Vatana ihanet...

1000 Words
15 Temmuz 2016 – Saat 22.10 Ankara Çukurambar’daki ofiste televizyon açıktı ama ses kısıktı. Normalde bu saatlerde muhasebe dosyaları konuşulur, para akışları kontrol edilir, ertesi haftanın lojistiği planlanırdı. Bu akşam kimse dosyaya bakmıyordu. Ekranda köprü görüntüleri dönüyordu. Alt yazı kırmızıydı. Serhat ayaktaydı. Oturmamıştı. Elinde telefon, ama kimseyi aramıyordu. Bekliyordu. Yanındaki takım elbiseli adam fısıltıyla konuştu: - Başladı mı? Serhat gözünü ekrandan ayırmadan cevap verdi: - Erken. Telefon titredi. Şifreli mesaj, tek satır: “Plan safha 1 aktif.” Serhat’ın yüzü değişmedi. Ama göz bebekleri daraldı. Bu cümle aylardır konuşulmuyordu. Sadece ima ediliyordu. “Gün” deniyordu. “Zaman” deniyordu. Ama tarih verilmezdi. Bu gece tarih verilmişti. Masadaki siyasetçi kimliği taşıyan adam hızlı konuştu: - Genel merkez tarafı hareketli. Emniyette bazı isimler yakalandı. Serhat ilk kez konuştu: - Peki ordu? Siyasetçi: - Karışık. Köprü hamlesi kritik. Televizyonda bir uzman yorum yapıyordu. “Tatbikat olabilir” diyordu. Serhat başını hafifçe salladı... Bu, açık hamleydi. Telefon tekrar titredi. Bu kez arama. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara. Açtı. - Evet. Karşı taraf sakin ama hızlı konuşuyordu. - Doğu hattı sessiz kalacak. Hiçbir sevkiyat. Hiçbir temas. Özellikle asker bağlantısı olan herkes sessiz olsun. Serhat’ın zihninde tek bir isim belirdi. Zehra. Ve onun çevresi. - Anlaşıldı. - Ayrıca… askerî birliklerde kontrol sağlanırsa ikinci dalga başlayacak. Sağlanamazsa herkes kendini koruyacak. Bu cümle Serhat’ın hoşuna gitmedi. “Sağlanamazsa.” Demek ki kesin değildi. Telefon kapandı. Ofisteki diğer adam sordu: - Geri dönüş var mı? Serhat televizyona baktı. Ankara’dan alçak uçuş haberleri geçiyordu. - Henüz değil. Diğer adam: - Başarısız olursa? Serhat ilk kez direkt cevap verdi: - O zaman herkes tek başına demektir. O an kapı açıldı. İçeri genç bir adam girdi. Yüzü gergindi. - Komutanlık önünde hareketlilik var. Emniyet toparlanıyor. Serhat’ın çenesi sıkıldı. Bu, plandaki akış değildi. Telefonuna tekrar baktı. Bir mesaj daha düşmüştü: “Bazı birlikler direniyor.” Bu kelime tehlikeliydi. Serhat pencereye yürüdü. Ankara gecesi sessiz görünüyordu ama şehir kaynıyordu. Yıllarca sabırla örülen ağ, tek bir gecede ya devletin içine tamamen yerleşecekti… Ya da kökünden sökülecekti. Zehra’yı düşündü. Eğer asker tarafı kontrolü alırsa, geçmiş temaslar taranacaktı. Telefon kayıtları. Hareketler. Bağlantılar. Ve Zehra son haftalarda bir askerle daha sık görüşüyordu. Serhat’ın zihni hızla hesap yaptı. Eğer bu gece başarısız olursa… Önce izler silinecek. Sonra zayıf halkalar koparılacak. Ve aile bağları, örgüt bağlarından daha güçlü değildir. Telefonunu eline aldı. Zehra’nın ismine geldi. Aramadı. Bekledi. Televizyonda yeni bir alt yazı geçti: “Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı çevresinde hareketlilik…” Ofisteki hava değişmişti artık. Başlangıçtaki kontrollü özgüven yerini belirsizliğe bırakıyordu. Serhat içinden ilk kez şu soruyu geçirdi: Ya bu gece hesap tutmazsa? Saat 22.45 Hastane: Zehra nöbetçiydi. Hastane koridorları olağandışı bir hareketlilik içindeydi. Bir hemşire koşarak yanından geçti. - Televizyonu açtınız mı? Zehra kaşlarını çattı. Dinlenme odasına girdiğinde ekran çoktan açılmıştı. Alt yazılar kırmızı, spikerin sesi gergindi. “Boğaziçi Köprüsü askerî unsurlar tarafından kapatıldı…” “Ankara’da savaş uçakları alçak uçuş yapıyor…” Zehra’nın eli otomatik olarak cebine gitti. Baybars. Aradı. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” Zehra’nın kalbi hızlandı. Bir daha. Bir daha. Sonuç aynı. Hatlar zaten zayıftı. Ama bu farklıydı. Şebeke ya kilitlenmişti ya da bilinçli kesinti vardı. Televizyonda görüntüler değişiyordu. İstanbul. Ankara. Silah sesleri iddiası. Bir hemşire fısıldadı: - Darbe mi oluyor? Zehra bunu duymadı bile. Mesaj yazdı: “Neredesin? İyi misin? Lütfen cevap ver.” Gönderildi işareti gelmedi. Ekrana baktı. Tek tik bile yok. O an zihninde en kötü senaryolar koşmaya başladı. Ya içeriden bir kalkışma varsa? Ve Baybars tam ortasındaysa? Zehra duvara yaslandı. Nefesini kontrol etmeye çalıştı. Kendine kızdı. Soğukkanlı olmalıydı. Bu ülke meselesiydi. Telefonuna tekrar baktı. Hâlâ sinyal yok. Bu kez Serhat aradı. Ekranda abisinin adı belirdi. Zehra birkaç saniye baktı. Açtı. Serhat’ın sesi sakin ama sertti. - Neredesin? Zehra: - Hastanedeyim. Serhat: - Dışarı çıkma. Kimseyle gereksiz temas kurma. Zehra: - Ne oluyor abi? Serhat: - Karmaşa var. Net değil. Ama evde kalman daha güvenli. Zehra durdu. - Sen neredesin? Kısa bir sessizlik. - İş yerindeyim. Televizyonda yeni bir anons geçti: “Ankara’da bazı askerî birliklerin yönetime el koyduğu iddia ediliyor…” Zehra’nın eli titredi. - Abi… bu işin içinde misiniz? Soru ağırdı. Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu. - Böyle sorular sorma. Bu cevap, “hayır” değildi. Zehra’nın içi daha da daraldı. - Arkadaşıma ulaşamıyorum. Serhat’ın sesi bir ton değişti. - Hangi arkadaşın? Zehra o an hata yaptığını fark etti. Ama geri dönüş yoktu. - Hastaneden tanıdığım biri. Serhat’ın zihni o an bir noktaya kilitlendi. - Asker? Değil mi? Zehra cevap vermedi. Sessizlik bazen cevaptan daha netti. Serhat yavaşça konuştu: - Zehra… bu gece herkes tarafını belli edecek. Duygusal davranma. Bu cümle tehdit değildi. Ama uyarı da değildi. Bir hatırlatmaydı. Zehra’nın sesi bu kez netti: - Ben tarafımı biliyorum. Telefon kapandı. Zehra tekrar Baybars’ı aradı. Yine çekmiyordu. Mesajlar hâlâ iletilmemişti. Ekranda görüntüler sertleşiyordu. Tanklar. Silah sesleri. Kalabalıklar. Zehra’nın içindeki gerilim artık sadece korku değildi. Bir kararın ağırlığıydı. Baybars o an nerede bilmiyordu. Ama şunu biliyordu: Bu gece, sabah olduğunda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ve Baybars’tan tek bir “iyiyim” mesajı gelene kadar nefes alamayacaktı. Saat 23.02 Esendere Sınır Kapısı Esendere Sınır Karakolu’nun gecesi her zamankinden daha ağırdı. Dağların arasına çöken karanlık, insanın içine işleyen bir sessizlik taşıyordu. Televizyonda akan darbe haberlerinin yarattığı uğultu daha dinmeden, nöbet kulübesinden gelen tiz anons karakolun içini yardı. “Hudut hattında hareketlilik var!” Baybars refleksle ayağa fırladı. Ferit Astsubay çoktan telsize sarılmıştı. Projektörler sınır hattına çevrildiğinde karşı yamacın gölgesinde siluetler seçiliyordu. İran tarafındaki askerî unsurlar sınıra olağandışı şekilde yaklaşmıştı. Uyarı anonsu yapıldı. Cevap gelmedi. Bir anda ilk atış sesi duyuldu. Kurşun, karakol duvarının üstünde kıvılcım saçtı. Ardından karşılıklı atışlar başladı. Gece, mermilerin iz fişekleriyle yarılıyordu. Baybars mevziye yattı, nişan aldı, kontrollü atış yaptı. Kalbi hızla çarpıyordu ama zihni tuhaf bir berraklığa bürünmüştü. “Cephaneyi kontrollü kullanın!” diye bağırdı Ferit. Yasin yan mevzideydi, Selahattin makineli tüfeği bastırıyordu. Mahmut telsizle destek talebi geçiyordu. Sınırın iki tarafında da gerginlik tırmanıyor, her saniye büyüyordu. Baybars bir an durdu. İçinden tek bir düşünce geçti: “Nasıl bir insan ülkesini satar? Ülkenin içi karışmışken, sınırı da mı yoklayacaklar? Hainler...” Tetiğe yeniden dokundu. Gece artık tamamen gündüz gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD