ama engellememişti de. Fark buydu. Seçmemekle engellememek arasındaki fark. Otuz yıldır onunla yaşıyordu. Kimseye söylememişti. Kimse sormamıştı. Elmas soruyordu. Sözle değil. Dosyayla, hukukla, duruşuyla soruyordu. O araziyi tutarak soruyordu. Her reddedişinde soruyordu. Ve o son toplantıda Erkan'a söylediği cümleyle soruyordu: "Mezar kazıcı alsın." Rastlantı değildi bu cümle. Elmas biliyordu. --- Yağmur şiddetlendi. Kudret pencereden ayrıldı, masaya döndü. Deri kaplı defteri eline aldı. Bir süre tuttu. O boş, ağır, hiç yazılmamış defteri. Sonra bıraktı. Elmas'ın bildiğini düşünmek yerine, şimdilik daha önemli olanı düşündü: Elmas ne yapacaktı? Avukata gitmiş olabilirdi. Bu ihtimali aylardır hesaba katıyordu. Belgeleri olabilirdi. O dönemden kalma bir şeyler. Bu şehirde belgeler her zaman bir yerden çıkardı. Ama Elmas bugüne kadar harekete geçmemişti. Neden? Çünkü belgelerin tek başına yetmediğini biliyordu. Belge silahın namlusuydu. Ateşlemek için tetik gerekiyordu. Tetik doğru elde, doğru anda olmalıydı. Tetik neredeydi? Kudret bu soruyu sorarken zihninde bir şey şekillenmeye başladı. Henüz net değildi. Ama oradaydı. Elmas'ın neden beklediğini anlamak, neyi beklediğini anlamaktı. Bir şey bekliyorsa, o şey ya kendi eliyle gelmiyordu ya da başkasının eliyle. Kim? Bu soruya cevap için Elmas'ın son beş yılına bakmak gerekiyordu. Kudret bilmiyordu bunu. Bilmemek... Bu adam için, bu kadar yılın ardından, yeni bir duyguydu. Rahatsız ediciydi. --- O akşam bir toplantı ayarladı. Resmi değildi. Resmi toplantılar Erkan üzerinden geçerdi, kayıt altına girerdi, iz bırakırdı. Bu, bir kahvehanede, akşamın durgun saatinde, iki kişilik bir buluşmaydı. Karşısındaki adam bu şehirde pek çok şeyi bilirdi. Kudret yıllar içinde onu farklı işlerde kullanmıştı. Her seferinde sınırlı bilgiyle. Adam Kudret hakkında her şeyi değil, bazı şeyleri bilirdi. Bazı şeyler yeterliydi. "Elmas Çavuşoğlu," dedi Kudret. "Son beş yılı." Adam başını salladı, not aldı zihninden. "Ne tür bilgi?" "Her türlü." Kudret çayı bıraktı. "Kiminle görüştü, nereye gitti, kimi kullandı." "Zaman alır." "Kaç gün?" Adam düşündü. "Üç, dört gün." "Tamam." Kudret kalktı. "Ama bir şey daha." Durdu, adama baktı. "Bu araştırmayı Elmas duymasın. Sorduğumu, aradığımı, ilgilendiğimi bilmesin." Adam başını eğdi. "Anlaşıldı." Kudret çıktı. --- Gece malikâneye döndüğünde ev sessizdi. Ceyda'nın odasının kapısı kapalıydı. Altından ışık sızıyordu. Uyanıktı. Kudret kapının önünde bir an durdu. Kızını düşündü. O çocuğu, o genç kızı. Eve ilk getirdiği günü. Kucağında küçük valiziyle duran o sessiz, içine kapanık insanı. Ceyda büyürken az şey söylemişti ona. Ama söyledikleri önemliydi. "Bu şehirde ayakta kalmak için iki şey gerekir," demişti bir gün. Ceyda on altısındaydı. Bir şey anlamaya çalışıyor ama anlamıyordu. Kudret farkındaydı. "Birincisi ne istediğini bilmek. İkincisi, o isteğe ulaşana kadar hiçbir şey bilmiyormuş gibi görünmek." Ceyda bir şey söylememişti. Ama dinlemişti. Kudret biliyordu. --- Çalışma odasına geçti. Şöminede ateş sönmüştü. Bir odun attı. Alevler tutundu, büyüdü. Koltuğa oturdu, ateşe baktı. Uzun süre. Melike bu sabah gelmişti aklına. Öğleden sonra Elmas. Şimdi Ceyda. Üç ismi yan yana koydu. Üç kadın, üç hikâye, üç tehlike. Birbirlerinden habersiz miydiler? Melike ve Ceyda aynı evin etrafında dönüyordu. Erkan'ın evi. Elmas başka bir yerde duruyordu ama her yolun sonu onda bitiyordu. Üçü bir araya gelse ne olurdu? Bu soruyu sabah Melike için sormuştu. Şimdi üçü için soruyordu. Ve sorması, içinde bir şeyin değiştiğini gösteriyordu. Ne değiştiğini tam bilmiyordu. Ama değişmişti. Ateş büyüdü, sonra sakinleşti. Kudret hâlâ oturuyordu. --- Gece yarısına yakın telefon titredi. Ekrana baktı. Beklediği numara değildi. O adamdan haber üç dört güne gelirdi. Bu başka bir numaraydı. Sistemin uzak bir ucundan gelen bir ışık. Açtı. Karşıdaki ses kısaydı, netti: "Ceyda Hanım bugün avukatını aradı." Kudret kıpırdamadı. "Ne zaman?" dedi. Sesi değişmemişti. "Öğleden önce. Kısa bir konuşmaydı. 'Süreci başlatıyoruz' dedi." Sessizlik. "Başka?" "Belgelerin kırk sekiz saat içinde avukata ulaşacağını söyledi. Ve..." Karşıdaki ses duraksadı. "'Basın seçeneğini masada tutun' dedi." Kudret telefonu kapattı. Uzun süre oturdu. Şömineye baktı. Ateş alçalıyordu, küçülüyordu ama henüz sönmemişti. Elleri dizlerindeydi. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne korku, ne o büyük maskeler. Sadece bir adam vardı. Bir gece. Ve şimdi somutlaşmış bir gerçek. Ceyda. Kendi kızı. Ne zamandan beri? Sormak, cevabını bilmek değildi. Ama bilmemek de bir şey değiştirmiyordu. Ceyda hamle yapmıştı. Şimdi ne yapmalıydı? Otuz yılın deneyimiyle, bu şehrin içinden geçmiş her hesapla, bu gece düşünmeliydi. Ayağa kalktı. Şömineye bir odun daha attı. Ateş önce direndi. Odun biraz nemliydi belki. Sonra tutundu. Sonra büyüdü. Her şeyin bir vakti var. Bu cümleyi çok söylemişti kendine. Bu gece de söyledi. Ama ilk kez, o cümlenin ağırlığı farklı geldi. Daha az güven gibiydi. Daha çok hatırlatma gibi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD