EŞİTİZ

1975 Words
Yatak odasında hızlı adımlarla volta atıyordum. Parmaklarım burun köprümdeydi; sanki oraya yaslanarak düşüncelerimin ağırlığını bastırmaya çalışıyordum. Nefesim düzensizdi, göğsüm daralıyordu. “İlk gece…” dedim kendi kendime, sesim kısık, boğazıma takılmış bir fısıltı gibiydi. Sarı saçlarım omzumdan kayıp önüme düşüyordu. Üzerimde önü büyük fırfırlı beyaz bir şort, bedenime gevşekçe sarkan karamel rengi, omzu açık bir tişört vardı. Kumaş tenime değiyor ama içimdeki ürpertiyi yatıştıramıyordu. Oda ağırlaşıyordu; her adımım, duvarlardan yankılanarak daha da derinleşiyordu. İçimde büyüyen sıkıntı, nefesimi hızlandırıyor, kalbim göğsümde bir çığlık gibi çarpıyordu. Rose ve uşak çaresizce bana bakıyordu; gözlerindeki korku, karanlık bir gölün dibindeki çaresizlik gibiydi. Hızla yanlarına yaklaştım; kalbim göğsümde çarpıyor, nefesim düzensiz bir ritimde geliyordu. “Siz bana yardım edeceksiniz… Anladınız mı?” Kelimeler sert, keskin bir bıçak gibi havayı deldi. Kollumu kendime doladım; resmen kendi bedenime sarsıldım. “Ben istemiyorum… O adam bugün yapar, bugün olmasa yarın yapar.” Sözlerim, duvarlarda yankılanıyor, odadaki sessizliği parçalıyor gibiydi. Rose ve uşak bana şaşkın gözlerle baktı. Hareketlerime alışmışlardı, ama bunu beklemiyorlardı. Hızla ikisine tekrar baktım: “Ve bu aile… çok ilginç.” Rose başını yavaşça salladı, kısık bir sesle mırıldandı: “Haklısınız…” Uşak da hızla başını salladı; gözlerinde, karanlıkta parlayan bir endişe vardı. Sinirlerim gerilmiş, derin bir iç çekişle sırtımı pencereye çevirdim. Yağmur damlaları camı dövüyor, şiddetle yağan yağmur mor-beyaz tonlarda çakan şimşeklerle birleşiyordu; her yıldırım, odanın içini anlık bir ışık seliyle aydınlatıyor, gölgeler dans ediyordu. Kalbim hızla çarpıyor, parmaklarım gergin, nefesim titrekti. Korkuyla fısıldadım: “Bakın… bu işaret… kaçmam için.” Dışarıdaki fırtına, içimdeki öfkeyi ve korkuyu yankılar gibi… Her damla, her gök gürültüsü, kaçışın aciliyetini haykırıyordu. Koridordan sert ayak adım sesleri gelmeye başladığında, hızla uşak ve Rose’u ofis odasına doğru ittiğim gibi bağırdım: “Ofisteki çıkış kapıdan gidin!” Kapıyı hızla kapattım. Işıkları söndürdüm; odanın tamamen karanlık olacağını sanmıştım, ama gece lambalarından süzülen sarı ışık odanın her köşesine yayıldı ve ortama yoğun, gergin bir hava kattı. Büyük pencereden çakan şimşek, yıldırım gibi bir gürültüyle düşüyor; gök gürültüsü odanın içinde yankılanıyordu. Perde titriyor, damlalar cama vurarak patırtılar çıkarıyordu. Kapı yavaşça aralandı. Hızla yatağa uzandım, sırtımı dönüp yorganın altına girdim. Yorganı sıkıca tuttum; ellerim kasılmış, tüm vücudum gerilmişti. Nefesim hızlandı, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. İçimden defalarca “Lütfen… lütfen… lütfen… lütfen… lütfen… lütfen… lütfen… lütfen… lütfen…” diye geçirdim. Sex için çok yorgun ol ya da Sexden nefer et… Karanlık, yağmur ve çakan şimşekler üzerime bir baskı uyguluyor, her saniye gerilimi daha da artırıyordu. Kapı açılıp, ardından yumuşak bir sesle kapandığında gözlerimi yavaşça açtım. Pencereden gelen mor-beyaz şimşek ışıkları saniyede odayı aydınlatıyor, sonra tekrar karanlığa gömüyordu. Her parıltı, odadaki gölgeleri oynatıyor, duvarlarda keskin kontrastlar yaratıyordu. Şimşeğin gürültüsü odanın içinde hâkim olmuş, göğsüme doğru vuruyor, kalbimin ritmini sarsıyordu. Başımı yavaşça yorganın altından çıkardım. Zarneth’in gömleği, düğmeleri tek tek açılırken kumaşı hafifçe cildine temas ediyordu. O anki stresle alt dudağımı sertçe ısırdım, ardından elimi ağzıma götürdüm. Yorganın altında ellerimi birbirine kenetledim; parmaklarım kasılmış, titriyordu. “Tanrım… lütfen… artık ateist değilim. Yemin ederim… beni kurtar… lütfen…” Nefesim hızlandı, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Yorganın kumaşını sıkıca kavradım; her nefes alışımda titriyor, üzerimdeki karanlık ve gök gürültüsüyle birleşerek bana baskı uyguluyordu. Zarneth’in gömleğini kanepeye attı. Geniş sırtı, kas kütlesi ve güçlü vücudu öylesine etkileyiciydi ki, tüylerimi ürpertti. Boyu çok uzundu; varlığı odayı dolduruyordu. Ağır botlarından birini çıkardı ve yere sertçe fırlattı. Sanki benim uyandığımı biliyordu. Elimi yorganın altında daha sıkı kenetledim; parmaklarım kasılmış, tüm vücudum gerilmişti. Aniden yatak büyük bir ağırlıkla çöktü. Geniş sırtını bana dönmüştü. Bir an tereddüt ettim, sonra yavaşça dönüp geniş sırtına baktım; gözlerim ona takılı kaldı ve farkında olmadan sırıttım. Aniden sırıtışım yavaşça dümdüz bir hâle geldi. İçimde ince bir titreme yayıldı; aklımdan bir soru geçiverdi, neredeyse fısıltı gibi: Ah… yoksa ben güzel değil miyim? Elimi istemsizce ağzıma götürdüm; parmaklarım hafifçe titriyordu. Yoksa beni beğenmedi mi? Düşünceler, kalbimin hızlı çarpışlarıyla birbirine karıştı. Sırt üstü uzandım ve tavana doğru baktım. Sarı saçlarım, yastığın etrafına dalgalar halinde yayılmış, hafif ışıkta neredeyse kendi parıltısını saçıyordu. Oda sessizdi, ama sessizliğin içinde nefesimin düzensizliği, kalbimin hızlı ritmi, üzerimde yoğun bir gerilim yaratıyordu. Gözlerimi kapattım; yorganın altındaki ellerim sıkıca kenetlenmiş, vücudum gergin, her kasım tetikteydi. Pencereye çakan şimşekler, odanın köşelerini mor-beyaz ışıkla anlık olarak aydınlatıyor, gölgeler dans ederek üzerimde baskı oluşturuyordu. Zaman yavaşlamış gibiydi. Her nefes, her titreyen saç teli, her küçük hareket, odadaki gerilimi ve içimdeki karmaşayı daha da yoğunlaştırıyordu. Hem korku hem de garip bir heyecan içimde birbirine karışmıştı; kendimi hem savunmasız hem de tüm dikkati üzerimdeymiş gibi hissediyordum. Derin bir uykuya dalmıştım, ama vücudumun ağrısıyla gözlerimi yavaşça açtım. Yutkundum ve tavana doğru baktım. Başımı yavaşça çevirdim; gözlerim şok içinde, sonuna kadar irice açılmıştı. Zarneth’in nefesini boynumda hissediyordum; o sıcaklığın her zerresi tenime yayılıyordu. Dudakları cildime dokunuyor, vücudunun bütün ağırlığını bana veriyordu. Üzerimdeydi; güçlü, kaslı kolları belime dolanmıştı. Saat sabahın üçüydü. Yatak odası karanlıktı; yağmur daha da şiddetlenmişti. Pencereye çakan büyük yıldırımlar, odanın içini anlık bir ışıkla aydınlatıyor, ardından tekrar karanlığa gömüyordu. Her şimşek, gölgeleri oynatıyor ve üzerimdeki baskıyı daha da yoğunlaştırıyordu. Hızla Zarneth’in omzuna dokundum ve itmeye çalıştım. “Kalk… üzerimden… vücudum ağrıyor,” dedim, nefesim hâlâ düzensizdi. Canım gençten çok ağrıyordu; adam bildiğin kas kütlesiydi. Her tarafı güçlü ve sertti; ağırlığı, yorgun vücudumu tamamen ezmişti. Nerdeyse yarım saat boyunca, ellerim kasılmış, bütün gücümü kullanarak onu itmeye çalıştım. Yorganın altındaki ellerim ve kol kaslarım gerilmiş, her denemem vücudumun acıyan kaslarında yankılanıyordu. Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, nefesim düzensiz ve hızlı bir ritimde geliyordu. Zaman sanki ağır çekimde ilerliyordu; odadaki karanlık ve dışarıdaki fırtınanın sesi her saniye baskıyı artırıyordu. Pencereden çakan şimşekler, mor-beyaz ışıklarını odaya serpiyor, duvarlarda ve yorganın kıvrımlarında anlık gölgeler oluşturuyordu. Her ışık patlamasında, yüzümdeki ifadeyi ve gözlerimin paniğini net bir şekilde görüyordu. Sonunda başını yavaşça kaldırdı. Hareketi yavaş ve dikkatliydi; sanki her saniye, üzerindeki ağırlığın farkındaydı ve bu farkındalıkla temkinliydi. Gözleri benimkilerle buluştu; ara sıra çakan şimşeklerle, gözlerinin derinliği ve profilinin keskin hatları aydınlanıyordu. O an, karanlığın içinde kısa bir süreliğine tüm dünyamız sadece o bakışa sıkışmış gibiydi. Göz göze geldiğimizde, odadaki şimşeklerin aydınlattığı gölgeler, kalbimdeki paniği daha da yoğunlaştırdı. Nefesimiz odanın sessizliğinde yankılanıyor, her titreyen saç teli ve yorganın kıvrımı, üzerimizdeki baskıyı somutlaştırıyordu. Zaman durmuş gibi, sadece o bakış ve odadaki fırtınanın ritmi vardı. Yüzünü bana doğru yaklaştırdı. “İlk geceden nede uyudun, engerekli yılan,” dedi; kalın sesi odada yankılanıyor, duvarlarda titriyor gibiydi. Başını yavaşça eğdi ve boynuma gömdü. Dişleriyle sertçe ısırdı; acı ve panik dalgası bedenime yayıldı. Hızla saçını sıkıca tuttum, ellerim kasılmıştı. Başını kaldırıp yüzüme baktı; tek kaşını kaldırarak bana bakışlarını dikti. “Kes şunu,” dedi. Nefesim hızlandı, dudaklarımı sıkıca bastırdım. “Kalk üzerimden!” dedim; sesi zar zor çıktığı halde öfke ve panik karışımıydı. Ayağa kalktı ve yüzüme doğru baktı; gözlerini öylesine keskin bir şekilde bana dikmişti ki, sanki düşüncelerimi okuyordu. Zarneth’in sesi odada yankılandı, derin ve kendinden emin: “Umurda mı? Bilmiyorum ama…” Hızla yanıma yaklaştı, adımları sessiz ama kararlıydı. “Belki özel bakire eskorta, belki de genel evine gideceğim,” dedi ve gardırobun önüne yürüdü. Kapıyı açtı, siyah kazağını başından geçirip hızla giydi. Bej renkli, bol kesim kumaş pantolonunu ayaklarından geçirdi; hareketleri keskin, ama aynı zamanda alışılmış bir rahatlığa sahipti. Sigarasını yaktı, parmaklarının arasında dudaklarına götürdü ve yavaşça dumanı üfledi. yüzüme doğru yaklaştı, gözleri hâlâ benden ayrılmıyordu. “30 santimi kaybetin,” dedi, sesi odada yankılanırken ciddiyeti ve alaycılığı bir aradaydı. Ben ters ters ona bakıp hızla başka tarafa döndüm. “Çok da umurumdaydı,” dedim, sesim hem sinirli hem de umursamazca bir tonla yoğunlaştı. O anda sigaradan çıkan duman yüzüme doğru geldi. Hızla elimle dumanı çekmeye çalıştım, buram buram sigara kokusu üzerime doluyordu. “İyy! Sigara kokuyor, ne yapıyorsun ya?” O, hafifçe sırıtarak, alaycı bir tonla bana baktı: “Gerizekalı asilzade tirpleri kes.” Tam konuşacakken, arkasını döndü ve sessizce yatak odası kapısına yöneldi. Kapıyı kapattığında, odada geriye sadece sessizlik ve dışarıdaki yağmurun hüzünlü ritmi kaldı. Pencereden çakan yıldırımlar mor ve beyaz ışıklarıyla odayı kısa süreliğine aydınlatıyor, sonra tekrar karanlığa gömüyordu. Kapıya doğru yürüdüm. Zarneth’in annesi, koridorda uykulu bir hâlde oğluyla konuşuyordu. “Oğlum, nereye bu saate?” sesindeki uykulu ton hâlâ boğuk ve yavaş geliyordu. Zarneth, hiç çekinmeden ve ani bir kararlılıkla ağır, kalın bir sesle cevap verdi: “Eskorta.” Elimi hızla ağzıma götürdüm; ne diyeceğimi bilemez haldeyim. Annesi, oğlunun umursamaz tavırlarını gördüğünde yüzünde bir şok belirdi; gözleri tam anlamıyla büyümüştü. Zarneth merdivenlerden indi ve kapı hızla açıldı. O sırada annesi yüzüme doğru baktı. Uyandığı için gözlerinin altı şişmiş, saçları dağınıktı. Üzerinde basit, düz kumaştan beyaz bir gecelik vardı. “Ne yapıyorsun sen?! Oğlumu durdur hemen! Kadın değil misin, neden eskorta gidiyor oğlum?” Kolumu sıkıca tuttu, sesi tükürüklü ve öfkeyle doluydu. Hızla kolumu çekip kendimi kurtardım. “Kadınlıkla ne ilgisi var hanımefendi? Bana ne senin oğlundan? Uyuyacağım, gece uykusu önemli,” dedim ve sırtımı dönüp yatağa doğru yürüdüm. Kadın, hâlâ şok olmuş bir hâlde yüzüme baktı. Hızla kolumu daha sıkı tuttu ve beni sertçe döndürdü. Gözlerindeki öfke keskin ve tehditkârdı. “Eğer oğlumu şimdi durduramazsan, bütün aile seninle uğraşırız!” dedi sinirle, sesi sert ve keskin bir tehdit gibiydi. Kaşlarımı çattım ve kolumu sertçe çektim. Alaycı, buz gibi bir ses tonuyla cevap verdim: “Siz birbirinizle uğraşmaktan beni unutursunuz, merak etmeyin.” Odanın sessizliği üzerimize çöktü; dışarıdaki yağmur, pencereye çarpıyor ve odadaki gerilimi daha da yoğunlaştırıyordu. “Küstah küçük orospu,” dedi, bana doğru adım attı. Sesi keskin, tehditkârdı; gözlerindeki öfke odada yankılanıyordu. “Bu sözlerimi unutma,” diye ekledi ve ardından sırtını dönüp yatak odasından çıktı. Kapı, ardında sessizce kapanırken odada geriye sadece nefesimin ve kalbimin hızlı çarpışları kaldı. Yavaşça yatağa oturdum. Elimi boynuma götürdüm; omuzlarım hâlâ gergin, vücudumda bir ağırlık hissi vardı. Gözlerimi kapattım; odadaki sessizlik ve dışarıdaki yağmurun hüzünlü ritmi, yaşanan gerilimi daha da yoğunlaştırıyordu. Sabah saat altı olduğunda, yüzüm buz gibi soğuk bir suyla sarsıldı. Gözlerimi hızla açtım; odadaki ışık hâlâ loş ve uykulu bir sessizlikle doluydu. Hizmetçiler yanımda dikilmiş, bana bakıyordu. “Uyan,” dedi biri, elinde bir bardakla. Gözlerimi kısarak ona ters ters baktım. Bu Sara’ydı. Yorganımı üzerimden hızla çektiğimde, içimde patlayan öfkeyi kontrol edemiyordum. “Ne yapıyorsun sen?! Ne hakla?!” diye bağırdım, sesi hem öfke hem de şaşkınlıkla doluydu. Hizmetçilerden biri kollarını göğsünde birleştirdi, diğeriyse bana şaşkın ve dikkatli bakıyordu. Sara, yüzüme bakarken ince dudaklarında kurnaz bir sırıtış vardı. Sesi alaycı ve kendinden emin: “Ne var bunda ha?! Burada herkes eşit… Ama eşitlik anlayışımızı biliyor musun? Sen ve hizmetçiler eşitiz!” Öfkem bir an içinde doruğa ulaştı. Hızla ileri atıldım ve Sara’nın yüzüne sert bir tokat attım. Tokatın sesi odada yankılandı, diğer hizmetçiler şok olmuşcasına bize bakakaldılar; gözlerindeki korku, şaşkınlık ve çekingenlik açıkça görünüyordu. O an odadaki sessizlik öylesine yoğundu ki, sadece nefeslerimiz ve kalp atışlarımız duyuluyordu. Pencereden gelen loş sabah ışığı, Sara’nın ve diğer hizmetçilerin yüzlerindeki ifadeleri keskin bir şekilde aydınlatıyor, gölgeleri odanın köşelerinde oynatıyordu. Zaman sanki yavaşlamış, her saniye uzamıştı. İçimdeki öfke ve gerilim, odadaki sessizliği ve ışık-gölge oyunlarını daha da yoğunlaştırıyordu. Ellerimi yorgun ama kasılmış bir şekilde yumrukladım; kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, nefesim düzensiz ve hızlı bir ritimde geliyordu. Saçımdan damlayan su, pencerenin arasından sızan soğuk hava ile birleşip tenimde ürperti yaratıyordu. Vücudum titriyor, her nefesim buz gibi havayla birleşiyordu. Sara, elini sertçe yanağıma bastırdı, gözlerindeki nefretle bana kilitlendi. Hizmetçilere baktı. Biri hızla kapıyı kilitledi. Gözlerim korkuyla büyüdü, titriyordu. “Ne yapıyorsun?” diye bağırdım, adımlarımı kapıya doğru atarken. Ama dört hizmetçi birden üzerime çullandı. Kolumu ve bacaklarımı sıkıca tuttular. “Bırakın! Kesin şunu!” Yüksek sesim odada yankılandı, ama nafileydi. Sara, yüzüme iki tokat daha indirdi. Bembeyaz pürüzsüz yanağım hızla kızardı. Acıdan gözlerim doldu, içimden inledim. Saçımı sıkıca kavradı: “Sikik orospu! Kendini ne bok sanıyorsun!” diye bağırdı, sesi odada yankılanıyordu. Hizmetçilerin bakışları donuk ama emir bekler hâldeydi. Bir hizmetçi beni hızla yatağa yatırdı, ağzımı kapattılar, hareket edemez hâle geldim. Ayağımın altına ince bir sopayla üst üste sert darbeler indirildi; acı vücudumda dalga dalga yayıldı. Oda sessizliğe gömülmüştü; sadece Sara’nın nefret dolu nefesi ve hizmetçilerin sert hareketleri duyuluyordu. Her darbe, içimde korku ve çaresizliği derinleştiriyor, zaman ağır ağır akıyordu. Titremem, hem soğuktan hem de korkudan kontrol edilemez hâle gelmişti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD