Sabah güneşi odama sızarken gözlerimi açtım.
Yine… her şey aynıydı. Ama bugün farklı bir ağırlık vardı içimde.
Kapı aralandı.
O içeri girdi, gözleri soğuk ve kararlı.
Yanında duran eşarbı elime tutuşturdu.
“Bunu takacaksın,” dedi sertçe.
“Bunu takmadan bu evden dışarı çıkamazsın. Anladın mı?”
Başımı salladım ama içimden bir öfke yükseldi.
Senin ne dediğin beni değiştiremez.
“Giyimini de değiştireceksin. Bu şekilde dışarı çıkamazsın. Ve annenle konuşurken her zaman saygılı ol. Her hareketine dikkat et!”
Sesi soğuk ama otoriterdi.
Kalbim sıkıştı. Ama başımı sallayarak sustum.
Eşarbı elime verdikten sonra ekledi:
“Artık sen benim karımsın. Bu evde kurallar benim. Bunu takmadan… hiç bir yere gidemezsin.”
Parmaklarım eşarbı tuttuğunda içimde bir karışıklık oldu.
Korku… utanç… öfke… hepsi bir aradaydı.
Ama öfke, korkudan daha baskındı.
“Ben… ben hâlâ kendi kararımı verebilirim,” dedim kısık ama kararlı bir sesle.
Gözlerim doluydu ama eşarbı takmak zorunda olduğum gerçeği vardı.
O adım attı.
Yaklaştı.
Gözlerimi dikti.
“Konuşma tonunu…” dedi.
“Burası benim evim, benim kurallarım.”
Ama içimdeki küçük kız artık sustu.
Yerine bir şey geçti: sessiz bir öfke.
Başımı kaldırdım, bakışlarını karşılamaya çalıştım.
“Kuralların beni esir alamaz,” dedim.
Sesim titredi ama geri çekilmedim.
O an anladım:
Bu evde… bu hayatta…
Beni kontrol etmek istedikleri kadar güçlü değiller.
Ve ben hâlâ direnebilirim.
Ama gözlerim doluydu…
Çünkü biliyordum: direnmek… kolay olmayacaktı.