onurlu bir yaşam, dik bir duruş...hiçbirine sahip değildim sadece rüzgar savurdukça savrulmuş, kaybolmuştum...
ellerimde koca bir servis tabağı ile ayakta dikilmiş, saatlerdir masada oturan adamın, kucağında ki kadınla olan sevişmelerinin bitmesini, içkilerini almalarını bekliyorum.
ne ezik bir durum ama. çıkardıkları sesler midemi altüst ediyor, bu görüntüye katlanamıyordum.
başımı çevirip etrafa baktım. koca koca masalarla donatılan, duvarlarda gösterişli rengarenk ışıklı lambalar ve her köşede, masalara yatırılan kadınların kendini sunmasını, kumar oynayan, birbirleriyle sarmaş dolaş olan iğrençlikleri midem ağzıma gele gele izledim...
açık bir edepsizlik segileniyordu. ve kimsenin umurunda değildi. herkes memnuniyetini göstermek için paralar saçıyor, müzik eşliğinde içtikleri içeceklerle kendilerinden geçmiş bir şekilde içlerindeki en sapkın zarfları ortaya çıkartıyorlardı...
elimdeki tepsiyi oturan, ve kendince önemli işini yapan adama bakıp, yavaşça masaya farketirmeden bırakıp, kalabalığın arasından arka mutfağa doğru dikkat çekmeden yürüdüm. iğrenç kokular birbirine karışmış, insanı zehirleyen bir atmosfere dönüşmüştü.
üstümde ki gömleğin yakasındaki bir düğmeyi açıp, nefes almak istedim. ama burada imkansızdı.
büyük salondan çıkıp uzun gösterişli, ışıklarla kaplı koridorda mutfağa doğru yürüdüm. koridoru yarıldağımda, arkamda kalan büyük salondan birden bağırışlar, ve silah sesleri yükseldi. yine ve yeniden bir kişiyi daha eğlencelerine kurban etmişlerdi, omzumun üstünden hafifçe geriye bakıp, mutfağa gitmekten vazgeçtim. çünkü biliyordum ki öldürülen kişiyi hiç düşünmeden o büyük mutfağa getirip, bizim ayak takımının gözümüzün önünde bir sandalyeye oturtup, sonumuzun bir nevi böyle olacağını, üstekilere hizmet etmemiz için psikolojik baskı uygulayacaklardı...
ve bunu her yaptıklarında kendimi tutamıyor, ya kusuyordum, yada canım çıkana kadar ölen kişiyi tanımama rağmen deli gibi ağlayıp, bir nevi yas tutuyordum. kendi duygularımı asla anlayamıyor, adlandıramıyordum. bazen olmadık yerlerde vahşileşiyordum... bazen ise sesimin çıkabildiğii kadar o kimsesiz sokaktaki barakamda kendi halime ağlıyordum ...
dile getirmeye korksam da, sonumun aynen böyle olmasından çok korkuyordum. adımı bilmeden, yaşımı bilmeden, kim olduğumu bilmeden ölmek, veya öldürülmek benim en büyük korkumdu. ve en sık gördüğüm kabuslarım bile bana gelecekte bu acı olayları acı bir gerçekle müjdeliyordu.
kimsesiz değildim, ben köksüz bir avare idim. ve köksüz olduğumu bilmek bu yaşantımda hissettiğim en derin acıydı...
düşüncelerim beni yine en dibe çekerken, elimi gömleğimin yakasına atıp iki düğmeyi açıp hızlı hızlı arka kapıya doğru yürüdüm. mutfağın önünden geçerken yerdeki çöp torbalarından bir kaçını alıp, dikkat çekmemek amacıyla kapıya ilerledim.
kapıda iki iri adam bekliyordu, kapının sağ tarafındaki Koca alanda ise bu sefalet sokaklara oldukça zıt duran, gösterişli, pahalı arabalar park halinde konumlandırılmış, gecenin birer birer akın ettiği bu bok çukurundaki zengin insanların güç savaşını temsil eden en iyi unsurlardan biriydi. ve sürekli bu arka kapıdan adının duyulmasını istemeyen, satın aldıkları kurbanları bu kapıdan çıkartıyorlardı. kısacası her ne kadar sıradan bir kapı gibi görünse de en zenginler, kendilerine VIP isimlerini takan üstekiler burdan geçiyordu...
kapıdan ellerimle çöp torbalarıyla çıkıp, her iki yanda duran adamlara bakmayarak, karşıda duran konteynere yavaş yavaş ilerledim. ellerimdeki çöpleri tam kaldırıp konteynerlere atacağım zaman bilerek, çöp torbasını konteynerin sivri köşendeki demire sürterek torbaların yırtılmasını ve çöplerin yere saçılmasını sağladım. bu bir nevi benim kısa da olsa Molam olacaktı. ayaklarımın dibine düşen çöplere yalandan isyan edip, ellerimi belime götürdüm. başımı hafif kapıya çevirdiğimde kapıdaki iki adamdan birinin bana doğru öfkeli bir şekilde hızlı hızlı geldiğini gördüm.
hemen yere çömelip saçılan çöpleri toparlamaya çalıştım.
birden tam karşımda durduğunu anladığım adamın siyah, karanlıkta parlayan ayakkabılarına baktım, hiç beklemediğim bir anda ayağını kaldırıp yüzüme doğru kaldırıp yüzüme o ucu sivri ayakkabısını sert, ve acımasızca geçirince, kendimi savunamadan, geriye doğru düştüm.
sırt üstü düşüp, yüzümü avuç içime sakladım. hissettiğim acı tarifsizdi. kolay kolay ağlamazdım, ama ne zaman ağzımdan firar ettiğini bilemediğim çığlığım, ve inlemelerimle karışık ağlamaya başladığımı kestiremeden, o iğrenç sigara ve alkol tüketmekten hırıltılıya dönüşen sesini duydum.
" seni fahişe!!! ne hakla çöpleri dökersin ha!!! ezik! belkide artık ölmen gerekiyordur küçük kaltak...ha... ne dersin?...
yerde öylece cenin pozisyonu alıp burnuma dolan acının geçmesini bekledim. bir kaç saniye sonra o sesi duydum. her gece duyduğum ses... merminin namluya sürüşü, ve o buz gibi metal sesi...
buraya kadar mıydı...ellerimi yüzünden yavaşça çekip başımı kaldırıp gözlerimi adama kaldırdırdığımda, silahın hedefinde tamda ben vardım...
adamın yüzünde soğuk ama kendinden emin bir ifade vardı... neticede her gün yaptığı işi bana gelince acımayacak, elleri bile titremeden vuracaktı...
başımı eğip ellerime baktım. avuçlarım kıpkırmızı, kan lekeleriyle boyanmıştı. burnuma yediğim tekmeden olduğunu anlamam uzun sürmedi. ne anlamı vardı ki... şuan en beterini yaşayacak, kafama tek bir kurşun yiyip GEBERİP gidecektim. ne acı...
sen asla gerçek bir yaşantının normal insanı olmayacak kadar kalitesiz, ve değersizsin... Dünya daima aptalların üstüne baskı yapar, zekilere en lüks yaşam alanını oluşturmak için köle gibi çakıştırılırlar... bir isyan, bir baş kaldırı, bir haykırış belkide her şeyi değiştirebilir. ama asla üsttekilerin doyumsuzluğunu bastırmaz, aksine kendilerine karşı gelen bu küçük ve cahil toplumu en ağır, ve acı şekilde cezalandırırlar... peki sorun neydi, neden daha yaşanılabilir hale gelemedi Dünya. hayır... çünkü korkutulmuşlardı. korku bütün duyguların başında geliyordu. korkuyla gözleri köreltilmiş bu toplum, asla Kendileri için bir adım atamayacak, hep sefalet içinde sürünmeye mahkum kalacaktı...
gözlerimi kapatıp içimden geldiği gibi kendi ölümümü kabul edip, çekilmesi gereken tetiğin sesini duymayı içim yanarcasına bekledim.
onurlu bir kadın olarak değil, küçük düşmüş bir kadın olarak ölecektim.
derin bir nefes alıp deli gibi atan kalbimin sesini bastırmaya çalışarak, gelecek olanı çaresizce bekledim. bir son yazılacak, bir kalem daha kırılacaktı belki... ama yaşama isteği olan bir insanın umudu daima bir rüzgar misali tepelerinde esecek, sesizce, binlerce kişinin bu adaletsiz dünyadaki katran karası yüzlerine ılık ılık vurup kendini hatırlayacaktı. biz var olamdan yaşayanlardık, yada tek başımaydım. sonuçta herkes halinden son derece memnundu..
gözlerimi sıkıca birbirine bastırıp yaklaştığını anladığım sonu bekledim...
bir anda bir silah patlama sesini duydum. ses yakından değil, arkamdan gelmişti. korkuyla irkilip ellerimi yüzüme ani bir refleks ile kapattım. kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. derken bir anda bir şeyin düşme, yere çakılma sesini duydum. zorlukla yutkunup, gözlerimi korkuyla açıp etrafa baktığımda, karşımda alnından küçük bir delikten akan kan ile gözleri açık bir şekilde bana bakan, az önce beni öldürmek için silahını çeken adamı görmemle çığlığı bastım... onun yerinde şuan ben olmam gerekirken onu kim vurmuştu...
deli gibi tityordum. kim yaptı diye düşünürken, birden arkamda duyduğum ses ile korkudan kuru kuru yutkundum. ses daha önce hiç duymadığım bir kişiye aitti. Kalın, tok, otoriteldi...
" seni küçük fare... bir zavallı gibi görünüyorsun ... aptal ayak takımı..."