BAKIŞIN AĞIRLIĞI
Gece geç saatte eve döndüğümde, evin içindeki sessizlik her zamanki gibiydi ama ben her zamanki gibi değildim; bunu daha kapıyı açar açmaz, boş salonun içinden geçerken, ayakkabılarımı çıkarıp anahtarı konsolun üzerine bırakırken, mutfağa gidip kendime su koyduğum halde bardağı dudaklarıma götürmeden birkaç saniye öylece elimde tuttuğumda anladım, çünkü insanın hayatında bazı günler vardır, dışarıdan bakıldığında diğerlerinden hiçbir farkı yoktur, aynı trafik, aynı bina, aynı toplantılar, aynı sesler, aynı ceket, aynı gömlek, aynı asansör, aynı imzalar, aynı kısa cevaplar, aynı yüzler, ama içeride çok küçük bir şey yerinden oynamıştır ve o küçük şey, kendini ilk başta değişim gibi göstermez, daha çok bir rahatsızlık gibi, bir eksik kalmış cümle gibi, bir yerden zihne saplanmış ama tam acıtmayan, yalnızca kendini unutturmayan ince bir kıymık gibi kalır. O gece bende olan şey tam olarak buydu. Can sıkıntısı değildi. Yorgunluk da değildi. Hatta merak kelimesi bile tek başına yetmiyordu. Çünkü merak daha hafif bir duygudur; gelir, sorusunu sorar, cevabını bulur ya da bulamaz, sonra dağılır. Bu ise dağılmıyordu. Sessizdi ama kalıcıydı. Benim gibi yaşayan bir adam için en tehlikeli şeyler zaten hep sessiz olanlar olmuştur.
Yatağa girdiğimde uykunun hemen geleceğini düşündüm, çünkü günüm uzun geçmişti, zihnim yorulmuştu, bedenim de bunu destekleyecek kadar ağırdı; ama insan bazen bedenini kandırabilir de zihnini kandıramaz. Gözlerimi kapattığım anda, sanki günün içinden yalnızca bir an seçilip karanlığın içine asıldı: toplantı odası, camdan süzülen öğle ışığı, masa üzerinde dağılmış dosyalar ve sakin bir sesin, hiçbir etki yaratmaya çalışmadan, hiçbir kelimeyi gereğinden fazla bastırmadan söylediği o cümleler. Bazı insanlar konuşurken seni duymaya zorlar. Bazılarıysa konuşur ve sen kendini, onları tekrar duymak isterken bulursun. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır. Eylül ikinci türdendi. Bunu kabul etmek istemedim önce. Çünkü hayatım boyunca insanları bu tür kategorilere ayırmayı öğrendim ama kendimi o kategorilerin etkisi altına bırakmamayı da aynı titizlikle öğrendim. Biri zeki olabilir, biri dikkatli olabilir, biri farklı olabilir; bunlar benim için not alınacak detaylardır, his taşınacak şeyler değil. O yüzden, gecenin bir yarısı tavana bakarken zihnim kendi kendine dönüp aynı noktaya vardığında, bunu yorgunluğa vermeye çalıştım. Sonra başka bir şey düşündüm. Sonra yine aynı yere döndüm. Sonra annemin adını, Gizem’in yüzünü, çocukların kahkahasını, Londra toplantısını, finans direktörünün tedirgin yüzünü, kendi çocukluğumun bulanık bir köşesini düşündüm. Zihin bazen kaçmak için her kapıyı dener. Ama insanın içi, hangi kapının asıl kapı olduğunu bilir.
Uyuyabildim sonunda, ama derin değil. Parçalı bir uykuydu. Sanki her uyandığımda bedenim yatakta, zihnimse hâlâ dün öğleden sonranın içinde kalmış gibiydi. Sabah, alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerimi açtım. O ilk anlarda insan henüz kendini toplamamışken, yalan söylemeyi de beceremez. Ben de beceremedim. İçimden geçen ilk şey, bugün yine onu görecek miyim, olmadı. Ben böyle cümleler kurmam. Benim içimde cümleler daha biçimsiz dolaşır önce; hissin kendisi gelir, adı sonra bulunur. O sabah gelen şey, bir bekleyişe benzeyen ama bekleyiş demeye dilimin varmayacağı bir dikkat hâliydi. Bunun beni rahatsız etmesi gerekirdi belki. Etmedi. Daha çok tetikte tuttu. İnsan bazen kendine rağmen canlı hisseder; ben o sabah tam olarak öyleydim.
Perdeyi açtığımda İstanbul’un üstüne ince, yorgun bir sabah ışığı yayılıyordu. Griye çalan gökyüzü, şehrin üstüne çökmüş gibi değil de onunla anlaşmış gibi duruyordu; ne tam açık, ne tam kapalı, ne umut veren ne karartan, yalnızca var olan bir hava. Ben böyle havaları severim. Kesinlik sunmayan ama bir ihtimal de taşımayan sabahlar, insanların kendilerini olduğundan daha fazla hissetmesine engel olur. Banyoya geçtim, suyu açtım, yüzüme çarpan serinliğin beni toplamasını bekledim. Aynada kendime baktım. Her zamanki yüz. Her zamanki çizgiler. Geceden kalmış bir dağınıklık yoktu. Benim yaşam biçimimde dağınıklık, lüks değil zaaftır. Tıraş olurken elim hiç duraksamadı. Gömleğimi seçtim. Siyah. Yine. Bazı şeyleri her sabah yeniden seçmemek, insana gereksiz düşünceden tasarruf sağlar. Kahve içmedim. Canım istemediği için değil; o sabah midemde boşluğa benzeyen ama tam boşluk olmayan bir gerilim vardı, kahve onu keskinleştirirdi. Kahvaltıyı atladım. Bunun sebebini bile düşünmedim. İnsan bazen bir günün daha başlamadan ona yer açtığını hisseder. Öyle sabahlarda beden, normal alışkanlıklarını sessizce geri çeker.
Yola çıktığımda trafik çoktan dolmaya başlamıştı. Direksiyonun başında düşünmek her zaman daha kolay gelir bana, çünkü gözlerin bir işteyken zihin kendini daha dürüst bırakır. Şehir önümden akıyor, ben şehrin içinden geçiyordum ama asıl geçen şey yine düşüncelerin altındaki o ince çizgiydi. Dün onun söylediklerini yeniden düşündüm; özellikle de beni değil, beni çevreleyen şeyi görme biçimini. İnsanlar genelde bana bakarken beni merkeze koyar. Benim gücüm, benim param, benim soğukluğum, benim mesafem, benim ismim, benim pozisyonum. Herkes aynı hatayı yapar: Bir adamı çevresinin sonucu sanır. Oysa bazen çevre, adamın sonucu olur. Eylül bunu anlamış gibi görünüyordu. Ve daha da önemlisi, bunu bana gösterme ihtiyacı duymadan söylemişti. Bu, kurguya benzemiyordu. Çıkar hesabına da. Belki beni rahatsız eden de buydu zaten; hiçbir şeye benzemeyen şeyler en çok akılda kalır.
Plazaya girdiğimde sabahın ilk toplantı telaşı çoktan başlamıştı. Yine aynı bakışlar, aynı adımlar, aynı kontrollü saygı, aynı kendini toplama çabası. Asansörde benimle birlikte çıkan iki yönetici arasında kısa bir sessizlik doğdu; biri konuşmasını kesti, öteki telefon ekranına gereğinden fazla odaklandı. İnsanların benim yanımda nasıl küçüldüğünü görmek bana haz vermiyor artık, vermedi uzun zamandır. Başlarda insan gücünün etkisini ölçer, sonra ona alışır, sonra sıkılır. Ben sıkılma evresini çoktan geçtim. Şimdi yalnızca not ediyorum. Kim rahat, kim rol yapıyor, kim bana yakın görünmeye çalışıyor, kim görünmez kalıp kurtulmaya uğraşıyor. Bunların hepsi birer veri. Ve ben veri toplamayı hiç bırakmam.
Odama girdiğimde sekreterim masasından hızla kalktı. Elindeki tabletle yanıma geldi. “Günaydın,” dedi. “On birde finans değerlendirmesi, on ikide yönetim kurulu ön notu, öğleden sonra üçte ortaklık revizyonu için ekip tekrar burada olacak. Ayrıca—” Burada çok kısa bir duraksama yaptı; insanın sesinde, söyleyeceği şeyin neden önemli görüldüğünü o yarım saniyeler anlatır. “Eylül Hanım sabah erkenden dosya güncellemesi göndermiş.”
Başımı çok hafif çevirdim. “Eylül Hanım?”
“Dünkü ekipten,” dedi. Sonra sanki kendi cümlesine gerekçelendirme eklemesi gerekiyormuş gibi, “Risk analizindeki bölümün daha görünür hâle getirilmiş versiyonunu iletmişler,” diye ekledi.
“Kim iletmiş?”
Tabletine baktı. “Mail onun hesabından gelmiş.”
“Dosyayı bana gönder.”
“Zaten ilettim.”
“Güzel.”
Bu tek kelimelik cevap onun için yeterli oldu. Döndü, gitti. Ben masama oturdum. Bilgisayarı açtım. Gelen kutusundaki onlarca mail arasından o dosyanın başlığını bulmak zor olmadı. Gönderen kısmında adını görmek, garip bir biçimde, onu odada görmekten daha gerçek geldi bana. Çünkü biriyle aynı mekânda olmak bazen yanıltıcı olabilir; ortamın gerilimi, başkalarının varlığı, konuşmanın bağlamı, statü farkı, bütün bunlar bir insanı ya büyütür ya küçültür. Ama yazı daha çıplaktır. Hele ki profesyonel bir mailde kullanılan ton. Açtım. Gereksiz bir giriş yoktu. Uzun teşekkür cümleleri, kendini öne çıkaran diplomatik ifadeler, “dün toplantıda konuştuğumuz üzere” diye uzatılan gereksiz kurumsallıklar da yoktu. Yalnızca dosyanın neden güncellendiğini söyleyen iki kısa cümle ve ek. Bu kadar. İnsanlar bazen sadeliği soğukluk sanır. Ben sadeliği zekânın en temiz yüzü olarak görürüm. Maili ikinci kez okudum. Gerek yoktu ama yaptım. Sonra dosyayı açtım. Analiz daha görünür kılınmıştı, ama bunu yaparken abartıya kaçmamıştı. Sanki beni haklı çıkarmak için değil, projenin doğru yerden okunmasını sağlamak için düzenlenmişti. Bu fark önemliydi. Çünkü çoğu insan bir kez dikkat çektiğinde, o dikkati kalıcı kılmak için aynı çizgiyi gereksiz yere kalınlaştırır. O kalınlaştırmamıştı.
Birkaç dakika sonra Mert içeri girdi. Elinde başka dosyalar vardı. Konuşmasının ortasında, ben farkında olmadan bilgisayardaki mail ekranına biraz uzun baktığımı anlamış olacak ki, “Ortaklık ekibinin yönetimi tamamen değişmeyecek gibi görünüyor,” dedi. “Ama isterseniz dünkü isimler için ayrı değerlendirme çıkartırım.”
“Gerek yok.”
“Peki.” Sonra beni tanıdığı için, sormaması gereken şeyi doğrudan sormadan etrafından dolaşarak ekledi: “Bugünkü toplantıda daha sert bir çerçeve mi istersiniz?”
Mert, yıllardır yanımda olduğu için cümlelerimin öncesini de sonrasını da okumayı öğrendi. Ben de onu, yalnızca söylediklerini değil, hangi kelimeleri niye seçtiğini anlayacak kadar tanıyorum. “Hayır,” dedim. “Gerekirse sertleşir.”
Başını salladı. “Anladım.”
O çıktıktan sonra masamda kısa bir süre hiçbir şey yapmadan oturdum. İnsan bunu dışarıdan gören olsa boşluk sanabilir. Değildi. Boşlukla duraklama aynı şey değildir. Ben durduğumda, içimde bir şey işlemeye devam eder. O sabah da öyleydi. Üçteki toplantıya kadar geçen saatleri normal akışında geçirdim; finans direktörü rapor sundu, ben iki yerde rakamları düzelttim, bir yerde konuşmayı kestim, bir yerde onay verdim, hukukla kısa bir tartışma yaşandı, yönetim kurulundan biri gereğinden fazla güvenli konuştuğu için yerini kelime seçmeye bıraktı, ben de onu izledim, sonra imza bekleyen evraklar geldi, imzaladım, birkaç geri dönüş yaptım, iki karar değiştirdim. Bütün bunların arasında yüzüm aynıydı, sesim aynıydı, cümlelerim aynı kesinlikle çıkıyordu. Ama içimde günün üçe doğru uzandığını hissediyordum. Bunu kendime söylesem inkâr ederdim belki. Ama inkâr, insanın içindeki şeyi ortadan kaldırmıyor.
Öğleden sonra, toplantı saatine on dakika kala odamdan çıktım. Koridorun sonundaki camlarda kendi yansımamı gördüm. Siyah gömlek, dümdüz duran omuzlar, hızlı ama acele etmeyen adımlar, başkalarının üzerine düşen ama kendine hiç düşmeyen dikkat. İnsan bazen yıllar içinde kendine dışarıdan bakmayı öğreniyor. Belki bu bir savunma biçimidir. Belki yalnızca alışkanlık. Toplantı odasının kapısına geldiğimde içeridekilerin konuşma uğultusu kapı kapalı olmasına rağmen belli belirsiz duyuluyordu. Elimi kolun üzerine koyup bir an bekledim. Niye beklediğimi bilmiyorum. Sonra kapıyı açtım.
İçeride dünkü ekipten beş kişi vardı. Bu kez masa daha düzenliydi. Sunum ekranı açılmıştı ama kimin konuşacağı konusunda bir kararlılık havası sezilmiyordu. Ben içeri girince hepsi aynı anda toparlandı. Gözler, omuzlar, eller, yüz ifadeleri… her biri kendi rolünü yerine getirmeye başladı. Fakat gözüm çok kısa bir süre içinde yine aynı yerde durdu. Eylül bu kez masanın yanında ayakta değildi; oturuyordu. Önünde açık dosya, elinde kalem, saçları dün olduğundan biraz daha derli toplu, yüzünde yine o sakin ifade. Ama bugün farklı bir şey daha vardı. Dünkü kadar uzakta durmuyor gibiydi. Daha doğrusu, odadaki kimseye uzaklığını büyütmüyordu. Bu küçük farkı anında gördüm.
Oturduktan sonra dosyaları önüme çektim. “Devam edin,” dedim.
Bu kez sunumu dünkü adam değil, başka biri açtı. Daha kontrollü konuşuyordu. Belli ki dünkü hatanın yankısı içlerinde durmuştu. İlk on dakika daha temiz geçti. Revizyonlar anlatıldı, risk bölümü öne alındı, dağılım tabloları netleştirildi, iletişim dili daha dikkatli kurulmuştu. Ama konuşmanın yapısı, hâlâ bir şeyin tam yerine oturmadığını söylüyordu. İnsanlar bir hatayı düzelttiklerinde çoğu zaman hatanın kendisini kapatır ama o hataya neden olan düşünce biçimini olduğu yerde bırakırlar. Benim dikkatim oradadır.
“Problem çözülmüş,” dedim slayt değişirken. Odadaki herkesin yüzünde aynı anda kontrollü bir rahatlama belirdi. Sonra devam ettim: “Ama mesele problem değildi.”
Bu cümlenin ardından gelen sessizlik, her zaman aynı türdür; içinde şaşkınlık kadar korku da taşır, ama en çok belirsizlik taşır. Çünkü insanlar neyi yanlış yaptığını bildiğinde daha rahattır; neyi bilmediğini fark ettiğinde değil.
“Nasıl yani?” diye sordu sunumu yapan adam.
Dosyayı kapattım. Ellerimi önümüzdeki masanın üzerine koydum. “Siz, benden ne görmek istediğimi tahmin ederek sunum hazırlıyorsunuz. Oysa benim tahmin edilmek gibi bir ihtiyacım yok. Benim doğruyu görmeye ihtiyacım var.”
Bunu söylerken gözüm çok kısa bir süre Eylül’e kaydı. O, diğerlerinin aksine duruşunu değiştirmemişti.
Adam kendini toparlamaya çalıştı. “Elbette doğruyu sunmak temel amacımız—”
“Hayır,” dedim. “Temel amacınız sonucu satmak. Doğruyu taşımak değil.”
Bu cümleden sonra odadaki havanın sertleştiği hissedildi. Benim için bu, olağan bir şeydi. İnsanlar çoğu zaman en çok, kendilerini doğru tanımlayan cümleden rahatsız olur. Masanın etrafında birkaç kişi notlarına baktı. Biri boğazını temizledi. Biri kalemini çevirmeyi bıraktı. O sırada Eylül hafifçe öne eğildi. Bunu herkes fark etmedi. Ben ettim.
“Sizin için ikisi aynı şey değil,” dedi.
Bu cümle bana değilmiş gibi kurulmuştu ama bana geliyordu. Başımı ona çevirdim. “Değil,” dedim. “Sizin için aynı mı?”
“Hayır,” dedi. “Ama çoğu ekip, üst yönetimin duymak istediği şeye yaklaşmayı daha güvenli bulur.”
“Ve siz?”
“Ben güvenli olanı değil, uzun ömürlü olanı tercih ederim.”
Bu cümle… odadaki diğer herkesin üzerinde bir çizik gibi kaldı. Çünkü bu tür cümleler kuran insanlar çoğu ekipte ya çok sevilmez ya da hiç anlaşılmaz. Ben ise daha çok ilgilenirim.
“Uzun ömürlü olan nedir?” diye sordum.
Eylül hiç acele etmedi. “Gerçek veriye dayanan yapı,” dedi. “Kısa vadede hoşunuza gidecek şey değil, uzun vadede sizi yanıltmayacak şey.”
“Bana neyin hoş gideceğini bildiğinizi mi düşünüyorsunuz?”
Bu, çoğu insanı geri çeken bir sorudur. Tonun sertliğinden değil; içindeki tuzaktan. O tuzağa düşmedi.
“Hayır,” dedi. “Sadece çoğu kişinin neyi varsaydığını görüyorum.”
“Ve siz o çoğunluğa dahil değilsiniz.”
“Hayır.”
“Niye?”
Bu niye, doğrudan sorulduğunda, insanların çoğu kendini anlatmaya başlar. Çocukluk, eğitim, karakter, ilkeler, zor yaşam, dürüstlük, iş disiplini… herkes bir yerlere yaslanmak ister. Eylül bunu da yapmadı.
“Çünkü varsayımlar işimi zayıflatır,” dedi.
Bu cevap bana beklediğimden daha çok şey anlattı. Çünkü insanın asıl yapısı, kendini anlatırken değil, gerekçe kurarken görünür. O, kişiliğini satmıyordu. Yöntemini söylüyordu.
“Güzel,” dedim. Sonra diğerlerine döndüm. “Toplantı bitti.”
Hepsi bir an afalladı. Saat dolmamıştı. Sunumun teknik kısmı sürse sürerdi. Benim bitirme kararım, onların toparlanmasına fırsat vermeden geldi. Bu da bazen gerekir; insanlar uzun süre odada kaldıkça hata yapmanın yarattığı baskıyı düzgün cümlelere çevirmeye çalışır. Ben o çabayı sevmem.
Toplantı masası hareketlendi. Dosyalar kapandı, laptoplar toplandı, sandalyeler geri itildi. Ben ayağa kalkmadım. Herkes yavaş yavaş kapıya yönelirken yalnızca bir kişiye baktım. “Siz kalın,” dedim.
Kimin kalacağını söylememe gerek yoktu. Yine de bütün yüzler önce ona, sonra bana döndü. Eylül çok hafif başını eğdi. Diğerleri odadan çıktı. Kapı kapandı. O an, bir odanın gerçek büyüklüğü içinde yalnızca iki kişi kaldığında anlaşılır. Çünkü başkalarının gürültüsü mekânı doldurur; sessizlik ise sınırları görünür kılar.
Masadan kalktım. Pencereye doğru yürüdüm. Bunu bilinçli yaptım mı emin değilim; ama bazı konuşmalar karşılıklı bakarak başlamaz. Bazılarını önce aynı boşluğa bakarken kurarsın. Şehir aşağıda, öğleden sonranın ışığı camlara vuruyor, içeri ince çizgiler halinde sızıyordu. Arkamdan onun da hareket etmediğini, olduğu yerde kaldığını biliyordum. Bu da doğruydu. Gereksiz yaklaşmıyordu.
“İnsanların çoğu,” dedim camdan dışarı bakarken, “bana doğru olanı söylemekten çok, söyleyince ne kaybedeceğini düşünür.”
Arkamdan gelen ses sakindi. “Çünkü çoğu insan, söylediği şeyle değil, kaybedeceği şeyle tanımlar kendini.”
“Ve siz?”
“Kayıp hesabı yaparım. Ama cümlenin değerini düşürmezse.”
Bu kez arkamı döndüm. O da bana bakıyordu. Bugün dünkünden farklıydı. Dünkü mesafe daha belirgindi; bugün aynı mesafe duruyordu ama içinde bir tanıma payı oluşmuş gibiydi. İnsan bir yabancıyla konuşurken başka, yabancı olmaktan çıkmaya başlayan biriyle konuşurken başka bakar. Aradaki fark çok küçüktür ama vardır.
“Benimle konuşurken ölçülü davranıyorsunuz,” dedim.
“Evet.”
“Çekinerek değil.”
“Hayır.”
“Peki niye?”
“Çünkü siz kelimeleri önemsiyorsunuz.”
Bu cümle beni istemsizce durdurdu. Çok kişi benim ses tonumu, bakışımı, karar verme biçimimi, sabrımı, sabırsızlığımı, soğukluğumu fark eder. Kelimeleri önemsediğimi bu kadar doğrudan söyleyen az olur.
“Bunu nereden çıkardınız?”
“Bir kelimeyi iki kez aynı şekilde tekrarladığınızda,” dedi, “insanların bahanesini değil, niyetini kesiyorsunuz. Bu da cümleyi değil, kelimenin yerini önemseyen birinin yaptığı şey.”
Bir süre sustum. Bu, hoşuma giden türden bir tespitti ama hoşuma gittiğini yüzümle taşımadım.
“İnsanları uzun süredir mi böyle gözlemliyorsunuz?” diye sordum.
“Uzun zamandır,” dedi.
“İş gereği mi?”
Bu soruyu sorduğumda cevabın tam olarak işle ilgili olmayacağını hissetmiştim. İnsan bazen bir cümlenin ağırlığından, onun yalnızca profesyonel hayata ait olmadığını anlar.
Eylül kısa bir an durdu. “Sadece iş gereği değil,” dedi.
“Peki ne gereği?”
Bakışları çok az değişti. Bu, savunma değildi. Daha çok bir kapıyı tam açmadan orada durmak gibiydi. “Bazen insan, bulunduğu yerde rahat kalabilmek için önce etrafını anlamak zorunda olur.”
Bu cümleyi duyduğum anda içimde çok eski, çok tanıdık bir çizgi hareket etti. Çünkü bu, yalnızca iş yeri cümlesi değildi. Bu, yaşam biçimi cümlesiydi. İnsan çevresini anlamayı, sevdiği için değil mecbur kaldığı için öğrenir bazen.
“Rahat kalmak,” dedim yavaşça. “Siz rahat biri gibi görünmüyorsunuz.”
“Görünmek başka,” dedi. “Olmak başka.”
“Peki siz nesiniz?”
Bu soru biraz daha doğrudandı. Geri çekilmesini bekleyebilirdim. Çekilmedi.
“Dikkatli,” dedi.
“Temkinli değil.”
“Hayır.”
“Mesafeli.”
“Evet.”
Bu kelime yine oradaydı. Aramızda. İçinde açıklama taşıyan ama kendini tam vermeyen bir kelime.
“Mesafe sizin için ne?” diye sordum.
Bu kez cevap vermeden önce gözlerini bir anlığına pencereye, sonra yeniden bana çevirdi. “Düzen,” dedi. “Nefes alanı. Gürültüyü azaltan şey. İnsanların size ne kadar yaklaşacağını belirleyebildiğiniz tek yer.”
“Yani kontrol.”
“Hayır,” dedi. “Kontrol daha sert bir şey. Mesafe her zaman duvar değildir. Bazen yalnızca çizgidir.”
Bu cevap… beklemediğim bir yerden içime oturdu. Çünkü hayatım boyunca mesafeyi daha çok duvar gibi kullandım. Çizgi olarak düşünmemiştim belki de. Çizgi, daha geçilebilir bir şeydir. Ama hâlâ sınırdır.
“Ve siz,” dedim, “çizgilerinizi kolay açmazsınız.”
“Hayır.”
“Ben de açmam.”
“Biliyorum.”
Bu üçüncü kezdi belki de, “biliyorum”u benden bir şey ister gibi değil, yalnızca gördüğünü kabul eder gibi söyleyişi. İnsanlar çoğu zaman “biliyorum” derken yakınlık kurmaya çalışır. Onun söylediği yakınlık değil, saptamaydı. Bu da kelimeyi ağırlaştırıyordu.
Masaya doğru yürüdüm. Elimi dosyanın kenarına koydum. Sonra ona baktım. “Sizinle ilgili bir şey merak ediyorum.”
“Ne?”
“İnsanlar sizi yanlış okuduğunda düzeltir misiniz?”
Bu sorunun içindeki gizli anlamı anlayıp anlamadığını merak ettim. Anladı. Gözlerinde çok hafif bir koyulaşma oldu.
“Her zaman değil,” dedi.
“Niye?”
“Çünkü herkes gerçeği duymak istemez.”
“Ben isterim.”
Bu cümleyi söylerken yalan söylemedim. En azından yarı yalan değildi. Ben gerçekten gerçeği isterim; ama yalnızca işime yarayan gerçeği değil, insanın göğsünde kaldığında yük yapan gerçeği de. Sorun, insanların bunu bana taşıyacak cesareti çok az göstermesidir.
“Belki,” dedi Eylül, “ama herkes her gerçeği aynı anda vermez.”
Bu cevap, kapıyı kapatmak yerine biraz daha aralayan türdendi. Ben de bunu fark ettim. “Yani siz de vermezsiniz.”
“Hayır.”
“Bana bile.”
“Henüz değil.”
Henüz. Kelime ikinci kez oradaydı. Bir şeyi reddetmeden erteleyen, ama asla söz de vermeyen o dikkatli alan. Bende bırakacağı etkiyi hesaplıyor muydu bilmiyorum. Belki de hesaplamıyordu. Daha ilginç olan da buydu zaten.
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, konuşmanın uzantısı gibiydi. Ben insanların çoğuyla bu kadar rahat susamam. Çünkü çoğu sessizliği boş zanneder ve hemen doldurmaya kalkar. Eylül doldurmuyordu. Ben de doldurmadım. Bu, konuşmadan daha nadir bulunan bir uyum türü olabilir.
Sonunda ben hareket ettim. Dosyayı kapattım. “Çıkabilirsiniz,” dedim.
Başını hafifçe eğdi. Döndü. Kapıya doğru yürüdü. Ama tam kolu uzatacakken durdu. Geri dönmedi, yalnızca sesini bana doğru bıraktı. “Bir şey söyleyebilir miyim?”
Bu soru… izin isteyen bir soru gibi görünse de aslında alan ölçen bir soruydu. “Söyleyin,” dedim.
Bu kez döndü. Yüzü ciddi ama sert değildi. “Dünkü toplantıda,” dedi, “ekibin çoğu sizin neye kızdığınızı düşündü. Oysa ben neye kızmadığınızı gördüm.”
Bu cümle beni birkaç saniye hareketsiz bıraktı.
“Ne görmüşsünüz?” diye sordum.
“Siz eksik veriye değil,” dedi, “bilinçli eksiltmeye tepki verdiniz. Çünkü hata düzelir. Ama niyet yanlışsa, yapı çürür.”
Bu cümlenin doğruluğu bir yana, bunu bu açıklıkla görmek… insanı kendine dışarıdan baktırıyor. Kolay bir şey değil.
“Devam edin,” dedim.
“İnsanların çoğu sizi yalnızca zor biri sanıyor,” dedi. “Oysa siz daha çok… dağınıklığa tahammül etmeyen birisiniz.”
Bu kez gözlerimi ondan ayırmadım. “Bu size yeterli bir tanım gibi mi geliyor?”
“Hayır,” dedi. “Ama başlangıç için yanlış değil.”
Başlangıç. Yine kapıyı kapatmayan bir kelime.
“Gidebilirsiniz,” dedim bu kez daha sakin bir sesle.
Çıktı. Kapı kapandı. Oda yeniden yalnızlığıma döndü. Ama bu yalnızlık artık sabahki gibi değildi. Çünkü insan bazen gün içinde biriyle yalnızca birkaç cümle paylaşır, ama o cümleler bütün günün geri kalanında içinin şeklini değiştirir. Ben de kalan saatler boyunca çalıştım; imzalar atıldı, üç ayrı telefon görüşmesi yaptım, hukukla yeniden konuştum, akşam için iki programı iptal ettim, bir yatırımcıyı başka güne kaydırdım. Dışarıdan bakıldığında aynı adamdım. İçerideyse bir şey artık kendini inkâr etmiyordu.
Akşamüstüne doğru telefonum çaldı. Gizem. Açtım.
“Bu akşam da geleceksin,” dedi selam vermeden.
“Bu bir soru mu?”
“Hayır. Bugün daha da lazım olabilirsin.”
“Neden?”
“Çünkü kızlar, dün hanginizin daha çok dayının yanında oturduğu konusunda resmî anlaşmazlık yaşıyor.”
İstemeden güldüm. Kısa ama gerçek.
“Sen gülüyor musun?” dedi hemen. “Güzel. Demek bugün dünden farklı.”
Pencereye doğru yürüdüm. Şehir yine akıyordu. “Belki,” dedim.
“Belki değil,” dedi. “Kesin. Sesinden belli.”
Bazen bir insan seni, senin kendini duyduğundan daha doğru duyar. Gizem de onlardan biri. Telefonu kapattıktan sonra bir süre camın önünde durdum. Aşağıdaki trafiğe, karşı binanın yansımasına, kendi siluetimin cama düşen gölgesine baktım. Sonra, neredeyse fark etmeden, içimden tek bir cümle geçti:
Bugün, dünün tekrarı değildi.
Ve benim için mesele buydu. Çünkü hayatımda çok az şey, ikinci kez karşıma çıktığında ilk hâlinden farklı bir ağırlık taşıyordu. Eylül Aras o çok az şeylerden biri olmaya doğru gidiyordu. Bunun ne anlama geleceğini bilmiyordum. Şimdilik bilmem de gerekmiyordu. Ama şunu biliyordum: Bazen insanın hayatına büyük bir şey, büyük bir olay olarak değil; bir bakışın, bir cümlenin, bir doğru tespitin, bir sessizliğin içinde girer. Ve sen onu kapıdan içeri almazsın. O zaten içeri girmiştir.