Dışarıda İstanbul, sanki bu iki insanın içindeki fırtınaya eşlik etmek istercesine bir kış kıyameti yaşıyordu. Gökyüzü delinmiş gibi yağan yağmur, Melike’nin evinin geniş camlarını kamçılıyor; rüzgarın uğultusu eski binanın çatlaklarında ıslık çalıyordu. Ancak içerideki atmosfer, dışarıdaki fırtınayı bile bastıracak kadar elektrikliydi. Baran, on yıl sonra ilk kez bu kapıdan içeri girdiğinde, zamanın tüm akışkanlığı durmuş, sadece iki yabancıya dönüşmüş iki aşığın ağır solukları kalmıştı.
Baran, kapıyı arkasından sertçe kapatıp kilitlediğinde metalin soğuk sesi odada yankılandı. Sırtını kapıya yasladı, üzerindeki ıslak ceketi tek hamlede yere bıraktı. Gözleri, Melike’nin üzerinde titreyen o ince, ipek geceliğe ve o geceliğin altındaki hızlı nefeslerle inip kalkan göğsüne kenetlenmişti. On yıl... On koca yıl boyunca bu sahneyi zihninde kaç bin kez kurmuştu, sayısını unutmuştu. Ama hiçbir hayal, Melike’nin şu anki o öfkeli ve arzulu bakışı kadar yakıcı değildi.
"Neden geldin?" dedi Melike. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, içindeki o kontrol edilemez yangındandı. "Hangi yüzle, hiçbir şey olmamış gibi, on yılı çöpe atıp bu kapıdan içeri girersin?"
Baran bir adım attı. Sonra bir tane daha. Aradaki mesafe azaldıkça, odadaki hava sanki oksijensiz kalıyordu. Melike’nin tam önünde durduğunda, aralarından geçen o görünmez elektrik akımı ikisinin de tüylerini diken diken etti. Baran, elini yavaşça kaldırıp parmak uçlarını Melike’nin çenesine değdirdi. Melike bu dokunuşla ürperdi ama geri çekilmedi.
"Gitmedim Melike," dedi Baran, sesi yılların susuzluğuyla kısılmış, boğuk bir hırıltı gibiydi. "Sadece kendimi senden kopardım. On yıl boyunca her sabah senin kokunu arayarak uyandım. Her kadında senin o sert, dik bakışını aradım. Hiç kimsede bulamadım çünkü sen benim hem celladım hem de cennetimdin."
Melike, bu itirafla birlikte bir hıçkırık bıraktı ama bu bir teslimiyet değildi. Ellerini Baran’ın ıslak gömleğine koydu ve onu var gücüyle sarstı. "Beni mahvettin! Beni bir başıma, bu sessizliğin içinde bıraktın!" diye bağırdı. Baran, onun bu öfkesini dindirmek yerine, Melike’yi belinden kavradığı gibi havaya kaldırdı. Melike’nin bacakları istemsizce Baran’ın beline dolandı. Baran onu kütüphanenin yanındaki masaya doğru sürükledi ve bir hamlede masanın üzerine oturttu. Masadaki kalemlikler, kitaplar ve bir kadeh gürültüyle yere saçıldı; ancak kimin umurundaydı?
Baran, Melike’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı ve onu öyle bir hırsla öpmeye başladı ki, bu öpücükte on yılın tüm hayal kırıklığı, özlemi ve bastırılmış arzusu vardı. Dudakları birbirine mühürlendiğinde, Melike’nin boğazından kopan o boğuk inilti odadaki fırtınayı başlattı. Melike, Baran’ın gömleğinin düğmelerine asıldı; bir, iki, üç düğme birden koptu ve parkelerin üzerine saçıldı. Elleri Baran’ın sıcak ve kaslı göğsüne değdiğinde, Melike on yıldır ölü olan kalbinin yeniden çarptığını hissetti.
Baran, dudaklarını Melike’nin dudaklarından çekip boynuna, o en hassas noktaya gömdü. Sakallarının tenini hafifçe tahriş etmesi Melike’yi daha da kışkırtıyordu. Baran’ın elleri, Melike’nin geceliğinin ince askılarını omuzlarından aşağı sıyırdı. İpek kumaşın teninden aşağı süzülmesiyle Melike tamamen savunmasız kalmıştı. Baran, onun çıplak omuzlarını ve köprücük kemiklerini adeta bir ayin yapar gibi öpüyor, her dokunuşuyla ona "benimsin" diyordu.
"Baran..." diye inledi Melike, başını geriye atarak. "Lütfen... Durma artık."
Baran, Melike’yi masanın üzerinde kendine daha da çekti. Aralarındaki o son engeller de sabırsız ellerle bir kenara atıldığında, tenleri birbirine mühürlendi. Şömineden gelen zayıf ışık, birbirine dolanmış bedenlerinin üzerinde terin ve arzunun parıltısını yansıtıyordu. O an ne on yıl önceki ayrılık vardı ne de yarının belirsizliği. Sadece birbirine muhtaç iki bedenin, bir daha asla ayrılmamak üzere kenetlenişi vardı. Hareketleri artık sadece tutkunun emrindeydi; hızlı, sert ve geri dönüşü olmayan bir teslimiyet...