Yalnız değildim.
Hayatımın diğer zamanlarında tek başım acıdan kıvranırken, birçok şeyi tek başıma atlatmaya çalışırken olduğu gibi bu kez yalnız değildim.
Uçurum ayaklarımın altındayken annemin gökyüzünden beni izleyen gözlerinin bile ruhuma kapalı olduğunu düşünürdüm hep, içimi görebilseydi beni kurtarmaya gelmez miydi?
İçim içimi terk edercesine ağlarken kollarımı kavrayan yabancı bir el sayesinde girdiğim transtan çıktım. Başımı dizlerimden kaldırıp yüzünü seçmeye çalıştığımda bunu başaramadım, alkol kanıma öylesine işlemişti ki gözümün önünü dahi göremeyecek bir raddeye gelmiştim.
Alkolü sikeyim.
“Kalk,” dedi derinden gelen sesiyle. Bu oydu, yüzünü seçemediğim kişi Poyraz’dı. “Evine gitmen gerek, kalk yerden.”
Burnumu çektim. “Beni rahat bırak.”
“Eve götüreceğim seni, kalk şu siktiğimin yerinden.” Hızla kollarımdan tutup yukarı çektiğinde çelimsiz bedenim anında havaya kalktı, dengem şaşarken birkaç kez kollarına tutunarak sendeledim ve ayakta kalmaya çalıştım.
“İnsanların başına bela olacaksanız içmeyin, senin gibi çöp bacaklılar alkolün tadına bile bakmasın. Şu hale bak, az sonra geberip gideceksin.” Art arda sıraladığı cümleleri beynimin içinde dönerken kaşlarımı çatarak başımı kaldırdım ve gözlerine odaklandım, boyu benden uzun olduğu için ona bakarken başımı kaldırmam gerekiyordu. Bulanık yüzü gözümün önüne düştüğünde gözlerinin neresi olduğunu önemsemeden rastgele bir noktaya baktım.
“Sürekli başımda saymak için mi geldin sen? Hem, ölüyorsam sana ne?”
“Belanı sikeyim Kemal.”
“Arkadaşıma küfretme.” Burnumu çekerek boynumu tutan demirleri tek hamlede kestiğimde başım öne düştü. Yavaş yavaş kuruyan gözyaşlarım yerini can yakıcı bir soğukluğa bırakırken hıçkırıklarım devam ediyordu fakat eskisi kadar şiddetli değildi.
Kollarındaki elimi çektim ve o da tutuşunu gevşetti, neredeyse yok gibi olan dokunuşu sadece beni kontrol etmek için havadaydı, ne yaptığımı merak eden bakışlarının üzerimde olduğunu fark edebiliyordum. Ondan uzaklaştım ve adımlarımın eve kadar tökezlememesini diledim, eve gidebilseydim her şey daha kolay olurdu.
Sokağın sonuna çevirdim bedenimi ve adımlarımı sağlamlaştırmaya çalışarak yürümeye başladım. Adım sesleri kesilmediğinde neredeyse sinir krizi geçirecektim.
“Git başımdan.”
Cevap vermedi. Sanki orada değilmişim gibi yalnızca kendi düşündüklerine odaklanmıştı ve söylediğim ya da yaptığım hiçbir şeyin önemi yoktu gözünde.
Evim, sokağın sonundan sola dönünce yedi katlı bir apartmanın altıncı katındaydı. Yani abartılacak cinste uzun bir mesafede değildi ancak alkollüydüm, kalbim kırılmıştı ve hiç olmadığım kadar yorgundum.
Evim, gerçekten de abartılacak cinsten uzun bir mesafede gibiydi.
Adımlarım aksamadan devam ediyordu, bunun için hiç olmadığım kadar mutluydum. Ancak ardımda yankılanıp duran adım sesleri beni huzursuz ediyordu, yarı açık bilincimle aklımdan geçen kötü düşüncelere engel olamıyordum.
Sokak normalde her zaman hareketli olan caddeye açıldığında bu kez sakinlik hüküm sürüyordu. Cadde üzerindeki binaya yöneldiğimde arkamdaki adım sesleri hala devam ediyordu, içimde katlanan korku yavaş yavaş ağır basmaya başlamıştı.
Peşimden gelmesini istemiyordum. Burada olmasını istemiyordum. Bir yabancının adım sesleri kulaklarımda yankılansın istemiyordum.
Apartmana girdiğimde gideceğini düşünmüştüm. Gitmedi.
Kapanmak üzere olan kapıyı eliyle aralayarak içeri girdi ve peşimden merdivenlere ilerledi. Aklımdan geçen korkunç düşünceler artık kanıma karışmıştı, kalp atışlarım hızlanırken alkolün verdiği rahatlıkla iki zıt duyguya göğüs germiştim.
Aklımdan sayısız düşünce geçti, gözümün önünde beliren haber manşetleri kafamın içinde bir şimşek gibi çaktı ve hissettiğim korkuyu harladı.
Ben kadındım.
Ben anneydim, ben kıymetli olandım ve eşsiz güzelliklere sahiptim.
Ben kadındım.
Ben önemsizdim ve yalnızca çocuk doğurmakla hükümlü olan basit bir objeydim.
Bu iki zıtlık kafamın ıssız arazilerinde birbiriyle çarpıştığında içimdeki öfke açığa çıktı.
Çok can yaktılar, çok eve ateş düşürdüler. Bir annenin ve bir babanın yerlerde sürünüşünü gördü gözlerim, şeytanın dünyaya sürgün edildiğini hiçbir zaman kabullenmek istemedim.
Çok can yaktı zihni bozuk insanlar, çok kadını ruhundan yaraladılar. Artık insanlar bir otobüste son yolcu olmaktan, bir adamı sevmekten çekinir hale geldiler.
Çok ömrü tüketti ataerkil toplum, yaşanan felaketleri kıyafet ölçüleriyle değerlendirdiler ve zaman zaman vahşilikleri haklı gördüler.
Annemin beni ardında bıraktığı bu dünyada hiçbir zaman insan olmayı, bu toplumun bir parçası olmayı kabul edememiştim ancak henüz yaşamlarının en güzel noktasında bu dünyadan göçüp giden ve ardında büyük acılar bırakan hemcinslerimin yaşadıklarını duydukça insanlıktan büyük bir tiksinti duymaya başlamıştım.
Ben daima dik durur, yırtıcı bakışlarımla etrafıma tehlike saçardım fakat vahşice katledilen kadınların yükü hep omuzlarımdaydı ve bunu kaldıramayacak durumdaydım.
Bir kış günü acımasızca yaşamdan koparılan bahar çiçeği, bahar gelince yeniden açamadı. O yıl takvimler hep aynı günü gösterdi ve bahar hiç gelmedi, mevsim hep kanlı bir kış gününde takılı kaldı. Bundandı belki de, kafamın içinde bir şeyler hep sıradandı ve hep karamsardım.
Düşüncelerim gözümün önünden bir toz bulutu gibi silindiğinde merdivenleri yavaş yavaş çıkmaya başladım. Arkamdaki adım sesleri kesilmedi, kesilmemeye devam edecekti ve bundan emindim. O an ne yapmam gerekiyordu bilmiyordum, yalnızca adımlarımı hızlandırdım ve alkollü zihnimin bulanık görüntüsüne odaklanmaya çalıştım.
“Evime geldim, artık gidebilirsin.” Sesim hissettiğim heyecanın aksine düz ve sabit çıkmıştı.
“Bir sapık değilim, benden kaçıp durma.” Gür sesi binanın içinde yankılandığında tüylerim ürperdi. Hissettiğim korkuyu anlamış olmalıydı, bunu fazlasıyla belli ettiğimin farkında değildim.
Altıncı kata geldiğimizde nefes nefeseydik. Ciğerlerim oksijen isteğiyle aralanıp yeniden eski halini alıyordu ve nabzımı yoluna koymaya çalışıyordum. Merdivenleri çıktıktan sonra kat planı ikiye ayrılıyordu. Sağda ve solda koridorlar vardı ve her koridorda dörder tane daire bulunuyordu. Bina oldukça büyüktü, bir katta sekiz daire vardı.
Gitmedi. Hızlı ve gelişigüzel hareketlerle kapıya anahtarı soktum ve içeri girer girmez kapıyı kapattım. Korkunun kol gezdiği damarlarım bir an genişliyormuş gibi hissettim, adım sesleri kapının önüne kadar geldi ve durdu; yaslandığım kapıdan ayrılmadan öylece bekledim. Kapıyı kilitlemek için geç kaldığımı hissediyordum, adım sesleri yavaş yavaş kaybolduğunda kalın kapının kilitlerini sonuna kadar çevirdim.
Benden bağımsızlaşmış bedenim daha fazla dayanamadı, birkaç adım ilerledikten sonra salonun ortasına yığıldım.
Hayatımdaki hiç kimse… Hiç kimseye böyle hissetmemiştim.
Sırt üstü tavana bakarken istemsizce yeniden hıçkırdım.
Boğazımdaki yangını hissediyor musun? Senin ellerin yanmadı mı ona dokunurken?
Yüzümü buruşturdum ve şakaklarımdan saçlarımın arasına inen göz yaşlarıma aldırmadım.
Bu kadar mı sevmedin beni? Ama… Hani çocuksu ruhumu ölene dek severdin, böyle söylemiştin. Hani ben bir masal karakteriydim ve sen de o masalın kahramanıydın, sen hiç kötü sonla biten bir masal okudun mu? Ona dokunurken aklına gelmedi mi masalımızın biteceği?
Ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim, sanki acımın son demlerindeydim.
Masalımın kahramanı gözlerimin önünde can verdi ve artık bir masalın içinde değilim ben, neden ait olduğum diyardan uzaklaştırdın yıkılmaya meyilli yüreğimi?
Öfkeyle kaşlarımı çattım.
Hissediyor musun bilmiyorum… Çok kanıyorum.
Gözlerim kapanırken zihnim uykunun esiri olmaya hazırlandı. Son kez hıçkırdığımda artık her şey kafamda yaşamdan kopmuştu.
Bugün benim doğum günüm ama çoktan ölmüşüm. Bugün benim doğum günüm ve sen unutulmayacak bir hediye bahşettin bana.
“Seni…” Dudaklarımı birbirine bastırdım ve içimden kopan şeylerin acısını dindirmeye çalıştım. “Nefret ediyorum.”
Kapalı gözlerimin ardından söylediğim şeylerin yakıcılığı öyle çok ağırlaşmıştı ki, yerde yatan bedenimin üzerinde belirgin bir baskı hissetmiştim. “Senden nefret ediyorum.” Fısıltım artık bir ölünün dudaklarından sıyrılıyormuş gibi cansızdı, yakıcı ve tahammülsüz bir perdeye sahipti.
Uyku sonunda ait olduğum acı verici andan beni kopardığında hıçkırıklarım devam ediyordu, bünyemdeki alkol etkisini hala gösteriyordu ve içimde çürüyen bir beden vardı.
…
Hırsla çalınan kapının sesi kafamın içinde yankılandı.
“İçeride ne yapıyor bu…”
Boğuk sesler içinde bulunduğum derin uykuyu bölerken yüzümü buruşturdum. Kulağımı tırmalayan seslere bir anlam verebilmek için gözlerimi açtım, karşılaştığım avize kaşlarımı çatmama sebep oldu. Avizenin camdan taşları güneş ışığıyla birlikte parıldıyor, değişik desenlerle birlikte etrafa yansıyordu.
“Çilingir mi çağırsak? Hande diyorsun ne diyorsun, öyle bela ki o…”
Avizenin taşlarından gözlerimi ayırıp olanları kavrayabildiğimde gözlerim sonuna kadar açıldı. “Ha’siktir!”
Ani bir hareketle yüz üstü döndüm, ellerim yere yapışmışken bacaklarımı karnıma doğru çekerek ayağa kalktım. Öyle ani bir şekilde ayağa kalkmıştım ki tutulan yerlerim büyük bir sancıyla sızlamıştı.
Koşar adımlarla kapıya ulaştığımda kapının deliğine yapıştım, gördüğüm yüzlerle olduğum yerde kaldım.
Babam ve Seyit abi buradaydı.
Seyit abi, babamın eski arkadaşlarından biriydi ve onlarınkinin bir arkadaşlıkla sınırlı olmadığını biliyordum. Abi kardeş gibilerdi, Seyit abiyi gerçek abim gibi görmüştüm her zaman, o da bana aynı şefkatle karşılık vermişti.
Üstümdeki eteğe ve tişörte kısaca göz gezdirip saçlarımı ellerimle hızla düzelttim. Daha fazla oyalanmadan kapıyı açtığımda babamın endişeli ve öfkeli gözleri anında gözlerimi buldu.
“Hande,” dedi uyarıcı bir ses tonuyla. “Ne yapıyordun sen içerde? Kapıyı yumrukladık duymadın.”
Babamın uzun boyuna karşılık başımı kaldırmak zorunda kaldım.
Adil Akay.
Babam.
Yaklaşık bir doksan boylarında, hafif kilolu ve sıcak tavırlı bir adamdı. Benimkinin aksine yuvarlak bir yüzü vardı ve kırklarının sonundaydı, annemle ilk evlendiklerinde zorluklarla açtığı lokantasını büyütmüş; Türkiye’nin her şehrinde bulunan bir zincir haline getirmişti. O, şimdiye kadar tanıdığım en güçlü insanlardan biriydi fakat göğsünün altında taşıdığı şeyin varlığından bazen şüphe ediyordum.
Onunla ilgili düşüncelerim havada dururken bir anda parçalandı, küçük cam parçalarına dönüştü ve sertçe saç diplerime düştü.
“Halan geliyor yurt dışından, bunların hiçbiri umrunda değil. Deniz evleniyor, Betül nişanlanmış…”
Umursamazca gözlerimi devirdim. “Yine mi?”
Babam salondaki geniş masanın sandalyesine oturduğunda uyarıcı bakışları üzerimdeydi. “Hande.”
“Ne var?” Hiçbirini sevmiyordum. Betül, evlenme bahanesiyle birlikte olduğu her erkeğe milyarlarca para harcatıyor ve sonra da bir yolunu bulup işi anlaşamamaya getiriyordu. Tam bir zengin koca avcısıydı, hemen hemen benden birkaç yaş büyüktü fakat olgunluktan çok uzaktı.
“Kuzenlerin hakkında öyle konuşma Hande.”
“Hangi kuzenlerim baba? Deniz aylar öncesine kadar bana asılıyordu, bunu hatırlatmama gerek var mı?”
“Hande her neyse…”
“Hayır!” Sesim yüksek çıkmıştı ve Seyit abi olan biteni sessizce izliyordu. “Her neyse falan değil.” Sandalyede oturan babama öfkeyle baktım. “O kadını da çocuklarını da görmek istemiyorum, siz ne yapıyorsanız yapın.”
“Deniz’in düğünü bu cumartesi, istersen o lavuğu da getirebilirsin.”
Ses tellerim gerilirken ifadem sarsıldı. “O lavuğu artık getiremem.”
Seyit abinin bir şahin gibi bana dönen bakışlarını hissedebilmiştim, babam olanları anlamıştı ve üzerine başka bir şey sormamıştı.
“Halanlar bu akşam Türkiye’ye inecekler, yemekte senin de olmanı istiyorum.” Babamın yatıştırıcı ses tonuna aldırmadım.
“Tüh… Bu akşam çok önemli bir işim vardı benim de.” Alaycı tavırlarımdan ödün vermiyordum, sonunda bana söz geçiremeyeceğini anlamış gibi ayağa kalktı. Kırışmaya başlayan yüz hatlarını izlerken içimden geçirdiğim tonla şeyi yutmak zorunda kaldım.
Anne, giderken beni gerçekten güvendiğin kollara mı emanet ettin? Şayet ben öyle yaptım, seni Tanrı’ya emanet ettim. İnanmayı bıraktığım Tanrı’ya… Evet.
Babam kapıyı açıp dışarı çıktığında Seyit abi de hemen ardından ilerliyordu. Kapıdan çıkmak üzereyken duraksadı, kafasında bir şeyleri tartmak istiyormuş gibi bekledi ve sonra omuzlarının üzerinden bana baktı. “O lavuğun yediği boku daha sonra konuşacağız,” dedi kısık bir sesle.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. Varla yok arası bir gülümsemeyle ona baktığımda dudaklarını birbirine bastırdı. Kim bilirdi, belki de yaşadığım her şeyin fazlasıyla farkındaydı ve bu farkındalık ona ağır geliyordu.
Daha fazla beklemeden kapıyı yavaşça kapattı ve adım adım gözlemin önünden silindi. Bir dağ gibi dik duran omuzlarım bir anda çöktü.
Üzerimdeki kıyafetleri daha fazla taşıyamıyordum, hırsla üzerimdekileri çıkarıp evin rastgele köşelerine atarken yalnızca iç çamaşırlarımla kalmıştım. Dün gece olup bitenler kafamın içine doldu, gözlerimle çantamı ararken koltuğa bırakmış olduğumu gördüm.
Çantayı koltuğa bırakabilmiştim fakat kendimi yere atmıştım.
Koltuğa oturup çantamı açtım ve hızla telefonu aradım. Askılı çantanın ikinci gözünde duran telefonu ellerimin arasına aldığımda ekranı açtım ve bildirimlere baktım. Tam da tahmin ettiğim gibi telefonum sessizdeydi ve Kemal, Bade ve Ozan dışında arayan kimse yoktu.
Ozan’ın ismi ekranda yeniden yanıp söndüğünde öfke içimde hüküm sürmeye başladı. “Siktir git,” diye tısladım, aramayı reddettim ve rehberden ismini bulup onu engelledim. Bade’ye mesaj atmak için mesaj kutusunu açtım ve son attığı mesajları okurken dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı.
Bade: Ozan’ı bizim çocuklara dövdüreyim mi? Ne dersin? Yediği bok yüzünden arkadaşım her zaman gece yarılarına kadar durduğu mekandan tavuk gibi erkenden ayrıldı. (02.13)
Bade: Tavuklar mekana mı gidiyor, sonra da o mekandan erken mi ayrılıyor bilmiyorum. (02.14)
Bade: Seni çok seviyorum Hande. (02.35)
Son attığı mesaj diğerlerinden yaklaşık yirmi dakika sonra atılmıştı. İçimi kaplamaya yüz tutan hüzün bulutunu dudaklarımla üfleyerek dağıttım, tenime değmesine izin vermedim.
Hande: Neler oldu bilemezsin.
Hande: Sıçtığımın kuzenleri Fransa’dan geliyorlarmış bu akşam.
Bade anında çevrimiçi olurken yeniden gülümsedim.
Bade: Küfür etmesene terbiyesiz.
Bade: OHA!
Bade: CADALOZ KARI DA GELİYOR MU?
Kıkırdadım.
Hande: Gelmez olur mu? Deniz’in düğünü bu cumartesiymiş.
Bade: YUH LAN!
Bade: TECAVÜZCÜ COŞKUN EVLENİYOR MUYMUŞ?
Gözlerimi devirdim ve gülmeye devam ettim.
Hande: Aklımızdan aynı şey mi geçiyor?
Bade: Aynen öyle bebeğim ;)
Bade ile mesajlaştığımız ekrandan çıktım ve gözüme çarpan şeyle mesaj uygulamasına yeniden tıkladım. Ozan tonlarca mesaj atmıştı ve ben onu engellediğim için son attığı mesaj beş dakika öncesine aitti.
Ozan: Nerede olduğunu biliyorum ama gelmeyeceğim, bunu istemezsin. Öfken soğuyana kadar karşına çıkmayacağım.
Ozan: Kendimi tutabilirsem.
Bundan sonraki mesajlar bu sabah atılmıştı. Parmağımı ekranda yavaş yavaş kaydırırken kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.
Ozan: Uyandın mı?
Ozan: Dün mekandan başka biriyle çıkmışsın.
“Senden nefret ediyorum.” Onu tanıyordum. Onu çok iyi tanıyordum. Onu yaralayan şey onun yüzünden bu halde olmam değil, mekandan başka biriyle çıkmamdı. Kaşlarım aniden çatıldı ve başımı telefondan kaldırdım, dün mekandan kiminle ayrılmıştım?
Poyraz benden çok sonra dışarı çıkmıştı, bunu baz alıp bir şey diyemezdi. Ama mekandaki tanıdıklarına özellikle beni izlettirmediyse bunu söyleyemezdi, jeton bir anda yerine oturduğunda her şeyi çözmüştüm.
Nerede olduğumu biliyordu, dün gece de mekan bir sürü ortak arkadaşlarımızla doluydu. Bu konuma düşmeyi sevmemiştim, zaten o konumda da değildim ancak Ozan’a istemeden zarar verdiysem bile bu yararımaydı.
Telefonu koltuğun üzerine bırakarak iki elimi de yüzüme bastırdım ve kendime gelmeye çalıştım. Başım hayvan gibi ağrıyordu ve genel olarak alkol kullanmayan biri olduğum için bünyem bunu hoş karşılamamıştı. Acilen kalkmalı ve sıcak bir duş almalıydım.
Saçlarımı karıştırıp arkaya attıktan sonra ayağa kalktım, banyoya girdikten sonra duş başlığını açtım ve başta ılık akan suyun ardından sıcaklığı tenimi yaksa da buna aldırış etmedim. Tenimden akıp giden su damlaları bir an için sinirlerimi bozdu. İçim derin bir baskıyla sıkılırken gözlerime dizilen yaşlara karşılık dişlerimi sıktım. Başımı duş başlığından akan suya çevirirken yüzümü döven su damlaları içimdeki baskıyı daha çok artırtırdı. Direncim damarlarımdan çekilirken çıplak bacaklarımın titrediğini hissettim, başımı aşağı eğdikten sonra yavaşça yere oturdum. Sırtımı soğuk banyo taşına yaslarken bacaklarımdan birini ileri uzattım ve diğerini de kendime çektim, kendime çektiğim dizimin üzerine kolumu koyarken gözlerime dizilen yaşlar birer birer düşmeye başladılar.
“Sizi de sikeyim sebebinizi de,” diye fısıldadım göz yaşlarıma. “Gelmeyin işte, siktirin gidin, gelmeyin.”
Başımı, dizimin üzerine koyduğum kolumun üzerine yasladım, su başımdan aşağı akmaya devam ederken hıçkırıklarım beni baştan aşağı ele geçirmişti. Suyun sesine karışan inlemelerimi kontrol edemiyordum, sanki bir gökyüzünü siyaha boyamışlardı içimde ve ben bu siyahın içinde kaybolmuştum.
Prangalara vurdukları bileklerimden kesmişlerdi can özümü, ayırmışlardı beni omurgamdan. Kalp diye göğüs kafesimde taşıdığım organı büsbütün içimden sıyırmışlardı.
Yalnızlığın elbet bir tonu vardı. Fakat bu kadarının dünya üzerinde var olabileceği düşüncesine ihtimal dahi vermiyordum. Yoktu çünkü, yalnızlığın bu tonuna sahip değildi hiç kimse.
Başımdan aşağı devamlı akan suyun yavaş yavaş sinirlerimi okşuyor olması artık kalkmam gerektiğini hatırlattı. Artık kalkmak zorunda ve hayatıma hiçbir şey olmamış gibi devam etme mecburiyetindeydim. Ayrıca gün içinde acilen Kemal’in yanına uğramam gerekiyordu çünkü istemeden de olsa dün gece ona hak etmediği şekilde davranmıştım. Beni anlayacak olduğunu bilsem de yanına gidip bundan emin olmak istiyordum.
Ayağa kalkıp saçlarımı şampuanladım ve fazlasına lüzum görmeden suyu kapatarak duşa kabinden çıktım. Kızaran tenim kaşınıyordu, kaşıntıya engel olarak bornozla vücudumu olabildiğince kuruladım.
Tırnaklarım kaşınan yerle buluşma isteğiyle yanarken dudaklarımın arasından küçük bir inilti çıktı. Böyle olurdu, ne zaman üzülsem dışarı atamadığım için vücudum bir şekilde bunu dışarı çıkarmak isterdi. Kaşınırdım hep, kimi zaman tenimi yırtarcasına kaşır ve kanatırdım; kimi zaman ise buna engel olmaya çalışarak oluşabilecek çiziklerin önüne geçerdim.
Islak saçlarımı tarakla taradıktan sonra bornozu üzerimden sıyırdım ve çıplak tenime değen ıslak saçlarım sırtımın bir yay gibi gerilmesine neden oldu. Saçlarımdan sırtıma, oradan da kalçalarıma ilerleyen su damlalarını umursamadan banyodan çıktım ve dolabın üzerindeki aynada gördüğüm yansımam ile duraksadım.
Kaburgalarım derimden sıyrılır gibi belirginleşmiş ve kendi bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi, leğen kemiklerim iki yandan da dışarı fırlamıştı ve arkamı döndüğümde omurgam kendini göstermişti. Olduğumdan birkaç kilo daha düşmüştüm ve bu zayıflık gözlerimi acıtıyordu. En son kırk beş kilo olduğumu hatırlıyordum. Evet, on sekiz yaşıma dün girmiştim fakat kırk beş kiloydum.
Hiç de kadınsı olmayan vücudum çöküyordu, kendini ifade etmeye çalışıyordu fakat onu ısrarla dinlemiyordum. En son ne zaman yemek yemiştim, en son ne zaman karnımı tam anlamıyla doyurmuştum onu bile hatırlamıyordum. Kendi evime çıktığımdan beri doğru düzgün yemek yeme alışkanlığımı kaybetmiştim. Zaten bundan önce de pek yemek yediğim söylenemezdi fakat kendi evimde yaşamaya başladıktan sonra bu iş iyice çığırından çıkmıştı.
Gerçi, annem olsaydı kendi evime çıkmama asla izin vermezdi; bunu biliyordum. Çünkü anneniz varsa hayat sizin için her zaman olduğundan iki kat daha tehlikeliydi, eğer anneniz varsa dünyada daha çok korunurdunuz. Gidemezdim eğer olsaydı annem, tek başıma kalmazdım.
Ancak babam bu isteğimi dile getirdiğimde hiçbir şey söylememiş, halledeceğini söyleyerek bana bir lokasyon belirtmemi ve buna göre evlere göz atacağını söylemişti. Ondan sonra da fiyatı her ne kadar yüksek olursa olsun deniz kenarındaki bu daireyi seçmiştim.
İçi mobilyalarla doldurulup hazır bir hale geldiğindeyse bir dakika bile beklemeden evime yerleşmiştim. Ayrıca, üniversiteme de yakın olması avantajları içerisindeydi.
Genetik mühendisliği okuyordum.
Bu bölümü seçerken ikinci kez düşünmemiş, veyahut bu konuya kafa yormamıştım. Hayattan ve amaçlardan o kadar kopuk yaşıyordum ki yalnızca üniversite sınavında yüksek bir sıralamaya girmeyi hedeflemiş, yapacağım mesleği düşünmemiştim.
Hiç büyümezmişim gibi gelmişti, hiç gerçekten büyüyüp kendimi geçindireceğime inanmazdım. Hayatın üzerine konumlandırdığı bütün bir yükle başa çıkmaya çalışan kız ailesi tarafından büyütülmüş ve olgunlaşmış bir genç kız değildi.
Onların altında ezilen kız, bir anne tarafından hiç büyütülmediği için hep çocukluk yıllarında takılıp kalan kırmızı kabanlı yaramaz kızdı.
Bazen öyle çok çürüyordu ki içim, bunun kokusunu alabiliyordum. Bazen öyle çok kaçmak istiyordum ki içinde bulunduğum hayattan, ardına saklandığım hiçbir dağın göz kapaklarımı titreten sebepleri sırtlayamayacağını düşünüyordum.
Hiçbir sabahın güneşi kafamın içine ve göğsümün sol tarafına doğmadığından geceye giderken omuzlarım düşer ve göz altlarım çökerdi.
Aynadaki yansımamdan tiksinircesine bakışlarımı ayırdım ve dolabın kapağını açarak çekmeceden bir çift iç çamaşırı çıkardım. Calvin Klein marka iç çamaşırları ellerimle havaya kaldırdığımda dudaklarım hafifçe yukarı doğru kıvrıldı; Bade ile alışverişe çıktığımızda birbirimizin gazına gelerek oldukça gereksiz şeyler almıştık ve bu da bunlardan biriydi. Vakit kaybetmeden üzerime geçirdiğim iç çamaşırların ardından çekmeceyi kapattım ve üşüyen bedenimi umursamayarak oldukça yavaş bir şekilde raflara yöneldim.
Vücudumu dinlemem gerekiyordu, onun verdiği tepkilere dikkat etmek zorundaydım. Neden bütün her şeyden vazgeçmiş gibi davranıyordum?
Siyah renkli, balıkçı yaka bol kazağı ve siyah kot pantolonu elime aldım. Saçlarımdan belime damlayan su damlaları ince bir yolda ilerleyerek kalçalarıma iniyor ve iç çamaşırımın kumaşında dağılıyordu. Elime aldığım kıyafetleri oldukça yavaş bir şekilde üzerime geçirdim, ıslak saçlarımı kazağın içinden çıkardım ve kot pantolonun fermuarını çekerek düğmesini ilikledim.
Yumuşak kumaşların tenimde bıraktıkları hissi seviyordum, başımı sağımda kalan pencereye çevirdiğimde kapalı perdenin ardındaki havanın kasvetiyle karşılaştım. Karanlık, perdelerin ardında bile oldukça dinç duruyordu.
Başımı dolaba çevirerek askıdaki deri montu elime aldım ve çekmecedeki bir çift çorapla beraber odadan çıktım. Salona geçip çorabı ve montu giydikten sonra koltuğun üzerindeki telefonu elime alarak çantama uzandım ve sanki dün gece yaşananları hatırlamak istemiyormuşçasına hızlı birkaç adımda kapıya ulaştım.
Kapının üzerindeki anahtarı çıkarıp elime aldım ve ayakkabılıktan aldığım beyaz, boğazlı bir ayakkabıyı ayağıma geçirdim. Islak saçlarım soğuğun etkisiyle saç diplerimi sızlatırken yoğun bir baş ağrısıyla karşılaştım. Eğer şansım varsa, birkaç soğuk algınlığı ilacıyla bunu atlatabilirdim.
Kapıyı kapatıp dışarı çıktığımda apartmanın ferah kokusuyla karşılaştım, adımlarımı merdivenlere yönelttim ve birer birer basamakları inmeye başladım.
Islak saçlarımın ağırlık yaptığı omuzlarım her şeye rağmen dimdik duruyordu, sanki hiçbir demir içimi delmemiş gibiydi.
Karnımdaki boşlukların hepsi kafamın içindeydi sanki, içime saplanan o sızı hiç var olmamış gibiydi.
Binanın kapısından çıktıktan sonra yoğun bir soğuklukla baş başa kaldım. Bunu umursamadım, sokağı takip ederek yürümeye devam ederken telefonuma gelen bildirim sesiyle adımlarımı yavaşlattım. Ekrandaki bildirime baktığımda omuzlarım düştü.
Bade: Kemal’in yanında bekliyorum.
Kemal’le karşılaşmak istemiyordum, yaptığım her şey yeniden aklıma dolacaktı. Bir kadeh veyahut bir anı bana dünü hatırlatacaktı, alkolün etkisiyle unuttuğum ne varsa hepsini hatırlayacaktım. Kısılan gözlerimi serbest bırakırken yutkundum.
Sokak boyunca yürüdükten sonra kalabalık bir caddeye çıkan sokağın sonundan, hafızamda fazla iyi bir anıya sahip olmayan mekanın kapısını araladım ve içeri girdim. Sabah saatleri olduğu için içerisi boştu, etraftaki çalışanlar dün gecenin yarattığı dağınıklığı topluyorlardı ve tozlar havada süzülüyordu.
“Hoş geldin doğum günü çocuğu.” Bade’nin neşeli sesi kulaklarımı doldurduğunu yüzümü buruşturmak istedim. Arkadaşımın doğum günümü kutlamak istemesinde hiçbir problem yoktu fakat içimi gıdıklayan kusma isteğini geri gönderemiyordum.
“Hoş buldum,” dedim, keyifli bir şekilde cevap vermeye özen göstererek.
“Hande bak…”
“Eee Bade? Gidecek miyiz düğüne?”
Sustu. Sanki konuşursa bir şeylerin önünü alamazdık.
Sustum. Sanki konuşursam ruhum yere yığılırdı.
“Gideceğiz Hande, gideceğiz.”
Küskün ve rahatsız çıkan sesini umursamadım. Kemal’e döndüm, meraklı bakışları ikimizin de üzerindeyken bir anda ona yoğunlaşmam gerilmesine neden olmuştu.
“Dün için özür dilerim,” diyebildim kısık bir sesle. Yüzünü esir alan güven hissini gördüm. “Önemli değil Hande.” Bakışları kısa bir an için Bade’ye döndü. “Hissettiklerini bizden çıkarman dışında çok bir şey yapamıyoruz.”
Kaşlarım çatıldı.
“İzin vermiyorsun.”
“Bir şey hissetmiyorum.”
Güler gibi bir ses çıkardı ve baygın bir şekilde gözlerime baktı. “Bari bize yapma şunu Hande.”
Kulaklarımı tırmalayan şey onların sesleri değildi, göğsümün içine ulaşamayıp zihnime girmeye çalışan hisler silsilesiydi. Donuk bir şekilde gülümsedim, ellerimi tezgahın üzerinde birleştirdim ve bar taburesine çıktım. Anılar birer birer hafızama sızdı, bir virüs gibi yayıldı ve hissettiğim aynı burukluk tırnak diplerimde yankılandı. “Sen de gelmek ister misin?”
Kemal, sorumun anlamsızlığına afallamış bir şekilde kaşlarını çatarken gözlerini yavaşça Bade’ye iliştirdi. “Düğüne,” diye kısa bir açıklamada bulundum. Ortamda gerilen havanın ağırlığı şakaklarıma baskı yaparken ikisi de bir şey söylemedi.
Biliyorlardı. Ellerim boğazıma sarılırdı hep, hislerim beni vurduğunda acımaz ve kendimi kurşuna dizerdim. Biliyorlardı, biliyorlardı ve bu yüzden sessiz kalıyorlardı. Kafamın içindeki yardım çığlıklarının isli tadını bildiklerinden, daha fazla seslerini çıkaramıyorlardı.
“Gelirim tabi Hande,” dedi ve bıkkınca alkol şişelerine uzandı. “Gelirim istersen.” Bade de sesli bir nefes verince uzandığım her şeyin elimi yakışını daha net anladım.
Onlara bir arkadaş olarak yaşadığım herhangi bir şeye ortak olma fırsatını tanımıyordum. Sadece ben izin verirsem hissettiklerimi görebilirlermiş gibi hissediyordum ancak içimi görebildiklerini biliyordum. İçimi görebiliyorlardı, en kötüsü de işgal altında olan bir şehir gibi ruhumun mahvolmuş arazilerini kurtarabilmek için ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.
“Bir yerden devam etmemiz gerekiyor,” dedim, sesimin tınısındaki zehir bir yazarın mürekkebine bulaştı ve sarmaşık gibi ömrüne dolandım. İkisi de mekanik bir şekilde başını aşağı yukarı salladıklarında istemsizce gözlerimi devirdim.
Mekanın aralanan kapısı güneş ışığını yavaşça içeri davet ederken kapıdan giren bedeni görmek için omzumun üzerinden sol tarafa baktım.
Poyraz, iri bedeni ve yeşile dönen ela gözleri ile ortamı inceleyerek içeri girdiğinde gözlerimiz çok kısa bir süre buluştu. Sorgulayıcı fakat üstünkörü bir şekilde yalnızca birkaç saniye üzerimde kalan delici bakışları odağını değiştirdi.
Tam bu sırada telefonumdan yükselen bildirim sesi dikkatimi dağıttı ve telefona yöneldim. Ekranda duran bildirim Ozan’dandı, güler gibi bir ses çıkardım ve kapatma tuşuna basarak ekranı kilitledim.
“Baksa mıydın Hande?” diye ürkekçe soran Bade’ye gözlerimi değdirdim ve dişlerimi birbirine bastırdım. “Saçma sapan markalardan gelen indirim mesajları bile benim için daha değerli.”
İçimde kaynamaya başlayan öfkenin önünü alamadım. Ani bir hızla telefona uzanırken ekran kilidini açtım ve bu sayede bildirim de yeniden önüme düşmüş oldu. Onu engellememiş miydim? Nasıl hala mesajları ekranıma düşüyordu?
Ozan: Kendime engel olamıyorum.
Ozan: Konuşmamız lazım Hande. Böylece bitmemeli.
Ozan: Orada olduğunu biliyorum. Bir saat sonra mekana geleceğim. Yüzünü görmeden duramıyorum.
Dudaklarımın arasından kaçan kahkaha tüm mekanda yankılandığında isminin üzerine girip numarasını engelledim.
“Lan neden deli gibi gülüyor bu?” Kemal’in endişeyle dolu sesi gülüşümün arasında kayboldu. “İnan hiçbir fikrim yok,” dedi Bade; bir telefonun ekranına, bir de yüzüme bakarken. Ne olduğunu anlamıştı.
“O ibne mi yazdı?” Yüz ifadem şeytanice değişirken yeniden mırıldandı Kemal. “Yanılmamışım, o ibne yazmış.” Bakışlarım, daldığım düşünce denizinin soğuk sularıyla derinleşirken silkindim ve kendime gelmek için yeniden mimiklerimi yalancı bir sahnenin perdesinde oynatmaya başladım. “Bir saat sonra geleceğini söylüyor.” Sesim, termometrelerin ölçemeyeceği kadar soğuk ve mesafeli çıkmıştı.
Kemal, sinirle gülerken Bade ise kendi kafasında bir şeyleri tartıyormuş gibi yalnızca yüzüme bakıyordu. Tam o sırada sağ tarafımdan uzanan iri bir kol Kemal’e uzandı ve benim bakışlarım da istemsizce arkama döndü. Poyraz, başımın üzerinden uzanmış ve Kemal’e elini uzatmıştı. Sinirli halini bir kenara bırakıp minnetle gülümsediği adama elini uzattı ve tabiri caizse kafamın üzerinde el sıkıştılar.
“Poyraz Akın Dağhan,” dedi Kemal. Güzel isim, diye düşündüm. Gözleri biraz altında kalan bana bir saniye bile dokunmazken içimdeki garip merakla onu inceliyor ve bakışlarımı üzerinden çekemiyordum. Ela gözleri bu açıdan daha net duruyordu, belirgin çene hatları ve kumral gibi duran saçları ile tuhaf bir uyum içerisindeydi. Yüzü güzeldi, sesi gibi yüzü de çok güzeldi. Fakat onu bu kadar güzel kılanın sadece dış görünüşü olmadığından emindim, aurası ve tavırları onu daha farklı gösteriyordu.
“Kusura bakma kardeşim dün için.” Kemal’in cümlesiyle düşüncelerimden sertçe ayrıldığımda Poyraz Akın Dağhan’ın üstten bakışları üzerime döndü. Zaten onun gözlerine odaklanmış olan bakışlarımı gerçek üstü bir hızla Kemal’e çevirdiğimde bakışlarını üzerime çevirdi ve konuşmak için dudaklarını araladı. “Böyle bir cadıyla uğraşmak her yiğidin harcı değildir.”
O an kafamdaki taşlar yerine oturdu, yapboz tamamlandı ve her sonuç sebebine kavuştu. Kemal, dün arkamdan Poyraz’ı göndermişti ve Poyraz da eve kadar peşimden gelmişti.
“Bana borcun çoğalıyor Kemal,” dedi mesafeli bir sesle. Yüz hatlarını göremesem de samimiyet ve mesafe karışımı bir ifadeyle başımda dikildiğini düşünüyordum. “Ödeyeceğim ben sen hiç merak etme güzel kardeşim benim.”
Varlığını unuttuğum Bade, güler gibi bir ses çıkardığında telefonum yeniden titredi ve farkında olmadan, içgüdüsel bir hışımla telefona uzandım. Bu sırada Poyraz Akın Dağhan da arkamdan çekilmiş, sağ tarafımda kalacak şekilde tezgaha yaslanmıştı.
“Hande belasını sikeceğim artık bunun.” Kemal’in sinirli çıkan sesi mekanda yankılandığında midemin kasıldığını hissettim. Yeniden gelemezdi, şu an, burada, bu şekilde beni yeniden kıskıvrak yakalayıp ağına düşüremezdi. İçimde bana saldırmak için pençelerini bileyen canavarın geri çekilmesi için derin bir nefes aldım. Bir kez daha o ne olduğunu bilmediğim hislerin beni ele geçirip canımdan can götürmesini istemiyordum.
“Bir sıkıntı mı var Kemal?” Poyraz Akın Dağhan’ın ağzından çıkan kelimeler ani bir hızla bakışlarımı Kemal’e çevirmeme neden oldu. Kemal, bir onay bekliyormuş gibi bakışlarını zaten bana çevirmişti ve gözlerimde gördüğü şey onu şaşırtmadı. Demek istediğim şeyi anlamış gibi bakışlarını benden uzaklaştırdı ve “Yok. Bir sıkıntı yok kardeşim, eyvallah.” diyerek Poyraz’ın sorusunu yanıtladı. “Senin gitar çantasıyla beraber kuliste kalmış, dokunmadım. Sonra bir de dırdırını çekiyoruz malum.”
Poyraz’ın bir süre sessiz kalışından sorusuna karşılık aldığı cevaba inanmadığını anlayabilmiştim. İkinci cümleye ise kısaca başını salladı ve yaslandığı yerden bir anda ayrıldı. “Bu akşam da çıkıyorum diye dün gece almadım,” dedi. Ses tonundaki bu garip tınının ona mesafeli ve samimi bir hava kattığının yüzde yüz eminim ki farkındaydı.
Onun gibi adamlar genelde sahip oldukları potansiyelin farkında olurlardı, bu farkındalıkla ulaşmak istedikleri her kim ya da her ne ise bunun için kullanırlardı. En azından hayatımda tanıdığım güzel yüzlü ve derin enerjili erkeklerin çoğu böyleydi.
“Bu akşam da mı çıkıyorsun?” Kemal kahkaha attı. “Oğlum bu mekan dün gece günlük cirosunun üç katı kadar para çevirdi. Patron senin parayı arttırmazsa ben de bir şey bilmiyorum.” Poyraz Akın Dağhan üstünkörü gülümseyip birleştirdiği ellerinin parmaklarını hareket ettirdiğinde yanaklarında beliren gamzeler çok kısa bir anlığına bakışlarımın doğrultusunu değiştirdi fakat hemen sonra bu yaptığımın farkına vardım ve önüme döndüm. Her nedense bu gülümsemenin sahte olduğunu hissetmiştim.
Bir yerde okuduğum bir yazıya göre çok iyi yalan söyleyen insanlar, yalan söyleyen diğer insanları yakalayabiliyorlardı. Bence bu, şu an içimde bulunan ölü bir ceset kadar gerçek ve dilimdeki yalanlar kadar keskin bir doğruluk barındırıyordu. İnsan kendinden olanı her zaman tanırdı; insan aynı yarayı aldığı insanı sesinin tınısından ve gülüşünün soğukluğundan tanırdı.
Kim bilirdi, belki çoğu kez sahte bir oyunun perdesinde gösteri yaptığımdan; perdenin ardındaki o silueti anlayabiliyordum. Kimse görmese bile, orada birinin olduğunu biliyordum.
“Ben arkadayım,” diyerek kısaca veda etmiş ve birkaç saniye içinde kulisin olduğu koridora girmişti.
Ani bir şekilde tabureden aşağı atladım ve telefonumla çantama uzandım. Bade’ye döndüm, “Üzerime birkaç bir şey bakacağım düğün için, işin yoksa birlikte gidelim,” diyerek bu ani tavırlarımın açıklamasını yaptım. Sadece bir saat dolmadan hemen bu mekandan uzaklaşmak istiyordum. Ozan Ayzade’yle karşılaşmak ve herhangi bir konuşmanın içine dahil olmak şu an istediğim son şey bile değildi.
Bade, içten bir şekilde gülümsedi. “Bir işim var, onu hallettikten sonra senin yanına geçerim. Olur mu?”
Aynı gülümsemeyi dudaklarımın üzerine yerleştirdim, bakışlarım bürünebileceği en büyük sıcaklıkla onun gözlerine dokundu. “Olur.”
Kemal’le de vedalaştıktan sonra taksiyi aradım, mekandan çıkıp temiz havayla karşılaştığımda ciğerlerim üzerindeki baskıdan kurtulmuşçasına rahatladı ve tuhaf bir hafiflikle inip kalkmaya devam ettiler. Çok geçmeden gelen taksi, daralan dakikaları ve saniyeleri zamandan kurtarmışçasına olağandışı, uzatılan bir el gibi görünmüştü gözüme. Çünkü ben taksiye binip köşeyi döndüğümde, biraz sonra sokağın başına yankılanan iki çift teker sesi böyle hissetmemin nedenini açıklıyordu.
Tam zamanında.
Ve bundan sonrasında kopacak olan kıyametin sebebi ben olacaktım, bunun bilincindeydim. Ancak bilincinde olduğum bir şey daha vardı ki bu, kıyametin ortasında da kalsam hiçbir şeye acımayacağımdı.
İnsan bir zamanlar tenine soğuk değse gökyüzüyle kavgaya tutuşacak kadar sevdiği birini, göz göre göre cehennemin en derin kuyularına atabiliyordu.
İnsan bazen, kalbinde taşıdığını aklının en kuytu sokağından bile silmek istiyordu.
Çok geçmeden taksi pahalı ve lüks mağazaların olduğu caddenin ortasında durduğunda, ücreti ödedim ve taksiden indim. Gözüme kestirdiğim bir mağazada beğendiğim birkaç parçayı kasada öderken telefonum çaldı. Ödemeyi yaptıktan sonra açmaya karar verdiğim telefonu, ekrana bakmadan yan düğmesinden sessize aldım ve tahammülsüz bir şekilde kasadaki işimin bitmesini bekledim.
Kasadaki işim bittiğinde ısrarla titreyen telefonu görüş hizama çıkardım ve aramayı cevapladım.
“HANDE!”
Endişeli sesi benim de endişelenmeme sebep oldu. Adımlarım mağazanın birkaç metre ilerisinde duraksarken kulağıma dayalı olan telefonu daha sıkı tuttum.
“Ozan bütün mekanı mahvetti! Kemal’le Ozan birbirine girdi, Poyraz ayırmak için araya girdiğinde bu sefer de ona saldırdı.”
Alt dudağımı dişledim. Gerçekten öfke bütün bedenime yayılıyordu ve saç diplerim yanmaya başlamıştı. “Bir şeyleri var mı?” Sesimin endişeli rengi o kadar koyuydu ki görüş alanım bir anlığına yalnızca bu renge bulandı.
“Üçünün de hali hal değil. Ozan çekti gitti. Sen yakınlardaysan gel, yaralarına bakamıyorum.” Yüzümü buruşturdum. Gözümün önüne gelen manzara pek de iç açıcı değildi.