NM 2. DİKİŞ TUTMAYAN KESİKLER - PART II

3369 Words
“Tamam,” diyebildim sonunda dudaklarımı aralayabildiğimde. “Geliyorum hemen.” Kendimden nefret etmeme sebep oluyordu. Kendimden nefret ettiriyordu. Benim yüzümden hiç tanımadığım bir adam ve en yakın arkadaşım yaralanmıştı. Ozan Ayzade’nin tek yaptığı, sanki kanatlarımı ellerinde un ufak ettiği yetmezmiş gibi bir de bidonlarca benzinle sınırlarıma dayanmaktı. Ben birkaç saniye boşluğu izlerken telefonuma gelen mesaj bildirimiyle ortasında olduğum karmaşadan sıyrıldım. Ekranı açıp bildirim panelinden baktığımda midem birden bulanmaya başladı. Ozan: Bana en sonunda bunu yaptırdın. Ozan: Diğer it seninle mekandan ayrılandı değil mi? Ozan: Bebek suratına birkaç yeni detay ekledim :) Midem çalkalandı. Midem korkuyla çalkalandı. Yapmış olduğu hastalıklı davranışın biraz ilerisi midemdeki sıvının daha çok çalkalanmasına neden oldu. Bu… Bu takıntı mıydı? Her ne olarak adlandırılıyorsa, normal olmadığını biliyordum. Ozan: Şimdi; yüzünü ne zaman görebileceğim? Ozan: Çok özledim. Öfkeden ve acıdan oluşan acımasız bir sel üzerime doğru gelmiş ve beni yerle bir etmişti. Nerede olduğum, ne yaptığım ve ne halde olduğum; içinde savrulduğum selin dalgaları arasına karıştı. Savruluyordum. Yalnızca savruluyordum. Hislerimin bedenim üzerindeki etkisi zayıflayınca, ilk fırsatta kontrolü elime aldım ve yoldan geçmekte olan bir taksiyi ölüm peşimdeymiş gibi durdurmaya çalıştım. Taksici, yüzündeki endişeli ifadeyle ani fren yaptığında vakit kaybetmeden kapıyı açtım ve ciğerlerimi bulmakta güçlük çeken havayı sanki mümkünmüş gibi derin nefesler alarak daha çok içime çekmeye çalıştım. Gideceğim yeri taksiciye tarif ettikten sonra sırtımı koltuğun kumaşına yasladım ve camı sonuna kadar açtım. Al işte Hande. İstediğin kadar ört hislerinin üzerini, en savunmasız anında yakana yapışıp yakalar seni. “Biraz hızlı gidebilir miyiz? Çok uzak değil zaten,” dedim taksiciye. Dikiz aynasından bana yönelen bakışları pek hayra alamet olmasa da hızı arttıran taksici arabaların arasından bir sinek gibi sıyrılmaya başladı. Yol boyu kafamın içini susturmaya çalışarak bütün enerjimi harcadığımda, taksi ücretini ödedikten sonra adımlarımda derman kalmamış gibiydi. Adımlarım sorunsuz bir şekilde içeri girmeyi başardı fakat gördüğüm manzara buraya kadar olduğunu söylemişti. Senin yüzünden, dedi bir ses içimden. Senin o aptal inadın ve sınırların yüzünden karşındaki iki adam kanlar içinde kaldı. İçeri girdiğimde bana dönmeyen bir çift göz elimi ayağımı dermansız bıraktı. İçin paramparça diye etrafını kana bulayamazsın. “O piçi öldürmeme izin ver,” dedi Kemal. Sağ kaşı fena şekilde patlamıştı, burnundan akan kan dudaklarını kırmızıya boyamıştı ve elmacık kemiğinde morluklar oluşmuştu. Korkuyla bedeninde ilerleyen gözlerim onun irislerine değdiğinde gözlerimdeki hüznü anlayabildiğini anladım. Kemal, attığım adımdan zihnime düşen acının sebebini görebilirdi ve belki de bu yüzden ağzını hiç açmadı. Kendimi suçladığımı biliyordu. O an aramızdaki göz kontağını kesen şey Poyraz’ın ayaklanıp birkaç adımda kulisin olduğu koridora girmesiydi. Dudaklarımı araladım ama ne diyeceğimi kestiremedim, bu yüzden ağzıma giren tozlu ve kan kokan hava dişlerime çarptı. Dudaklarımı yeniden birbirine bastırdığımda Bade’nin muhtemelen yaralarını temizlemek için personel odasından getirdiği fakat dayanamayıp yapamadığı ilk yardım çantasına göze attım. Koşar adımlarla ilk yardım çantasının başına geldim ve elimdeki poşetleri kenara bıraktım fakat Kemal oksijenli suya uzanan ellerimi tek eliyle engelledi. “Hande bırak…” Ona bakmamakta ısrar eden gözlerimin odağına girmek için kan içinde kalmış yüzünü eğdi. “Sen kandan ve yaradan korkarsın, bilmiyor muyum?” “Hayır Kemal.” Ellerimi elinden kurtardım. “Bunu ben yapmak istiyorum.” Oksijenli suyu gazlı beze döktükten sonra elimi çenesine yerleştirdim ve yavaşça kaşına değdirmeye başladım. “Ah…” Kemal’in buruşan yüzüyle elimi anında yarasından çektim ve ben de yüzümü buruşturdum. “Özür dilerim. Çok özür dilerim. Daha dikkatli olacağım.” Bu onu güldürdü. “Gülme pis pis.” Şakacı tavrım dudaklarının kıvrılmasına sebep oldu. En azından güldürebiliyorsun. Yaralarını saracaksın. Önce yüzünü, sonra ondan daha vahim bir halde olan kalbini iyileştireceksin. İçime batan dikenler eşliğinde yüzünü temizledim. Küçük bantları yapıştırmak istediğimdeyse Bade oturduğu yerden kalktı ve onları elimden alarak bu kadarını da kendisi yapmak istediğini söyledi. Hiçbir şey demeden sessizce onayladım ve elimdeki oksijenli su ve gazlı bezle kulise doğru yürümeye başladım. “Nereye?” Kemal’in sesi arkamdan kulaklarıma ulaştığında kalbim acıyla kasıldı. “Kulise.” Ne yapacağımı anlamış gibi ikisi de hiçbir şey demedi. İkisi de hiçbir şey demese de sebep olduğum şeyin ağırlığı üzerinden bir türlü kalkmıyordu. Loş koridoru geçip kulise ulaştığımda derin bir nefes aldım ve kapıyı tıkladım. Cevabı beklemeden içeri girdiğimde yüzüme vuran loş ışık, görüş alanımı büyük ölçüde kesti. Yalnızca ışıklı aynanın ışığı açıktı ve içerisi resmen bir lisenin tuvaleti gibi dumanlar içinde kalmıştı. Bakışlarımı dumanların arasında, koltuğa başını yaslamış olan Poyraz’a çevirdim. Göz ucuyla ban bakıyor, neden burada olduğumu sorgular gibi beni inceliyordu. “Yarana bakmaya geldim,” diye kısa bir açıklamada bulundum. Sesim hissettiğim mahcubiyetle orantılı olarak pürüzlü çıkmıştı. “Gerek yok.” Kötü bir şey yaşandığının ve yaşanan şeyin doğrudan benimle ilgisi olduğunu biliyordum fakat Poyraz Akın Dağhan’ın soğuk ve bariyerlerle dolu sesi bana hiç de yardımcı olmuyordu. “Gereği olup olmadığını sormadım,” dedim ters bir şekilde. Buna karşılık yalnızca dilini yanağına bastırdı ve yarım yamalak alayla gülümsedi. Başka bir şey demesine izin vermedim, hızla oturduğu koltuğa ilerledim ve yüzünü rahatça görebileceğim bir şekilde, oldukça dikkatle yanına oturdum. Oldukça eski olduğunu bildiğim koltuk uğursuzca gıcırdadı. Oksijenli suyu gazlı beze damlatırken gözlerim, bacaklarımın altında kalan tişörte takıldı. Tişörtün üstü yer yer kana bulanmıştı. Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Kan yüzüne dağılmıştı. Gelişigüzel bir şekilde bulduğu tişörte sildiği yüzünün her karışında kan vardı. Elimi çenesine yerleştirdim ve yüzünü kendime çevirdim. Bana dönen ela bakışları anlık bir şekilde tereddüte düşmeme sebep oldu fakat bunu hemen durdurdum. Bakışlarımı gözlerinden ayırdım ve ufak olmasına rağmen oldukça kan akıtan yarasına yavaşça bezi bastırdım, yüzündeki kaslar birkaç saniyeliğine gerildi ve gözlerini kapattı. “Bu şekilde vicdanını mı susturacaksın?” Elimi yarasından çektim. “Senin derdin ne?” Ani çıkışım onu gram etkilememişti. “Kötü bir şeye sebep olduğumun farkındayım. Evet, kahretsin ki Ozan geldi ve sizi bu hale getirdi.” Başımı hızla salladım. “Evet. Tam da bu oldu. Ama bunu geri alabilir miyim? Hayır. Böyle olsun ister miydim? Hayır.” Elimdeki bezi hiç de yumuşak olmayacak şekilde kaşının üzerindeki yaraya bastırdım. “Özür dilememi istiyorsan, özür dilerim. Bir şeyleri geri alamıyorum fakat sebep olduğum şeyi düzeltmeye çalışırken işimi bu kadar zorlaştırmana gerek yok.” Sözlerim bittikten sonra sağ eliyle sağ bileğimi yakaladı ve yüzünden uzaklaştırdı, usulca gözlerini açtı ve buz dağını andırmayan bakışlarını irislerime kitledi. “Kimseye hiçbir şey yapmana gerek yok.” Sehpada duran küllüğe dayalı sigaranın tüten dumanı yüzlerimiz arasında bir sis oluşturdu. Sisi oluşturan ve bu kadar keskin kılan sigaranın dumanı mıydı, sesinin kırıcı tonu muydu anlayamamıştım. “Peşindeki o piçten kurtulsan yeter. Kendine yazık edersin.” Sessiz kaldım. Ettim bile. Bileğimi bıraktı ve başını yeniden koltuğa yasladı. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Aptal. Bir çocuk gibi ağlayacak mısın gerçekten? Tanrı’nın en büyük günahı dahi olsan, kutsal kitap gibi seni savunurdum tüm evrene. Göğsüme o kesiği açmamış olsaydın şayet, şeytan gibi cehenneme sürülüp saklardım seni en kor ateşlere. “Bugün bize zarar verdi, yarın sana verirse ne yapacaksın?” Bana acıyor muydu? Bana üzülüyordu belki, bu yüzden nasihat veriyordu. Savunmasızlığım öfkeye dönüştü. Elimdeki gazlı bezi kenara attım ve hızla koltuktan kalktım, karşısına dikildim. “Çok değerli düşüncelerin için teşekkür ederim.” Yüksek çıkan sesimde ironi ve öfke vardı. “Bunu denerim. Ama sen de tamamını bilmediğin hikayeler hakkında yorum yapma, sen de bunu dene, olur mu?” Gözlerinde gördüğüm şey kendimi aptalmışım gibi hissettirdi. “Sana iyilik yapmaya çalışan herkesi yok etmeye yemin etmiş gibisin.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Sen de bilmediğin şeyler hakkında asıp kesmeye, kendi kafanda kararlar vermeye kurmuşsun kendini.” Cevap vermedi ve daha fazlasını duymak istemediğim için arkamı döndüm, hızlı adımlarla kulisten çıktım. Ana salonda bekleyen Bade ve Kemal ben koridordan çıkınca bakışlarını üzerime çevirdiler. Gözlerim doğrudan poşetlerimi aradı, tezgahın üzerinde duran poşetleri gördüğümde adımlarımı oraya çevirdim. “Nereye?” Bade’nin merak dolu sorusu boş salonda yankılandı. “Eve gideceğim. Akşam yemeğe gidiyorum.” Yüzlerine bakmadım fakat mimiklerindeki şüphenin kokusu burnuma gelmişti. “Halanların geldiği yemekten mi bahsediyorsun?” Başımı aşağı yukarı sallayarak Bade’yi onayladım. “Hande bizi salak yerine koymayı kes artık.” Sesi öfkeli ve sitem doluydu. “O piçi bulacaksın değil mi? Benim tanıdığım Hande şu olaydan sonra asla hiçbir şey olmamış gibi gram hoşlanmadığı halasının yemeğine gitmez.” Ellerim duraksadı ve bakışlarım titredi. “Ve gitmeyecek de.” Poşetleri elime aldıktan sonra bomboş bir şekilde yüzlerine baktım. “Özür dilerim Kemal,” dedim yeniden. “Bade, akşam sen de gelmek istersen bana mesaj at.” Hiçbir şey söylemelerine izin vermedim. Hızlı adımlarla mekandan çıktığımda, içimde devasa bir patlama oluyormuş gibi sarsıntılarla doluydum. Poyraz Akın Dağhan her kelimesinde haklıydı ve beni asıl sinirlendiren de buydu. Hande Alin Akay. Sen tam da bunu yapıyorsun. Ozan’a olan sinirini Ozan dışındaki herkesten çıkarıyorsun. Adımlarım evimin yolunu tuttu. Eve gittiğimde kendimi bırakmamak için ekstra bir çaba sarf ettim çünkü bugün fazla bırakmaya meyilliydim. Akşama kadar yalnızca yatağın içinde debelenip durdum, uyumaya çalıştım fakat düşüncelerim zihnime batıyordu. Ne zaman uykunun içine düşmeye başlasam yeni bir düşünce kafama batıp beni yüksek bir yerden düşüyormuşum gibi hissettirmişti. Uykularımı çaldılar benden. Nihayetinde kalkmıştım. Gökyüzü geceye büründüğünde yataktan kalkmış ve hazırlanmaya başlamıştım. Poşetin içinden çıkardığım ip askılı beyaz ipekten yapılmış bluzu ve aynı kumaştan olan siyah, yüksek bel bol pantolonu yatağın üzerine bıraktım. Kafamda giyeceğim siyah topuklu ayakkabıya da karar verdikten sonra üzerimden büyük bir yük kalkmışçasına rahatladım. Saçlarıma herhangi bir şey yapmak istemedim, kıyafetleri öylece üzerime geçirdiğimde dalgalı saçlarım omuzlarımdan aşağı döküldüler. Solgun yüzüme renk katmak için aynanın önüne geçmeden hemen önce telefonumu elime aldım. Düşüncelerimin dağılmasına izin vermeden mesajlar kısmına girdim ve parmaklarım ekranı dövercesine klavyenin üzerinde gezindi. Hande: Bu akşam babamın evinde olacağım. Son kez konuşmak için gece yarısından önce gel. Hande: Bir daha asla tekrarı olmayacak. İtiraf etmekten çekinsem de ondan ürkmeye başlamıştım. Davranışları hastalıklıydı ve bana zarar verip vermeyeceği konusunda bir garantim yoktu. Bu yüzden onu babamın evine çağırmıştım. Böylece herhangi bir şey olursa kendimi korumam daha kolay olurdu. Ardından yüzüme çok hafif bir makyaj yaptım, dudaklarımı kırmızı parlak bir rujla süsledim ve gözlerimin asıl güzelliğini gölgelemeyecek şekilde hafif siyahlıklar kattım. Aynanın önünde duran parfümü aldım ve birkaç kez üzerime sıktım. Aynaya dönüp baktığımda kendimi tamamlanmış hissediyordum fakat birkaç saniyeden daha fazla gözlerimin içine baktığımda gördüğüm tek şey baştan aşağı eksik bırakılmış bir yandı. Yarım bir şeyler vardı. Üzerinde durmadım ve evden çıkmadan önce son kez telefon ekranına baktım. Ozan: Geleceğim. Yaklaşık iki dakika önce attığı mesaj tam da buydu. Kısa ve öz. Yoldan bir taksi çevirdim, üzerimdeki deri ceket tenimi soğuktan korumaya yetmiyordu. Taksinin camından içeri yansıyan ay ışığı kalbimi acıtıyordu. Hazır mıydım? Dayanabilecek miydim? Yıllardır kalbime tahtını kurmuştu o. Krallığını böylesine mahvedişini, beni mahvedişini gözlerinde izlemek… Buna dayanamamaktan korkuyordum. Ne kadar güçlü olursanız olun, bu dünyanın her yerinde böyledir. En taş kalpli insanların bile duraksadığı bir nokta vardır ve o noktayı bulursanız eğer; bir organizmayı kolay yoldan yere serebilecek şeyi elde etmiş olurdunuz. Peki sizi yere seren bir başkası değil de, duraksadığınız o nokta olursa? Oysa seni görünce ellerim titrerdi benim, senin ellerin hiç mi sızlamadı? Taksi ücretini ödedim ve yıllarımın geçtiği eve doğru ilerlemeye başladım. Her şey üst üste geliyordu, biraz sonra görmek zorunda kaldığım yüzler de buna yardımcı olmayacaklardı. Büyük kapı açıldı ve iki katı eve doğu ilerlemeye başladım. Kahverengi kapıyı bana açan her zamanki gibi Sema Teyze’ydi. Sema Teyze, küçüklüğümden beri bizimle çalışan ve benim için anne kavramına en yakın kişiydi. Genişçe gülümsedi. “Hoş geldin küçük hanım.” Her ne olursa olsun, aynı şekilde karşılık verdim. Ona kocaman gülümsememle karşılık verdim. Eliyle içeriyi işaret ettiğinde adımımı içeri attım ve rahatsız edici hava bir anda üzerime çullandı. Kulağıma ulaşan sesler kanımın damarlarımdan çekilmesine neden oldu. Deniz ve Betül’ün sesleri. Hayatımda duyduğum en rahatsız edici ikinci ses konumundaydılar. Birinci sırada Ozan Ayzade vardı. Buna rağmen tereddüt etmeden salona girdim ve aniden tüm bakışlar üzerime döndü. Babam, masanın en başına oturmuştu ve Deniz’le Betül de onun iki yanına konumlanmışlardı. Halam Deniz’in yanına oturmuş ve kızıla dönen saçlarını geriye tarayarak yaşlanmaya yüz tutmuş suratını daha çok ortaya çıkarmıştı. Onun yüzünde rastladığım tek şey kibirdi. İnsan aklına sığmayacak kadar büyük bir kibre ve hasete sahipti. Kısa bir şekilde hepsinin üzerinde göz gezdirdiğimde gördüğüm tek şey şaşkınlıktı çünkü bu gece gelmemi beklemiyorlardı. Klasik baba tarafı akrabaları, diye geçirdim içimden. “Geleceğini düşünmüyordum.” Babamın şaşkınlık nidasını görmezden geldim. “Sema Teyze, bana da servis açar mısın?” Arkamda olduğunu bildiğim Sema teyze hiçbir şey demedi fakat adım sesleri salondan mutfağa yöneldi, ben de bu sırada çoktan Betül’ün yanındaki yerimi almıştım. “Hoş geldiniz,” dedim oldukça sahte bir şekilde. Deniz’in yüzüne bile bakmıyordum ve göz kontağı kurduğum tek kişi karşımdaki kızıl saçlı kadındı. “Hoş bulduk,” dedi halam. Sesindeki memnuniyetsizlik keyfimi yerine getirmişti. Canım fazlasıyla sıkkın ve bence bunu sizden çıkarmamda hiçbir sakınca yok. “Okulun nasıl gidiyor halacığım?” Halamın sorusuna göz devirmek istesem de kendimi tuttum, Sema teyze önüme servis açtığında masadaki sarmalardan ve peynirli su böreklerinden tabağıma koydum. “İyi gidiyor,” diye kısa bir yanıt verdiğimde babamın nefes verme sesini işittim. Bu sesin anlamını biliyordum. Bu bir uyarıydı. Uyarısını dikkate almadım. “Deniz’in müstakbel karısıyla tanışmak ister misin? Yarın birlikte birkaç eksik için dışarı çıkacağız. Sen de gelirsin, he halam?” Bu yapay samimiyet midemi bulandırıyordu. Bakışlarımı yemekten kaldırmadan devam ettim. “Yarın önemli işlerim var.” “Ben de senin şu meşhur sevgilinle tanışmak isterim Hande, ne dersin? Çocuğun namı Türkiye’yi aştı sonuçta.” Deniz’in mide bulandırıcı sesi kulaklarıma dolduğunda ciddi anlamda midemdeki sıvıyı önümdeki tabağa çıkarmamak için çaba gösterdim. Bakışlarımı yemekten kaldırdım ve Deniz’in mavi gözlerine dikerek bomboş bir bakış attım. “Buna gerek olduğunu düşünmüyorum.” Gözlerinden geçen şüphe selini yakalamıştım. Şüphelerinde haklı olması canımı mümkünmüş gibi daha çok acıttı. Aramızdaki bakışmayı kesen şey telefonuma gelen bildirim sesiydi. Bakışlarımı ondan ayırdım ve masanın üzerinde duran telefonuma çevirdim, ekrandaki yazıyı kalbim ağzımda okuduktan sonra çatalı tabağıma bıraktım. Ozan: İlk buluştuğumuz yerdeyim. Yıllar önce, beni görmek için ilk geldiği yerdeydi. Odamın balkonunun altındaki kolonun yanında. “Odamdan bir şeyler almam gerekiyor,” diyerek babama kısa bir açıklamada bulundum ve hızla masadan kalktım. Sırtımı delen şüpheci bakışları umursamadan merdivenleri tırmandım ve odamın olduğu koridora saptım. Odama girmedim, büyük balkonun aşağı inen merdivenlerini yüreğim ağzımda inerken sanki her adımımda canımdan bir parça bırakıyordum. Ayaklarım ısrarla geri geri gitmek isterken bedenim kaçınılmaz sona doğru çekiliyordu. Kıyametimin ayağına kendi adımlarımla gidiyordum. Basamaklar bittiğinde ben de bitmiştim. Arkamda kaldığını bildiğim bedene dönmeden önce burnuma gelen kokusuyla ciğerlerim sızladı. Gecenin karanlığına doğru bastırdığım çığlığı bırakmak istedim. Karanlık bahçedeki tek ışık ayın üzerimize düşürdüğü ışığıydı. “Dön arkanı.” Sesi kulaklarıma ulaştığında derimi kesen binlerce jilet darbesine maruz kalmışım gibi canım yandı. Kesiklerden kan yerine akıtamadığım gözyaşları akıyordu. Bakışlarımı yıldızların süslediği gökyüzünden ayırdım ve omuzlarım yenilgiyle düştüğünde gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtım ve yavaş hareketlerle kıyametime döndüm. Senden böylesine nefret ederken nasıl her zerrem özleminle tutuşabilir? Onda gördüğüm şey mahvolmuşluktu. Boynuna atılmamak için sızlayan kollarımı durdurmak zorundayım. Neden sevgimin üzerini nefretinle kirlettin? Gözleri bana yenilginin en can alıcı tonuyla karşılık verdi. Kirli sakalları o gece gördüğümden daha çok uzamıştı. Güzel yüzüne düşen büyük bir yas vardı fakat bizi bitiren kendi değilmiş gibi o da mahvolmuştu. “Beni dinlemedin,” dedi. Sesinin rengi bile acılarla süslüydü. Kısık ve yenilgiye boyun eğmiş bir perdesi vardı. “Seni gördüm,” diye karşılık verdim. Sesim en az onunki kadar kıyametin izlerini taşıyordu. “Seni o yatakta onunla gördüm.” Gözlerime hücum eden yaşları geri çeviremiyordum. “Sana demiştim ki; her ne yaşayacaksam yaşayayım, senden olmasın. Dünyanın en büyük acısı bile gelse üzerime senden gelmesin. Senden gelmezse bir şekilde başa çıkabilirim.” Sonlara doğru sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Bu güçsüzlük değil, bu kırgınlıktı. “Ama ben zaten her şeyden önce dünyanın en büyük acısıyla baş başaydım.” Yüzü acıyla buruştu ama benim yüzümde çözülmez bir soğukluk vardı. “Annemi öldürdüm. Beni doğurdu ve öldü. Onun yokluğu yetmezmiş gibi bir de bunun suçluluğuyla yaşadım. Sonra sen geldin. Sen geldin ve dedim ki yaşadığın her acıya karşılık annen sana onu gönderdi.” Hızlı bir hareketle gözünden akan bir damla yaşı sildi. “Ben Tanrı’ya inanmam. Ben Tanrı’ya inanmam fakat seni hep annemin gönderdiğine inandım. Güzel kızını yalnız bırakmayacak birini buldu ve onu bana gönderdi.” “Hande…” “O nerden bilebilirdi ki? O nerden bilebilirdi kızının daha çok yanacağını.” Gözümden firar edemeyen yaşlar kafamın içine büyük bir baskı yapıyordu, ağlayamıyordum. Sesime gömülü olan kırık hayaller fazlasıyla hislerimi açık etmişti. Onun sakallarının arasına saklanan gözyaşları sanki benim içime batıyordu. “Hande ne desen haklısın ama böyle yapma. Bizi harcama, anlık bir şeydi o…” Sesli bir şekilde güldüm. “Anlık bir şeydi?” Kıpkırmızı olmuş gözlerinin içinde parlayan bir çift koyu kahverengi göz nasıl canımı bu kadar yakabiliyordu? “Hande özür dilerim. Bebeğim çok özür dilerim.” Bir adım attı ve hemen ellerimle onu durdurdum. Bana dokunsun istemiyordum. Kokusu daha fazla ciğerlerime işlesin istemiyordum. “Affedemez misin beni?” Ondan nefret ediyordum. “Ben anlık bir şekilde başka bir erkekle yatsam, beni affedebilir miydin?” Anında çatılan kaşları ve kararan bakışları cevabını yeterince vermişti. “Ben de öyle düşünmüştüm.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Mekana gelip neden Kemal ve Poyraz’la kavga ettin?” Bakışlarım kabuk bağlamış dudağının kenarındaki yarada ve sol gözünün çevresindeki morlukta dolaştı. “O itle aranda bir şey mi var?” Sorusu içimdeki öfkeyi harladı. “Sana bir soru sordum.” “Ben de bir soru sordum.” “Seni alakadar ettiğini düşünmüyorum Ozan.” “Tam da beni alakadar eden bir konu.” Sinirle güldüm. Başımı soluma çevirdiğimde karanlık bahçenin içindeki gölgeler sanki son konuşmamız için bizi bekliyorlardı. “Hiçbir şeyim değilsin artık. Hiçbir şeyim olmayan biri ne cüretle bana bunu sorabilir?” Kabul etmek zorundaydım. Hayatımdan çıkış biletini o gece o odada kestiğini ve bundan sonra onsuz devam etmek zorunda olduğumu kabul etmek zorundaydım. “Benim tanıdığım Hande bunu yapmaz. Aşkının yasını tutmadan başka birini hayatına almaz.” Gözleri beklentiyle parladı. “Yapmaz, değil mi?” Ona tüm gücümle saldırmak istiyordum. Yüzündeki yaralara yenisi eklenene kadar ona saldırmak istiyordum. İçimdeki öfkenin kolay kolay kaybolmayacağını biliyordum. “Senin tanıdığın Hande sevgisine sadık ve her şeye rağmen merhametli biriydi.” Duraksadım ve dudaklarım en can alıcı nokta için aralandı. “Doğru kişiye.” Bu onun topraklarında şiddetli bir sarsıntıya neden oldu. Yüzündeki ifade yerini saf acıya bıraktı. “Böyle mi?” Kollarını iki yana açtı ve yenilgiyle yüzüme baktı. “Bu kadar mı? Bitti mi yani?” “Bitti.” Sesim hissettiğim şeylere rağmen net çıkmıştı. “Bir daha arkadaşlarıma ya da sevdiklerime dokunma Ozan.” Bakışlarımı yüzünden ayırdım ve daha fazla buna katlanmak istemediğim için birkaç adım geri çıktım. O an, anlamadığım bir hızla bana yaklaştı ve kollarını belime doladı. “Hande gitme.” Kendimi ondan kurtarmaya çalıştım. Başını gömdüğü boynumdan ayırmazken benim ellerim ısrarla havayı avuçluyor ve ona dokunmuyordu. Kokusu ciğerlerimi paramparça etti ve ellerim titredi. “Ozan bırak.” Havadaki ellerimle onu itmeye çalıştım. “Ozan bırak beni.” Bırak beni, kokun parmaklarını çekmiyor boğazımdan. Bari sen bırak. “Beni nasıl sensiz bırakırsın? Ben sensiz nasıl nefes alırım Hande?” Boğuk çıkan sesi ve her konuştuğunda tenime çarpan nefesi içimdeki ağlama isteğini arttırdı. Bu zamana kadar içimde tuttuğum gözyaşlarım göz pınarlarımı acıtarak özgürlüklerine kavuştular. Yanaklarıma sicimle boşalan yaşlar görüş alanımı kapatırken biri içimden onu söküp alıyordu. “Düzeltirim. Düzeltebilirim.” Hıçkırdım. Havada duran ellerimle hırsla gözlerimden akan yaşları sildim ve onu daha kuvvetli itmeye çalıştım. “Beni bırakma. Söz veriyorum ne gerekiyorsa yaparım.” “Ozan bırak beni.” Sesime yansıyan pürüz ağlamamdan kaynaklanıyordu. “Ben seni içimde öldürdüm. Sen de beni o gece oraya gömdün. Olanla ölene çare yoktur.” Sert bir nefes verdi ve ardından boynuma yağmur yağmaya başladı. Tenimi ıslatan damlalar gözlerindendi. Sanki mümkünü varmış gibi canım daha çok yandı. “Bırak artık beni!” Tutuşu gevşedi, burnunu çekerek sakallarına dolanan saçlarımı yüzünden ayırdı. Çıplak tenime değen rüzgar sıcaklığını aratsa da daha fazla kendimden ödün vermeye niyetim yoktu. Arkamı döndüm, balkonun merdivenlerine yürürken arkamda kalmıştı. “Hande yapma bunu.” Adımlarım daha çok sıklaştı. “Beni nasıl bırakırsın?” Basamakları çıkmaya başladığımda kokusu burnumun ucunu terk etse de hala ciğerlerimdeydi. “Hande düzeltebilirim. Ne gerekiyorsa yaparım. Geri dön…” Ayaklarım geri dönme ümidiyle sızladı fakat attığım her adımda daha çok yandım. Daha çok yandım ve küllerim etrafa saçıldı. “Gitme. Özür dilerim. Çok özür dilerim.” Sesi artık tamamen pişmanlık kokuyordu. Elimi dudaklarımın üzerine kapattım ve dışarı sızmak için fırsat kollayan hıçkırığımı bastırdım. “Gitme…” Gitmesem ben. Kalsam hep yanında. Dünya? Bırakır mı bizi yarına? Dindirmez ki yaralarımdan akan kanı artık varlığın. Sen, kalbimin bir kısmı; göğüs kafesime attığın kesiği hangi dikiş tutar? Sana gelmek için titreyen ayaklarımı hangi zincire vursam zapt ederim bu kalbi? Gittim. Mırıldanışları bir ölüm ninnisi gibi kulağımda uğuldarken balkonun kapısını kapattım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD