Trafik akıyordu ama İstanbul’un akması hiçbir zaman huzurlu bir şey değildir; akan şey yalnızca arabalar değil, birbirine sürtünen hayatlar, bir yerlere yetişmeye çalışan sinirler, sabırsızlık, ertelenmiş konuşmalar, içte tutulmuş öfkeler, yetişmeyen saatler, yan yoldan girip önüne kıran adamlara edilen küfürler, arka koltukta uyuklayan çocuklar, telefonda kavga eden kadınlar, direksiyon başında sessizce ağlayan insanlar, omzunda bütün bir günü taşıyan ve bunu belli etmemeye çalışan yüzlerdir aynı zamanda, o yüzden kırmızı ışıkta durduğum her an, yanımdaki, önümdeki, arkamdaki arabanın içinde ayrı bir hikâye aktığını düşünürüm bazen; ama o akşam, ilk kez, başkalarının hayatını zihnimde kurmak yerine kendi zihnimde dolaşan tek bir cümlenin etrafında dönüp duruyordum. Bazı cümleler vardır, söylenir ve biter; bazıları da söylenir, sonra kendi sessizliğini kurup insanın içinde yaşamaya devam eder. “Bakmakla okumak aynı şey değil.” Bu, iyi kurulmuş bir cümle olduğu için değil, doğru yere değdiği için aklımda kalmıştı. İnsan bazen kendine yaklaşmak istemediği bir şeyi, başkasının ağzından duymadan fark etmez. Belki de o yüzden, direksiyonun başında gözüm yolda, aklımsa öğleden sonraki toplantı odasının soğuk camlarına, masanın üzerindeki dosyalara, o sakin sesin gereksiz yere yükselmeyen tonuna takılı kalıyordu.
Siteye girdiğimde hava tamamen kararmıştı. Güvenlik kapısı açılırken görevli beni tanıyıp başını eğdi, ben de alışkanlıkla çok hafif bir bakışla karşılık verdim. Gizem’in yaşadığı blok, sitenin en iç kısmındaydı; dışarıdan bakıldığında lüks sayılabilecek ama içinde hayat olan evler her zaman birbirinden belli olur. Bunu dış cepheden değil, pencerelerin ışığından anlarsın. Bazı evlerin ışığı vardır ama sıcaklığı yoktur. Bazılarınınsa daha kapıdan yaklaşırken içinde ses, yemek, telaş, küçük kavgalar, yere saçılmış oyuncaklar, yarım kalmış çay bardakları ve birbirinin hayatına gerçekten değen insanlar olduğunu hissedersin. Gizem’in evi ikincisiydi. Arabayı park ettikten sonra birkaç saniye motoru kapatmadan oturdum. Bu, benim evlerine her gelişimde yaptığım kısa gecikmeydi; bir eşikten geçmeden önce nefesini ayarlamak gibi. Çünkü o kapıdan içeri girdiğimde, ofisteki ben ile burada olan ben arasında, kimsenin anlamadığı ama benim açıkça hissettiğim küçük bir fark doğar. Orada daha yumuşak olduğumu söylemeyeceğim; bu kelime bana göre değil. Ama daha az sert olduğumu inkâr da etmem. İnsanların sevdiği yerler vardır, bir de insanın sevildiğini hissettiği yerler. İkisi aynı şey değildir. Ben ikinci tür yerlerde ne yapacağımı hâlâ tam öğrenebilmiş değilim.
Arabadan indim, ceketimi arka koltuğa bıraktım, yalnızca anahtarı ve telefonu cebime koyup binaya girdim. Asansörü beklerken yukarıdan belli belirsiz çocuk sesi geldiğini duydum; kelimeler seçilmiyordu ama ses tonlarından bile bir tartışmanın sürdüğü belliydi. Dudaklarımda çok kısa, neredeyse iradem dışında bir kıpırtı oldu. Asansör geldi, yukarı çıktım, koridora adım attım ve daha zil çalmaya fırsat kalmadan kapı içeriden açıldı. En küçük olan, kapının yarısından önce kendini dışarı atacak kadar aceleciydi. “Dayı!” diye bağırdı, sesi ince, yüksek, sevinçten neredeyse kırılacak gibi. Arkasından öteki ikisi de koştu. Biri doğrudan koluma sarıldı, öteki hemen onun ardından yetişip “Ben önce gördüm,” diye itiraz etti. Çocukların sevgisinde adalet duygusu yetişkinlerden daha katıdır; kim önce sarıldı, kim daha uzun oturdu, kimin saçını daha çok okşadın, kime gülerken iki saniye fazla baktın, hepsinin hesabı tutulur.
“Kapının önünde savaş ilan etmeyin,” dedim, ama sesimdeki sertlik gerçek değildi. Bunu onlar da biliyordu zaten. Çünkü çocuklar, bir insanın sesinin arkasındaki gerçek tonu çoğu yetişkinden daha iyi duyar.
“Ben önce sarıldım,” dedi ortanca olan, küçük çenesini yukarı kaldırarak. “O hep önce koşuyor ama bu haksızlık, çünkü ben seni daha önce duydum.”
“Hayır,” dedi öteki hemen, “ben seni düşündüğüm için önce ben hak ediyorum.”
“Sen her şeyi kendine göre hak ediyorsun zaten,” dedim ayakkabılarımı çıkarırken.
Bu cümleye itiraz etmek yerine güldü. En küçüğü çoktan bacağıma yapışmıştı. “Bugün bizimle kalacak mısın?” diye sordu, başını geriye atıp bana bakarak. Bu yaştaki çocukların gözlerinde beklenti açık durur; büyükler gibi saklamayı bilmiyorlar henüz.
“Bir süre,” dedim.
“Bir süre yetmez,” dedi bu kez en büyükleri, salondan çıkıp gelerek. O daha kontrollüdür, ama kıskançlığı kardeşlerinden az değildir. “Geçen sefer de ‘bir süre’ dedin, sonra annemle konuşup gittin. Bu sayılmaz.”
Kapının iç kısmında, mutfakla salon arasındaki o tanıdık eşikte Gizem belirdi. Saçları yukarıdan gevşek toplanmış, üzerinde ev hâliyle giyilmiş sade ama kendine yakışan bir elbise, elinde kurulama bezi vardı. Yüzü yorgundu ama güzel yorgunluklardandı; gün boyu yaşamış, uğraşmış, koşturmuş insanların yüzünde oluşan, can sıkıntısından değil doluluktan gelen bir yorgunluk. Beni görünce gülümsedi ama bu, misafir karşılayan bir kadının gülümsemesi değildi; daha çok evin bir parçası gecikmeli de olsa tamamlanmış gibi bir şey.
“Bir süre gelirse şükredin,” dedi çocuklara. “Adamın bütün dünyayı yönetmek gibi anlamsız bir hırsı var, size ayırdığı vakte dua edin.”
“Abartma,” dedim içeri girerken.
“Ben mi abartıyorum?” dedi kaşını kaldırarak. “Seni çocuklardan daha az mı tanıyorum sence?”
“Onlar bazen daha doğru okuyor.”
“Çünkü sen onlara karşı daha az rol yapıyorsun.”
Bu cümle bende cevap doğurabilecek türdendi ama cevap vermedim. Çünkü haklı olabilir ve ben bazen haklı cümlelere susmayı seçerim. En küçüğü elimden çekerek salona götürmeye çalışıyordu. “Benim yanıma oturacaksın,” dedi. “Geçen sefer onun yanına oturmuştun.” Hemen diğer ikisi de itiraz etti. “Hayır, bu kez sıra bende.” “Hayır, sen dün okuldan gelince onunla tek başına konuştun, bu adil değil.” Bu evde beni paylaşma kavgası gerçek bir mesele hâline gelmişti ve bunun bende nasıl bir his bıraktığını tarif etmekte zorlanıyorum. İnsan bir yerde kendisinin bekleniyor olmasına alışık değildir, hele ki çocukların beklentisi kadar saf bir şeye hiç. Ömrün boyunca sana yüklenen anlamları dikkatle taşımışsan, bir gün bir çocuğun yalnızca yanında oturmanla mutlu olabilmesi insanı beklemediği yerden yakalıyor.
Koltuğa oturmadan önce montumu koltuğun arkasına bıraktım, saatimi gevşettim, telefonumu sessize aldım ve tam orta yere geçtim. Bu hareketi görünce üçü birden kendi lehine yorumladı. “Bak ortaya oturdu, demek ikimizin yanına da oturabilir,” dedi biri. “Hayır, ortaya oturunca bana daha yakın,” dedi öteki. En küçüğü bu teorileri gereksiz bulup doğrudan dizime tırmanmaya çalıştı. Kucağıma aldım. Bu bile ötekilerde itiraz doğurdu. “Olmaz ama! Her seferinde o küçük diye avantaja sahip olamaz.” “Evet, ayrıca küçük olmak onun tercihi değildi.” Bu cümleye güldüm. Gizem mutfaktan bunu duyup “O nasıl cümle?” diye seslendi. Ortanca olan ciddi ciddi açıkladı: “Yani, küçük doğmuş olabilir ama bu sonsuza kadar dayının kucağında oturma hakkı vermez.” O an, bütün günün, toplantıların, annemin isminin bir cümle içinde geçtiği o telefon konuşmasının, ofisteki sert havanın üzerimde bıraktığı her şey biraz daha gevşedi. İnsan bazen iyileşmez, sadece kısa bir süreliğine ağır şeyleri taşımayı unutur. Bu da yeterlidir.
“Tamam,” dedim, dizimdeki küçük kafayı düzelterek. “Bugün kuralı ben koyuyorum. Önce herkes sırayla ne olduğunu anlatacak, sonra kim en az kavga ederse onun yanına daha uzun oturacağım.”
“Bu adil değil,” dedi en büyükleri hemen. “Çünkü o zaten kavga ediyor gibi görünmüyor ama en çok o kışkırtıyor.”
“Kışkırtmak da kavga sayılır,” dedim.
“Gördün mü?” diye bağırdı ortanca olan. “Ben diyordum.”
En küçüğü, adının geçtiğini anlayıp masum bir yüz yapmaya çalıştı. Çocukların masum görünme çabası, yetişkinlerin aksine, eğlenceli olur. Çünkü inandırıcı olmaktan çok sevimli olmaya yarar.
Gizem masayı hazırlamaya başladı. “Konuşmaya başladınızsa, bana da yardım edin bari,” dedi. “Yoksa hepiniz dayınızın yanında sızar kalırsınız, ben de mutfakta tek başıma sizin geleceğinizi düşünürüm.”
Ayağa kalktım. “Ben yardım ederim.”
“Senin yardımın, tabak taşırken bile toplantı yönetiyormuş gibi görünmene sebep oluyor,” dedi. “Ama yine de et.”
Mutfakta onunla yan yana durmak, küçüklüğümüzden beri değişmeyen birkaç şeyden biriydi. İnsanlar bizim ilişkimize dışarıdan baksa abla-kardeş der geçer belki, ama mesele bundan fazlası. Gizem’in yanında konuşmadan da anlaşılabileceğim ender anlarım oldu hayatta. Tezgâhtan tabakları alıp masaya dizerken bana yan gözle baktı. “Yüzünde düşünce var,” dedi.
“Yüzümde her zaman bir şey var.”
“Hayır, o başka. Bu, içine dönmüş hâlin.”
“Bunu da mı ayırt ediyorsun?”
“Elbette. Sen yalnızca iki şekilde susarsın. Biri canın sıkkınken, diğeri düşündüğün bir şey gerçekten ilgini çektiğinde.”
Kaşığını tabağın kenarına bıraktı, bana tam döndü. “Bugün hangisi?”
Bir an cevap vermedim. Çünkü her cevabın ardından gelecek soruları biliyordum. Ama Gizem’e tamamen susmak, onu yalnızca daha sabırlı bir soru sorucuya dönüştürür.
“İkisi de değil,” dedim.
“Buna inanmamı mı bekliyorsun?”
“Hayır.”
“Güzel. Çünkü inanmıyorum.”
Mutfaktan salona çocuk sesleri geliyordu. Biri diğerine hızla bir şey anlatıyor, öteki onu düzeltiyor, en küçüğü ise kendi anlattığının doğru olduğunu yüksek sesle savunuyordu. Arka plandaki bu hayat sesi, konuşmanın tonunu hep başka bir yere çeker. O yüzden Gizem’le yaptığım bazı konuşmalar ne kadar derine inse de hiçbir zaman boğucu olmaz.
“Bugün ofiste,” dedim en sonunda, tabağı yerleştirirken, “birisi dikkatimi çekti.”
Gizem’in eli havada bir an durdu. Sonra o çok tanıdık, yavaş gülümsemesi yüzüne yerleşti. “Demek sonunda,” dedi.
“Sonunda ne?”
“Birinin seni insan gibi düşündürmesi.”
Bu cümleye itiraz etmek istedim ama gereksiz buldum. “Abartma,” dedim yalnızca.
“Abarttığımı düşünmüyorum,” dedi. “Çünkü sen kolay kolay birini ‘dikkatimi çekti’ diye anmazsın. Hatta neredeyse hiç anmazsın. Kim?”
Masaya son tabağı koydum. Sandalyeyi çekip düzelttim. “Projede biri. Eylül Aras.”
İsmi söylerken sesimin değişip değişmediğini bilmiyorum ama Gizem’in bakışının biraz daha derinleştiğini gördüm. “Nasıl biri?”
Bu soruya cevap vermek kolay değildi. Çünkü insan bazen birini tarif etmeye çalışırken, aslında onda kendisini neden durdurduğunu açıklamak zorunda kalır.
“Sakin,” dedim önce. “Ama boş değil. Gereksiz yere konuşmuyor. Kimseye yaranmaya çalışmıyor. Ve…” Burada durdum. Çünkü doğru kelimeyi seçmek istedim.
“Ve?” diye sordu Gizem.
“Bakıyor,” dedim.
Kaşı hafifçe kalktı. “Herkes bakıyor sana.”
“Hayır. O başka.”
“Nasıl başka?”
Su bardağını yerleştirdim, parmaklarımı masanın kenarında kısa bir an gezdirdim. “İnsanlar genelde benden bir şey isterken bakar. Onay, fırsat, dikkat, korku, güven, çıkar… bir şey. O istemiyor gibi.”
Gizem bir süre sustu. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “Bu hoşuna gitmiş.”
“Haklı olabilir,” dedi yavaşça. “Senin yanındaki çoğu insan kendini ya fazla büyütüyor ya da gereğinden fazla küçültüyor. Olduğu gibi kalabilen biri dikkatini çeker elbette.”
“Dikkatimi çekmesi önemli değil.”
Gizem bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı. “Senin için önemli olmasa şimdi burada ondan bahsetmezdin.”
Tam o sırada çocuklardan biri mutfak kapısına geldi ve konuşmanın gerginleşebileceği çizgiyi doğal bir şekilde dağıttı. “Anne, dayım bizimle yemek yiyecek değil mi? Çünkü ben ona en sevdiği yemeği söyledim ama belki sevmiyordur da, o yüzden önceden bilmem gerek.”
Gizem gülmesini tutamadı. “Önceden bilmen neden gerek?”
“Çünkü sevmediği bir şeyi yapmış olabiliriz ve bu onu mutsuz eder. Sonra mutsuzken daha az konuşuyor.”
Bana döndüm. “Demek analiz yapıyorsun.”
Kız ciddi bir yüzle başını salladı. “Sen az konuşunca ya düşünüyorsun ya da canın sıkılıyor. Ben ayırt etmeye çalışıyorum.”
Gizem gözlerini bana çevirdi. “Bak, bu evde herkes seni okuyor.”
“Yanlış cümleler kuruyorsunuz hepiniz,” dedim.
“Hayır,” dedi ortanca olan da kapıya gelerek. “Biz seni doğru kuruyoruz.”
Bu cümle öyle kendinden emin bir tonla söylendi ki, gülmemek zor oldu. Sonunda hep birlikte masaya oturduk. Elbette sandalyenin yerleşimi dakikalarca tartışıldı. En küçüğü dizime oturmak konusunda ısrarlıydı, ortanca bunu ‘diplomatik kriz’ olarak tanımladı, en büyükleri ise kendi yanında oturmam için doğrudan pazarlık teklif etti. “Bir hafta boyunca kardeşlerimle daha az kavga ederim,” dedi ciddi bir yüzle, “ama sadece bu akşam benim yanımda oturursan.” Gizem başını iki yana sallayarak ekmek sepetini bıraktı. “Şu evde herkes pazarlık öğrenmiş. Hepiniz amcanıza çekmişsiniz.”
Yemek başladığında, çocukların anlattığı gün öykülerinin içinde saatler, dersler, öğretmenler, arkadaş kavgaları, haksızlıklar, uydurulmuş kahramanlıklar, biraz büyütülmüş başarılar, fazlasıyla dürüst kırgınlıklar vardı. Ben onları dinlerken çoğu zaman yalnızca dinlediğimi düşünürüm ama aslında o anlardaki varlığım bende beklediğimden daha fazla yer kaplıyor. Çünkü büyüklerin anlattığı şeylerde her zaman bir amaç, bir sonuç, bir çıkar, bir ikna çabası vardır. Çocuklarsa yalnızca yaşadıkları şeyin onlarda bıraktığı duyguyla konuşur. Biri arkadaşının onu oyuna almadığını anlatırken gözleri doluyorsa, orada siyaset yoktur. Biri öğretmeninin onu sınıfta övdüğünü söylerken sesi parlaksa, orada gösteri değil saf sevinç vardır. Belki bu yüzden onları dinlemek, dünyaya kısa bir süreliğine daha az şüpheyle bakmak gibi geliyor.
“Dayı,” dedi en küçüğü ağzını peçeteyle silmeye çalışırken, “sen küçükken de böyle miydin?”
“Nasıl?”
“Böyle… hep ciddi.”
Ortanca hemen itiraz etti. “Hayır, o bize ciddi davranmıyor.”
“Bize az biraz davranıyor,” dedi öteki. “Ama dışarıda daha çok ciddi gibi.”
Gizem kahkaha attı. “Bak, seni gözlemlemişler.”
“Belli,” dedim.
En büyükleri beni ciddi ciddi incelemeye başladı. “Küçükken güler miydin?” diye sordu.
Bu kadar basit bir sorunun insanı niçin durdurduğunu açıklamak zor. Bazı soruların cevabı kolaydır ama taşıdığı hatıra ağırdır. Çatalı tabağın kenarına bıraktım. “Gülerdim,” dedim.
“Kim güldürürdü seni?”
Bu sefer gözlerim istemsizce Gizem’e gitti. O da bunu fark etti. Yüzü yumuşadı ama hiçbir şey söylemedi.
“Bazen halaların,” dedim. “Bazen Gizem. Bazen de sebepsiz.”
“Annen güldürür müydü?” diye sordu ortanca olan, çocukların o filtresiz merakıyla.
Masada çok kısa ama çok net bir sessizlik oldu. Gizem hemen araya girebilirdi, konu değiştirilebilirdi, çocuk başka bir şeye yöneltilebilirdi. Ama ben bunu istemedim. Çünkü çocukların sorduğu sorular karşısında kaçmak, onlara yalanı öğretir.
“Hayır,” dedim sakin bir sesle. “Pek değil.”
En küçüğü bu cevabı yeterince anlayamadı ama en büyük olan yüzümdeki şeyi sezdi. “Tamam,” dedi hemen, çocuksu ama şaşırtıcı bir dikkatle, “o zaman ben güldürürüm.” Sonra komik olduğunu düşündüğü bir yüz yaptı. Öyle abartılıydı ki masada herkes güldü. Ben de. Kısa ama gerçek bir gülüş çıktı benden ve bu, çocukların zafer çığlığı atmasına yetti. “Bak!” dedi ortanca. “Ben demiştim, dayımı güldürebiliyoruz.” Gizem bana bakıp başını çok hafif eğdi; teşekkür eder gibi değil, yalnızca anlar gibi.
Yemekten sonra çocukların ısrarıyla salona geçtik. Biri battaniye getirdi, biri minderleri yere taşıdı, biri televizyonu açmak istedi, öteki onun yerine hikâye anlatmamı. Sonunda yine çocukların mantığıyla bir orta yol bulundu: Önce ben hikâye anlatacaktım, sonra kısa bir çizgi film açılacak, sonra da onların uykusu gelip gelmediğine göre savaş devam edecekti. Koltuğun ortasına oturdum. En küçüğü bu kez doğrudan yanıma kıvrıldı. Ötekiler iki yandan sardı. Gizem uzakta, tekli koltuğa oturup bizi izliyordu; yüzünde yalnızca annelik değil, bir ablanın yıllar boyunca tanıdığı kardeşini başka bir ışıkta izlerken taşıdığı o derin, sessiz bakış vardı.
“Nasıl bir hikâye?” diye sordum.
“Gerçek olsun,” dedi en büyükleri.
“Hayır, büyülü olsun,” dedi ortanca.
“İçinde dayı olsun,” dedi en küçüğü.
“İçinde ben olmayayım,” dedim.
“Neden?”
“Çünkü iyi hikâyelerde kahraman kendini anlatmaz.”
“Kim anlatır?”
“Onu gören biri.”
Ortanca düşünür gibi yapıp kaşlarını çattı. “Bu biraz karışık oldu.”
“Hayat da karışık.”
“Sen her şeyi niye böyle söylüyorsun?” dedi, gerçekten merak ederek.
“Nasıl?”
“Böyle… sanki söylediğin şeyin içinde başka şeyler de varmış gibi.”
Gizem bu cümleye gülümseyerek başını önüne eğdi. Ben ise çocuğun alnına hafifçe dokundum. “Çünkü herkesin duyduğu şey aynı değildir.”
“Ben yine de hikâyeyi anlamak istiyorum.”
“Anlarsın.”
Ve anlatmaya başladım. Doğrudan kendimi anlatmadım elbette. Ama insanın anlattığı her hikâyede kendinden bir gölge kalır. Bir şehir anlattım önce; kalabalık ama yalnız bir şehir. Sonra o şehrin içindeki büyük bir binadan söz ettim; insanların girip çıktığı, herkesin bir şey olmaya çalıştığı, ama bir adamın her gün aynı pencereden dışarı baktığı bir yer. Çocuklar bunu macera sanarak dinledi. En küçüğü araya girip “Sonra ejderha geliyor mu?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Ejderha değil. Ama bazı insanlar ejderhalardan daha yorucudur.” Gizem bu cümlede gözlerini bana kaldırdı. Devam ettim. Sonra bir evden söz ettim; sesli, dağınık, sıcak bir evden. O evde üç küçük kızın, bir adamın oturacağı yeri bile paylaşamadığından, ama adamın buna hiç kızamadığından. “Çünkü onları çok seviyor,” dedi en küçüğü, gözleri yarı kapalı.
“Evet,” dedim, beklediğimden daha yumuşak bir sesle. “Çünkü onları çok seviyor.”
O cümleden sonra hikâyenin geri kalanını gerçekten dinleyip dinlemediklerini bilmiyorum. Çünkü birinin başı omzuma düşmüştü, ötekinin eli kolumun üzerine gevşemişti, en küçüğü çoktan battaniyenin altında sıcak bir düğüm gibi kıvrılmıştı. Çocuklar uykuya geçerken dünyanın bütün gürültüsü yavaşlar. Gizem ayağa kalktı, sessizce yaklaşarak en küçüğünü kucağına aldı. Ben ortancanın başını dikkatlice mindere yasladım. En büyükleri yarı uykulu bir sesle “Gitme,” dedi.
“Gitmem,” dedim.
“Uyanınca burada ol.”
“Olursam şaşırma.”
“Olmazsam da kızarım,” dedi gözlerini açmadan.
Gülümsedim. “Bu evde herkes tehdit etmeyi seviyor galiba.”
Onu da battaniyeyle örttükten sonra salonun ışığı biraz daha kısıldı. Televizyon kapanmış, dışarıdaki şehir pencereden yalnızca bulanık ışıklar hâlinde görünmeye başlamıştı. Gizem mutfaktan iki bardak çay getirip sehpaya bıraktı. Ben koltuğa geriye yaslandım. Çocuk seslerinin yerini evin geceye yaklaşan o tanıdık, içi dolu sessizliği aldı.
“Şimdi anlat,” dedi Gizem sonunda.
“Ne anlatayım?”
“Bütün o gün boyu yüzünde taşıyıp burada biraz gevşettiğin şeyi. O kadın gerçekten yalnızca bir proje çalışanı kadar mı yer kaplıyor zihninde, yoksa sen bunu küçük göstererek kendini rahatlatmaya mı çalışıyorsun?”
Çayı elime aldım ama içmedim. Buhar yüzüme hafifçe çarptı. “Sen bazen insanın rahatını fazla önemsiyorsun.”
“Hayır,” dedi. “Ben senin kendini ne kadar rahatsız ettiğini çok iyi bildiğim için, bunu senin yerine sesli düşünüyorum.”
Bu cümleyi duyunca başımı hafifçe geriye yasladım. Gizem’in doğruları her zaman yumuşak gelmez; ama doğru olduklarında sesi yükseltmenin faydası yoktur.
“Adı Eylül,” dedim tekrar, bu kez daha sakin. “Projede. Akıllı. Detayı görüyor. Gereksiz konuşmuyor.”
“Güzel,” dedi. “Bunların hepsi teknik gözlem. Kadın olarak ne hissettirdi?”
Gözlerimi ona çevirdim. “Her şeyi bu kadar açık sormak zorunda mısın?”
“Sen her şeyi bu kadar kapalı yaşamak zorunda mısın?”
Bu, bizim eski dengemizdir. Ben sorunun etrafında dolaşırım, o merkeze yürür.
“Hissettirmek kelimesi fazla iddialı,” dedim.
“Peki seni durdurdu mu?”
Bu daha doğru bir soruydu. Çünkü bazen insan birine karşı hemen bir şey hissetmez. Ama o insan düşünce akışını keser. Zihninin hızını bozar. Seni kendi içinde kısa süreliğine durdurur. Ve o durma hâli, bazı başlangıçlardan daha güçlüdür.
“Evet,” dedim bu kez.
Gizem’in ifadesi hafifçe değişti. Kazanmış gibi değil, daha çok düşündüğü bir şeyi doğrulamış gibi. “Nasıl?”
“Konuşma biçimi,” dedim. “Bakışı. Benden bir şey istemiyor gibi.”
“Bu seni şaşırtmış.”
“Evet.”
“Hoşuna gitmiş.”
Bu kez itiraz etmedim. Yalnızca çaydan bir yudum aldım. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken bir an sustum. Sonra farkında olmadan ekledim: “Ve beni anlamaya çalışmıyor.”
Gizem kaşlarını çok hafif kaldırdı. “Bu ilginç.”
“Nesi?”
“Çünkü senin etrafındaki insanlar genelde seni çözmeye çalışır. Kimisi senden korktuğu için, kimisi senden çıkarı olduğu için, kimisi meraktan. Eğer birisi bunu yapmıyorsa, senin dikkatini çeker elbette. Çünkü seni ilk kez yalnızca sen olduğun kadar görüyor olabilir.”
Bu cümlenin etkisi beklediğimden daha uzun sürdü. Sessizlik aramıza yerleşti. Uzakta bir yerde bir çocuk uykusunda mırıldandı, sonra tekrar sustu. Ev, geceye tamamen dönmüştü.
“Annem neden aramış?” diye sordum sonra, konuyu bir anda değiştirerek ama aslında değiştirmediğimi ikimiz de bilerek.
Gizem bir an beni izledi. “Bayram için.”
“Hayır. Gerçek sebebi.”
Çayını bıraktı. “Bilmiyorum,” dedi önce. Sonra, bana yalan söylemeyi hiçbir zaman iyi beceremediği için ekledi: “Belki gerçekten seni görmek istiyordur.”
“İstemiyor.”
“Bunu bu kadar kesin söylemeni sevmiyorum.”
“Doğru olduğu için mi?”
“Hayır,” dedi yavaşça. “Seni o cümlenin içinde çok yalnız duyduğum için.”
Bu söz, beklenmedik bir yerden geldi. Yalnızlık kelimesi bana dışarıdan yakıştırılanlardan biridir ama ben o kelimeyi içimde pek kullanmam. Çünkü bazı şeyler adı konduğunda büyür. Ben adlandırmamayı tercih ederim.
“Yalnız değilim,” dedim.
“Biliyorum,” dedi Gizem hemen. “Ama bazen insan çevresinde biri olduğu hâlde, bazı cümleleri tek başına taşır. Sen de bazı şeyleri hep tek başına taşıyorsun.”
Gözlerim bir süre sehpanın üzerinde duran çay bardağına takıldı. İçindeki amber renkli sıvı, ışığın altında sabit görünüyordu. “Alıştım,” dedim.
“Alışmak iyi olduğu anlamına gelmez.”
“Katlanılabilir olduğu anlamına gelir.”
“Ve sen katlanılabilir olanla yetinmeyi çok iyi öğrendin.”
Bu cümle içimde bir yere değdi ama yüzüme yansımadı. İnsan bazen bir cümlenin doğru olup olmadığını düşünmez; yalnızca ona karşı ne kadar savunmasız kaldığını hisseder.
“Bugün fazla konuşuyorsun,” dedim.
“Çünkü sen normalden biraz daha açıksın.”
“Bence değilim.”
“Bence öylesin,” dedi. “Ve bunu yalnızca o kadın yüzünden söylemiyorum. Bugün sende başka bir şey var. Sanki gün içinde biri senin yerleşmiş bir cümleni yerinden oynatmış gibi.”
İçimden geçen ilk şey, “Bakmakla okumak aynı şey değil,” cümlesi oldu. Bunu sesli söylemedim. Ama yüzümde bir gölge geçtiyse, Gizem bunu yakalamış olmalıydı. Çünkü bu sefer sorusunu daha yumuşak sordu.
“Ne dedi sana?”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Mesafeyi fark etti.”
Gizem’in bakışları daha derinleşti. “Senin mesafeni?”
“Evet.”
“Ve bunu nasıl söyledi?”
Çok kısa düşündüm. Sonra kelimeleri olabildiğince olduğu gibi aktardım. “İnsanlarla aramdaki mesafenin herkese aynı olmadığını söyledi. Bazı insanlara daha yakın olduğumu. Bunun bakıştan belli olduğunu.”
Gizem uzun süre sustu. Sonra yüzünde öyle bir ifade belirdi ki, bunun hem hüzün hem de sıcaklık taşıdığını aynı anda gördüm. “Yanılmamış,” dedi.
“Hayır.”
“Peki seni asıl durduran ne oldu? Mesafeyi fark etmesi mi, yoksa o mesafenin herkese aynı olmadığını söylemesi mi?”
Bu soru… doğruydu. Ve yanlış cevap vermek istemedim.
“İkincisi,” dedim sonunda.
“Çünkü?”
“Çünkü çoğu insan mesafeyi tek parça sanır. Oysa değil.”
“Biliyorum.”
“Sen biliyorsun,” dedim. “Çocuklar da biliyor. Ama dışarıdaki kimse bilmez.”
“Belki de ilk kez biri dışarıdan görmüştür.”
Bu ihtimali daha önce zihnime tam hâliyle almamıştım. Belki de o yüzden, o an, beklediğimden daha derin bir sessizlik çöktü üzerime. Çayın son yudumunu içtim. Bardağı sehpaya bıraktım. Ellerimi birbirine kenetledim. Gizem sesimi bekledi ama acele etmedi. En çok bunu severim onda. Cevap almayı zorlamaz. Yalnızca alan açar.
“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Ama bugün ilk kez… birinin söylediklerini tekrar tekrar düşündüm.”
Gizem’in yüzünde küçücük, çok sakin bir gülümseme belirdi. “İşte şimdi doğru yere geldik.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum. Sadece senin için bu küçük görünse de küçük olmadığını biliyorum.”
Başımı geriye yasladım. Tavana baktım. “Benim için küçük olabilir.”
“Hayır,” dedi yumuşak ama net bir sesle. “Senin için küçük olsaydı, burada, çocuklar uyuduktan sonra, çay içerken ondan bahsetmezdin.”
Bu sefer sustum. Çünkü söyleyecek bir şey bulamadığımdan değil; söyleyecek hiçbir şeyin bu cümleyi gereksiz kıramayacağını bildiğimden.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ev daha da sessizleşti. Mutfaktan yalnızca buzdolabının düzenli uğultusu geliyordu. Dışarıda şehrin ışıkları uzak ve flu görünüyordu. Gizem ayağa kalkıp çocukların üzerini kontrol etmeye gitti. Ben tek başıma kaldığım o birkaç dakikada, salonun içindeki dağınıklığa baktım: yerde unutulmuş bir oyuncak, koltuğun kenarında yarıya kadar düşmüş battaniye, sehpanın üzerinde küçük bir saç tokası, çizilmiş bir defter, bir köşeye bırakılmış minik çoraplar. İnsan bazen düzenin içinde değil, dağınıklığın içindeki hayat izlerinde rahatlar. Benim evimde bu tür izler yok. İstediğim için mi yoksa hiç oluşmadığı için mi, bundan emin değilim.
Gizem geri döndüğünde ışığı biraz daha kıstı. “İstersen burada kal,” dedi. “Geç oldu.”
“Kalırım diye mi söyledin, yoksa gidesim yok diye mi hissettin?”
“İkisi de olabilir,” dedi.
Gülmedim ama bakışım yumuşadı. “Gitmem gerek.”
“Her zaman gerek.”
“Evet.”
“Bazen istemek ile gerekmek arasındaki farkı unutuyorsun.”
Bu cümle beni bir anlığına yeniden toplantı odasına, kapının önünde duran ve “istemek başka, gerekmek başka” diyen o sakin sese götürdü. Demek ki aynı gün içinde iki farklı kadın, iki farklı yerden, iki farklı tonda, benzer bir çizgiye dokunabiliyordu. Bu rastlantı mıydı bilmiyorum. Ama rahatsız edici bir tutarlılığı vardı.
Ayağa kalktım. Ceketimi aldım. Telefonumu cebime koydum. Kapıya yöneldim. Gizem de benimle birlikte geldi. Evlerin en samimi vedaları kapının eşiğinde yapılır; uzun değil, süslü değil, ama asıl söylenmeyenlerin hissedildiği yer orasıdır.
“Yarın yine görüşecek misin onunla?” diye sordu tam kapıyı açacakken.
Kapı kolunun üzerinde elim kısa bir an durdu. “Muhtemelen.”
“İyi.”
“Niye iyi?”
“Çünkü senin ilgini çeken her şey tehlikeli olmaz. Bazen yalnızca seni biraz daha dürüst yapar.”
Ona baktım. “Bu akşam fazla bilgesin.”
“Ben hep böyleyim. Sen bazen duymaya açık oluyorsun.”
Kapıyı açtım. Koridor sessizdi. İçeriden sıcaklık, dışarıdan serin bir duruluk vurdu yüzüme.
“Çocuklara sabah ben gittikten sonra geldiğimi söyleme,” dedim.
“Neden?”
“Bırak kendileri hatırlasın.”
Gizem gülümsedi. “Hatırlayacaklar. Sen sandığından daha çok yer kaplıyorsun.”
Bu cümleyi arkamda bırakıp koridora çıktım. Asansöre yürürken, o akşamın içimde bıraktığı şeyi net bir kelimeye çeviremedim. Bu, huzur değildi tam. Hafiflik de değildi. Daha çok, günün sert yerlerinin üzerinden geçen sıcak bir el gibi. Ama onun da altında başka bir şey vardı. Ofisten beri benimle gelen, yolda kırmızı ışıklarda başını kaldıran, Gizem’le konuşurken sesini alçak tuttuğum ama içimden atamadığım başka bir şey.
Arabaya bindiğimde saat geç olmuştu. Şehre yeniden karıştım. Sokaklar daha tenha, ışıklar daha sert, insanlar daha yorgundu. Telefonum sessizdeydi ama ekranı kısa süreliğine parladı. Bilinçsizce baktım. Mail bildirimlerinden biri yine aynı proje dosyasına aitti. Birkaç saniye ekrana bakıp telefonu ters çevirdim. Bu bir kaçış değildi. Yalnızca o adı şu an başka bir ışığın içine sokmak istememekti.
Yol boyunca kendime bir şey itiraf etmedim. Henüz değil. Çünkü bazı itiraflar, insanın kendi içinde bile erken söylendiğinde değerini kaybeder. Ama şunu biliyordum: O gün, sabahın gri ışığında başladığım hayatla gece bu yola çıktığım adam aynı değildi. Değişmiş demeyeceğim; bu kelime fazla iddialı. Ama bir şey yerinden oynamıştı. Bir cümle, bir bakış, bir akşam, çocukların sıcak sesi, Gizem’in benden saklamadığı doğruları ve adını birkaç kez söylediğim bir kadın… bütün bunlar, görünürde birbirinden ayrı şeylerdi belki, ama içimde aynı kapıya çıkıyor gibiydi.
İnsan bazen değişimin başladığı anı büyük bir gürültüyle sanır. Oysa çoğu şey sessiz başlar. Bir odada. Bir bakışta. Bir evin kapısında. Ya da gece arabayı sürerken, şehrin bütün ışıkları akıp giderken, ilk kez gerçekten merak ettiğin bir şeyi kendinden bile tam saklayamadığında.