hak edilmişler ve alt tabaka ...

1568 Words
pencereden perdemi yavaşça çekip dışarıya ürkek bakışlarla baktım. hava karanlık, sokaklar yine akşam karanlığında, bu şehrin en pis işlerine ev sahipliğini yapıyordu. köşede elinde bir kağıt parçasıyla duvara yaslanmış, kaç gündür orada olduğunu bilmediğim yaşlı adam, kaybolan kızını arıyordu. oysa ki bu bataklığa düşenlerin sonu daima ölüm olurdu. ölenin bulunamadığı, kayıp olanın ölü bilindiği, var olanın ise nefesi koktuğu. Adalet anlayışının olmadığı, sadece hayatta kalmak için yaşanılan bu yerde eğer çok güçlü değilseniz bu saydıklarımı iliklerinize kadar yaşardınız... ama eğer güçlü ve zengin, saygın, bu şehirde belli konuma sahip iseniz, güçsüzün elindekini alır, istediğiniz gibi yağmalar, istediğiniz sapkınlığı yapar, gözünüze batan tek bir varlığı kimseye sormadan öldürebilirdiniz... burası karanlık bir şehir, adaletin olmadığı, kararlara önem verilmediği, fakirin ezildiği, zenginin zenginleştiği o yerdi. Borşova... kelimenin tam anlamıyla cahiliye dönemi idi. sokaklarda tek bir beyaz yakalı yoktu, hepsi bağımlı, hasta, sarhoş insanlardan oluşan alt tabakanın belirlenen bölgesinde yaşıyordu. ülke ikiye bölünmüş, hak edilmişler, ve ayak takımı gibi sınıflara ayrılmıştı. şehrin, daha doğrusu ülkeyi bölen koca istinat duvarı kurulmuş, Halk birbirinden ayrılmış sınırlandırılmıştı. duvarın ötesinde, yüksek mevkilerde, ülkenin sahiplerinin yaşanılan hayatlarını asla göremiyor, bilemiyorduk. evlere ekmek girmeyen, kışın sert, yazın kavurucu sıcağından binlerce insanın öldüğü bilinen alt tabakadaydık... hayatta kalanların savaşı çevik, ölenlerin ise unutulduğu bu yarım kalmış toplum köle gibi çalıştırıyor, yüksektekilerin doyumsuzluğu yüzünden sürekli hayatları, yaşamları ellerinden alınıyordu. kendine göre çete kuran, haraç toplayan bu alt tabaka, gün geçtikçe vahşileşiyor, insani yaşamı unutup, kendi ellerinden alınanları bir başkasının hayatından çıkarırcasına intikam alıyordu. ger gün öldürülen, organları alınan binlerce insanın ölüm haberlerini direklere, dükkan camlarına, sokak duvarlarına yazıp yayıyorlardı. öldürülen, organları alınan insanların uzuvları üst düzey insanlara satılıp karşılığında para alının o yer tamda burasıydı... kendini bu saydıklarımdan korumak, ve yaşmak ise oldukça basitti, seçilmek... her hafta onlarca genç kız seçilip, üst tabakanın hizmetlerini görmek, ayak işleri yapmak için seçiliyorlardı. bu alımlara sadece genç kızlar alındığı için, kızları olan insanlar kızlarını ya seve seve veriyor, yada oraya gitmektense öldürülüyordu. nefes almanın kolay olmadığı toplumu ezdikçe eziyor, kanlarının son damlasına kadar alıyorlardı... kapıya ilerleyip yerdeki çöp torbasını alıp dışarı çıktım. soğuk havanın esir aldığı, kirli, sokak hayvanların üşüştüğü konteynere hızlı adımlarla yanaşıp, ellerimdeki çöpleri taşmış, pislikten , kokudan geçirmeyen konteynerin kenarına bırakıp, barakamın kapısında durup, arkamda kalan sokağa tekrar göz gedirip, kimsenin beni izlemediğine kannat getirip içeri girdim. bu gün o gündü, yine bir alım vardı. ve benimde alınmam gerkiyordu. buna mecburdum. aynadaki aksinme bakıp, alınımdaki yarayı kapatmak için başıma Hırkamın kapşonunu geçirdim. açlıktan ölmemek için çalıştığım gece restorantı adı verilen, ama yemek yemek dışında her pisliğin döndüğü şehirdeki en gözde günah yuvasıydı. geceleri karanlığa, tam değimiyle yer altına açılan, bir cehennemdi. tırnak içinde ' yemek yemek' için gelenlerin sarhoş olduktan sonra şiddet uygulayaması doğal karşılanılan cehennemden kurtulamak için bunu bu gün bitirmeliydim. üst tabakanın sürekli sapkınlıklarını gerçekleştirmek için seçildiği, insanlık dışı muamelenin görüldüğü, o gece restoranında yaşanılan her bir suçu normal kılan ise, beyaz yakalıların gözde mekanı haline gelmesi idi. kimse ses çıkarmaya cesaret edemiyor, ses çıkaranları en ağır şekilde yaşamlarına son veriliyorlardı. o lânet yer, benden çok şey alsa da bir nevi ekmek kapımdı. günlerce çalışıp, gelenlerin memnuniyeti için gram uyku uyumdağım cehennem... şiddette uğrayıp, sesimi çıkaramadığım bataklık... kendilerince bir düzen kurmuş, o düzeni bozmadan, kimse inkar etmeden yaşıyorlardı. herkes artık kendi yaşantısını bir nevi kabullenmiş, benimsemişlerdi. sesini çıkaranlar ise sabahına ölü halde meydanlara servis edilip, cahil topluma göz dağı veriliyordu. kimse ölmek istemediği için ses çıkarmıyor, bu olayları ise ibret alınması için kulaktan kulağa yayıyorlardı. oysa ki ölüm bu sefaletten kat be kat daha iyiydi... sırt çantamı alıp eski barakdan, evimden çıkıp alımların olacağı binaya gitmek için yola koyuldum. önce bir kaç test yapılıyor, sorular soruluyor, sonrada bir hayvan sürüsü gibi kapalı konteynerlere bindirilip götürülüyorlardı. her ne kadar korkunç görünse de buna mecburdum. ama kafamı kurcalayan çok şey vardı. ya buradaki yaşantımı özlersem, ya orada çok kötü şeyler yaşarsam. her ne yaşayacaksam, artık geri dönüş olmayacaktı. kimisi bir hizmetçi oluyordu, kimisi yaşlı birinin sapkın eğlencesi oluyor, hayatı kayıyordu. ama buradan daha iyi olduğuna eminim. işte, yaşmaya çalışmak böyle bir şeydi, ardındakileri iyi kötü bırakıp daha üst bir mertebeye ulaşmak için, her şeyi bırakıp daha iyilerini bulabilmek için... bizler hakları yenilen, ezilen, hor görülen, dışlanan toplumun ta kendisiydik. tarikatların kol gezdiği, kadınların değer görmediği, hiç bir sözün tutulmadığı, ihanetin, sadakatin, güvenin uğramadığı Borşova... karanlık, her akşam inadına bir sonraki geceden sanki daha karanlık, daha korkutucu oluyordu sokaklar. bir kişiyle tartışmak, küfürlü konuşmak o kişinin bu bölgedeki, benimde çalıştığım, cehennem yuvasına götürülüp, gelen VIP üyelere eğlence diye sunuluyor, öldürülüyordu. kısacası bizim hayatımızın devamı, yukarıdakilerin eğlence anlayışına bağlıydı... gecenin soğuğunda sırtıma aldığım çanta ile, söylenilen tenha yıkık dökük binaya gitmek için yola koyulmuştum. çantamda bıçakalar, ve tordavida gibi kesici ve delici aletleri bulundurmak bir nevi benim bu tekinsiz sokaklarda hayat sigortamdı. henüz başıma kötü bir şey gelmemiş olması, gelmiyeceği anlamına gelmiyordu. bedenimi tamamen erkek halinde kamufle etmek, benim için kimliğimi zedelesede buna mecburdum. çünkü bir kadının geceleri bırak, gündüzleri bile tek başına dolaşması kendi ölümüne davetiye çıkarması demekti. küçük hayallerimden biride, kırmızı elbiseler, kırmızı ayakkabılar ve kırmızı rujlar sürüp dilediğimce sokaklarda özgürce, hür irademle gezip tozmaktı.... ama bunun pek mümkün olmadığı bir evrende, bir ülkede yaşıyordum... bu gün işe gitmemiş, bütün gün karanlığın çökmesini bekleyip seçilmek için hazırlanmıştım. benim için artık içinden çıkılmaz durumlar etken değil, mecburi hale gelmişti. birilerinin sırf canı istiyor diye dayak yiyip, bütün gece tek ayak üstünde durmak, zoruma gidiyor, öldürme dürtülerime artık engel olamıyordum. kendimi korumam gerekiyordu. belkide seçilmem daha kötü bir gidişata yol açacaktı, ama umrumda değildi. burada bir tek kendini düşünenler, kibirli olanlar, gözünü tepeye dikenler kazanırdı. ve benim her zaman en büyük hayalim bu bataklıktan kurtulup, ülkenin ortasına örülen duvarın ardındaki yaşama dahil olmaktı. ben bencil değildim, sadece hakkım olanı almak istiyordum. birileri sırf eğlencesine istiyor diye yerde saatlerce masa yerine konulup gururumu ayaklar altına sermek değil, kendi sevdiğim işi yapıp mutlu yaşmak istiyorum. bu buradaki tabaka için imkansız değil, ölümün ta kendisiydi... benimkisi bir baş kaldırı değildi, benimkisi bu sefalet içinde yüzülen hayatlarını kabul edenlerden olmak değil, sadece kendimi kurtarmaktı. ve korkarım bu düşüncelerim, buz dolu bir küvette uzuvlarımın parçalandığı, organlarımın alındığı bir sona yol açacaktı... direnmek değil, teslim olmak, boyun eğmek buradaki bilinen en büyük yaşam felsefesiydi. kadınlar kadınlığını kullanıp, yukarıdakileri memnun ederken, erkekler ise ölümüne içip, savurup, boş boş hayatlarını yaşıyorlardı, tabi buna yaşmak denirse. evlilik, aile, dostluk denen birleşik bağların yok olması uzun yıllar olmuştu. kimse tam anlamıyla birbirine bağlı değildi. herkes kendi canının derdinde idi, tıpkı benim gibi... dar bir sokaktan geçeceğim zaman üstündeki kapşonlu Hırkamın daha bir yüzümü kapatması için başımı eğmiş, sadece ayaklarıma bakarak geçmek istedim. her karanlık gölgede, ya bir çığlık duyuluyor, yada bir inleme sesi. ama en çokta kadınların geçtiğini anlayan sarhoşlar, ya onlara asılıyor, yada direnmelerine izin vermeden kaçırıyorlardı. bu kaotik yaşama kimse baş kaldıramıyordu. sokağın başındaki yıkık binadan görünen sarı ışık, alıcıların geldiğinin göstergesiydi. derin bir nefes alıp hızlı adımlarla binaya ilerledim. Büyük demir kapının önünde yirmiden fazla siyah giyimli, oldukça uzun, iri yarı adamlar vardı. bunlar da Emir kulu olmalıydı. ama en azından üstleri temiz, karınları toktu. hızlı adımlarla, başımı eğip aralarından geçip kapının yanına vardığımda, üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. ama başımı kaldırıp bakmaya ne cesaretim vardı, nede durmaya niyetim vardı. içeri girmek için kapının açılmasını bekledim. korkunun bedenime hızlı bir giriş yapması için hiç bir neden yoktu, burda olmam bile yeterliydi korkmaya. arkamdan adım seslerini duyunca, gözlerimi sıkı sıkı kapatıp bana yaklaşmamaları için içimden dualar ediyordum.birden, biri tarafından kolumdan sertçe tutulup arkaya döndürülmemle, şoka uğramış hızlı bir hareketle kolumu tutan adamın elini itmiş, korkuyla sırtımı kapıya yaslayıp, bana meraklı gözlerle bakan onca iri yarı dev misali adamlara teker teker korkuyla baktım. korkudan nefes nefese kalmış, kalbime saplanan ağrı ile başım dönmeye baslamıştı. bana burada, bu tenha yerde birşey yapsalar sesimi çıkaramaz yardım istiyemezdim. derin nefesler alıp sakin görünmeye çalıştım. kapşonumun altında saçlarımdan boynuma süzülen korkunun terlerini hissediyor, ama hiç bir şey yapamıyordum. ellerimi yumruk yapmış gelecek olanı bekledim. ve bir kez daha kendime küfürler edip, elime bir bıçağı saklamam gerekirken, hepsini çantama atmanın ne kadar kötü bir fikir olduğunu o an anladım. birden aralarından biri üzerime üzerime gelince, Demir kapı ya daha çok yaslandım. adam bu hareketimi umursamamış tam önümde durunca başımı korkuyla kaldırıp gözlerine baktım. duygudan yoksun, ifadesi taş gibiydi. birden elini, yüzümü kapatığım kapşonluya atıp, bir hışımla geriye itince, korkudan kaskatı kesildim. bunun benim sonum olduğunu düşünerek, ölümümün acısız olması için dualar etmeye başladım. duyduğum kadarıyla alıcıların elinde ölenler öyle kolay kolay can vermezlerdi. acı çeke çeke, feryat ede ede günlerce süren işkenceler sonucunda ölüyorlardı. nefesimi artık kontrol edemiyor, korkudan zangır zangır titriyordum. karşımda duran adam, birden eğilip yüzüme baktığında, bir şey anlamamış gibi elini çeneme atıp, başımı hoyrat bir şekilde kaldırıp karanlığın izin verdiği kadar yüzümü inceledi. gözlerime dudaklarıma, sonrada boynuma... gözlerime dolan yaşları bastırmak için kendimi sıkıyor, titrememe engel olmaya çalısıyordum. elini çenemden çekip, arkasında kalanlara doğru omzunun üzerinden dönüp " erkek değil gibi, ama siz yinede soyup bir bakın" dedi bedenime vuran ani bir ürperti ile kendime engel olamamış ağlamaya başladım. beni soymaları demek, bana dokunmaları demekti, bana dokunmaları demek benim ölümüm demekti. ellerimi göğsümde birleştirip, geldiğim sokağın ıszız yoluna baktım, kaçamazdım. aralarından sıyrılıp kaçmayı bırak, adım atığım an beni kurşuna dizerlerdi... dudaklarım korkudan titremeye başlamış, her birinin gözlerine korku, ve merhamet etmeleri için acıyarak baktım. her birinin yüzü betondan farksızdı. acımasız, çatık kaşlar, ve sert simalar... buraya gelmek belkide benim hayatıma mâl olacaktı. bile bile kedi mezarıma ayaklarıma gelmiştim... ve merhamet denen duygu bu insanalarda yoktu. eyrafta yardım istiyebileceğim hiç kimse yoktu. kimsesizliğin, yanlızlılığın baş gösterdiği hayatım belkide yıkık dökük bir binanın köşesinde son bulacaktı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD