Güneşin Altındaki Karanlık

1444 Words
Yüksekova’nın temmuz sıcağı, güneş battıktan sonra bile asfalttan buhar olup yükseliyordu. Gökyüzü, dağların arkasında turuncu bir yangın gibi çekilirken, kafenin açık pencerelerinden içeriye hafif bir rüzgar sızmaya çalışıyordu. Baybars, üzerinde sadece siyah, vücuduna oturan bir tişört ve kot pantolonuyla içeri girdi. Üniformalar geride kalmıştı ama belindeki o tanıdık ağırlık, tişörtünün altından belli belirsiz kendini hissettiriyordu. ​Zehra, cam kenarındaki masada, üzerinde incecik, gümüş rengi düğmeleri olan yazlık bir hırka ile oturuyordu. Saçlarını tepeden toplamış, ensesindeki birkaç tel rüzgarla oynaşıyordu. Baybars’ı gördüğünde, o yorgun ama umut dolu gülümsemesiyle ayağa kalktı. ​Baybars masaya yaklaşıp papatyaları uzattı. "Yol boyu kurumasınlar diye uğraştım," dedi, sesi sıcağın etkisiyle biraz daha derinden geliyordu. ​Zehra çiçekleri alıp derin bir nefes çekti. "Yüksekova’nın sıcağında bu papatyalar... mucize gibi Baybars. Teşekkür ederim." ​Sessizlik, dondurma gibi eriyen zamanın içinde aralarına süzüldü. Baybars, buzlu suyundan bir yudum alırken zihni yine o temmuz gecesine, Tokat’a gitti. Babasının onu kapı dışarı ettiği o gün de hava böyle sıcaktı; tozlu yollar ayaklarını yakarken, arkasında bıraktığı kardeşlerinin ağlaması kulağında çınlıyordu. Esendere sınırında İran askerine karşı mevzi alırken, "Eğer burada ölürsem, babam cenazeme gelir mi?" diye sormuştu kendine. Şimdi karşısındaki Zehra, onun bu dünyadaki tek gerçek sığınağıydı. ​Zehra, Baybars’ın gözlerindeki o uzak ifadeyi yakaladı. "Yine o kapının önündesin, değil mi? Tokat’ta..." ​"Öyleyim," dedi Baybars, tişörtünün kollarını hafifçe sıyırarak. "İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, içindeki o kovulmuş çocuğu yanında taşıyor Zehra." ​Zehra elini uzatıp Baybars’ın nasırlı elini tuttu. "Ben de o evde, o adamın gölgesinde aynı şeyi hissediyorum. Serhat Ankara’da yaşıyor olabilir ama Yüksekova’ya o günübirlik gelişleri... Sanki her adımımı o planlıyor gibi. Ondan nefret ediyorum Baybars, ama kopamıyorum da." ​Tam o sırada garson masaya yaklaştı. Tepside soğuk içecekler yoktu; sadece küçük, mühürlü siyah bir zarf vardı. ​"Serhat Bey’in ikramı," dedi garson, gözlerini kaçırarak ve hızla uzaklaştı. ​Zehra’nın eli, Baybars’ın elinin içinde buz kesti. "Yine buradaydı... Yine bizi izledi ve gitti." Gözlerindeki nefret, yaz sıcağını bile donduracak kadar keskindi. ​Baybars zarfı yırtarcasına açtı. İçinden bir fotoğraf ve bir not düştü. Fotoğrafta Tokat’taki eski evlerinin kapısı vardı; kapı koluna bağlanmış siyah bir kurdele... Notta ise şu yazıyordu: ​"Tokat’taki kardeşlerin artık bana emanet Baybars. Kuzey her kapıyı açar, yeter ki anahtarın kimde olduğunu bil. Kız kardeşimi üzme." Baybars’ın damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Serhat sadece Zehra’yı değil, Baybars’ın yıllardır görüşmediği, onu aramayan ailesini de oyunun içine çekmişti. Zehra, Baybars’ın yüzündeki o dehşeti görünce masaya iyice eğildi. "Ne yazıyor? Abim yine ne yaptı?" Baybars cevap veremedi. Gözleri camın dışına, yolun karşısında duran siyah, camları tamamen karartılmış pikaba takıldı. Cam yavaşça indi; Serhat, güneş gözlüklerini çıkarıp doğrudan Baybars’a baktı. Elindeki telsizi sanki bir kadeh kaldırır gibi havaya kaldırdı. O an Baybars’ın cebindeki telefon titredi. Gelen mesaj Serhat’tandı: "Zehra’nın hırkasındaki o ikinci gümüş düğmeye iyi bak Baybars. Kuzey seni sadece izlemiyor, her kelimeni bizzat Bakan’ın makam odasına taşıyor. Konuşmalarına dikkat et, aşık çocuk." Baybars dehşetle Zehra’nın hırkasındaki düğmelere odaklandı. İkinci düğmenin ortasındaki o minik, iğne ucu kadar delik, sinsi bir göz gibi ona bakıyordu. Baybars, telefonun ekranında parlayan o kan dondurucu mesajı gördüğünde saniyeler içinde zihninden binbir ihtimal geçti. Serhat’ın o sinsi gülüşü, İçişleri Bakanı’nın çalışma odasına giden canlı ses kaydı ve Zehra’nın hırkasındaki o mikroskobik casus düğme... Ama Baybars, Esendere sınırında İran askerinin karşısında bile bu kadar soğukkanlı kalmamıştı. Zehra’nın o ürkek, bir cevap bekleyen gözlerine baktığında, bu geceyi ona zehir etmemeye yemin etti. Serhat’ın istediği tam olarak buydu: Baybars’ın paniklemesi, Zehra’yı korkutması ve aralarındaki o ince güven bağının kopması. Baybars, telefonu masanın üzerine yavaşça bıraktı. Yüzündeki o sert, asker çehresini bir kenara itip sadece Zehra’ya ait olan o yumuşak gülümsemesini takındı. "Boş ver Zehra," dedi, sesi her zamankinden daha tok ve huzurlu çıkıyordu. "Abin yine kendi çapında bir şaka yapmış. Tokat'taki evi özlediğimi biliyor, oradan bir selam göndermiş işte. Önemli bir şey değil." Zehra, bir an duraksadı. Baybars’ın bu kadar sakin kalmasına şaşırmıştı ama onun gözlerindeki o güven veren parıltı içini rahatlattı. "Emin misin? Yüzün bir an çok kötü oldu." Baybars elini uzatıp Zehra’nın elini daha sıkı tuttu. Parmağını, hırkasının o ikinci düğmesine çok yakın, masanın üzerinde gezdirdi. Serhat’ın ve Bakan’ın dinlediğini biliyordu; o yüzden onlara tam da duymak istemedikleri şeyi vermeye karar verdi. "Eminim canım. Bak, bu akşam sadece biz varız. Ne Ankara, ne abin, ne de görevler... Sadece sen ve ben. Tokat’tan kaçtığımda tek bir hayalim vardı; kendime ait bir huzur bulmak. O huzuru senin gözlerinde buldum Zehra. Başkalarının ne dediği ya da ne planladığı umurumda değil." Zehra’nın yanakları hafifçe kızardı, gözlerindeki o travmatik gölge bir anlığına dağıldı. "Ben de Baybars... Seninleyken ilk kez kendimi o evin dışında, özgür hissediyorum." Baybars, masanın altından bacağını hafifçe sallayarak dışarıdaki siyah pikaba, Serhat’a doğrudan baktı. Serhat’ın şaşırdığını hissedebiliyordu. Beklediği kaos çıkmamıştı. Baybars, Zehra’nın elini dudaklarına götürüp kibarca öptü ve hırkasının o düğmesine doğru fısıldar gibi konuştu: "Dünyanın en güvenli yeri, insanın sevdiğinin yanıdır Zehra. Hiçbir güç, hiçbir rüzgar... bizi bu masadan kaldıramaz." O sırada kafenin kapısı sertçe açıldı. İçeriye garsonun bile durdurmaya cesaret edemediği, uzun boylu, gri takım elbiseli ve kulağında kulaklık olan iki adam girdi. Doğrudan Baybars ve Zehra’nın masasına yöneldiler. Baybars, elini Zehra’nın elinden çekmeden belindeki silahın emniyetini tişörtünün altından baş parmağıyla hissetti. Adamlar masanın başında durduğunda, arkalarından o tanıdık, tok ses duyuldu. "Yemekler soğumasın çocuklar. Afiyet olsun." Baybars başını kaldırdığında, Serhat’ın pikabından inip gelmediğini, asıl tehlikenin çok daha yakın olduğunu gördü. Gelen kişi Salih Yüzbaşı idi. Ama yanında Ferit Astsubay değil, İçişleri Bakanı’nın özel kalem müdürü duruyordu. Salih Yüzbaşı, Baybars’ın gözlerine "Şimdi oyun başlıyor" der gibi baktı ve masadaki boş sandalyeyi çekip oturdu. "Baybars, Zehra... Bir misafirimiz daha var. Birazdan burada olacak. Serhat’ın da selamı var, o zaten kapıda bekliyor." Salih Yüzbaşı’nın o masaya oturmasıyla kafedeki havanın molekülleri değişti sanki. Temmuz sıcağı gitmiş, yerine Esendere’nin o dondurucu gece ayazı gelmişti. Zehra, yanındaki gri takım elbiseli adamlara ve Yüzbaşı’nın sert çehresine bakarken nefesinin kesildiğini hissetti; abisinin gölgesi yetmezmiş gibi şimdi devletin soğuk nefesi de tam ensesindeydi. Baybars, masanın altındaki elini gevşetmedi. Salih Yüzbaşı’ya dik dik baktı. Aralarındaki o komutan-asker hukuku şu an ince bir ipin üzerindeydi. "Afiyet olsun Komutanım," dedi Baybars, sesi çelik gibi sertti. "Ama bu masa iki kişilikti. Misafir kabul ettiğimizi hatırlamıyorum." Salih Yüzbaşı, masadaki su bardağına uzanıp bir yudum aldı, sonra yanındaki Özel Kalem Müdürü’ne kısa bir bakış attı. "Bazı masalar, Baybars, sadece iki kişi için kurulur ama hesabı bütün bir şehir öder. Serhat dışarıda, Bakan Bey ise hattın diğer ucunda. Seninle ve Zehra’yla şahsen tanışmak istiyor." Zehra’nın beti benzi attı. "Bakan mı? Benim abimle ne alakası var bu insanların Baybars? Neler oluyor?" Tam o sırada kafenin kapısı ağır ağır açıldı. İçeriye Serhat girdi. Üzerindeki pahalı keten gömleğin kollarını kıvırmış, yüzünde o her zamanki kibirli ama korumacı gülümsemesiyle masaya yaklaştı. Zehra, abisini görünce istemsizce Baybars’a daha çok sığındı. Bu hareket, Serhat’ın gözlerindeki o ince damarın şişmesine yetti. "Kardeşim," dedi Serhat, sesi odayı dolduran bir otoriteyle. "Korkma. Sadece küçük bir tanışma. Baybars Uzmanım, papatyalar güzel seçim. Tokat’taki annenin de en sevdiği çiçekmiş, biliyorsun değil mi?" Baybars ayağa kalktı. Boyu Serhat’tan biraz daha kısa olsa da, omuzlarındaki o savaşçı heybeti masayı gölgeledi. "Serhat, o düğmedeki mikrofonu kapat da yüz yüze konuşalım. Senin derdin benimle, Zehra’yı bu pisliğin içine çekme." Serhat kahkaha attı, ama gözleri hala Baybars’ın üzerindeki tişörtün altındaki silah kabzasındaydı. "Zehra zaten bu pisliğin tam merkezinde Baybars. O benim canım, ciğerim. Onu korumak için neleri yaktığımı hayal bile edemezsin. Ama senin gibi bir 'uzman'ın, Kuzey’in planlarını bozmasına izin veremem." Salih Yüzbaşı masaya vurdu. "Yeter! Baybars, otur. Serhat, sen de." Herkes oturduğunda Salih Yüzbaşı, Baybars’ın gözlerinin içine doğrudan baktı. "Baybars, İçişleri Bakanlığı’ndan gelen emir net. Kuzey operasyonu, senin sandığın gibi bir ihanet şebekesi değil; devletin bekası için kurulan gizli bir kalkan. Serhat da bu kalkanın bir parçası. Senden tek bir şey isteniyor: Bu gece gördüğün, duyduğun her şeyi unutacaksın. Karşılığında ise..." Yüzbaşı duraksadı, Özel Kalem Müdürü cebinden bir dosya çıkarıp Baybars’a uzattı. "Karşılığında; Tokat’taki ailenin tüm borçları silinecek, kardeşlerin Ankara’da en iyi okullarda okuyacak ve sen... Zehra ile birlikte, istediğin herhangi bir şehirde, yeni bir kimlikle, onurlu bir şekilde emekli edilmiş olarak yaşayacaksın." Zehra şaşkınlıkla Baybars’a baktı. Bu, onun hayalini kurduğu o huzurlu hayatın anahtarıydı. Ama Baybars, Serhat’ın o sinsi gülüşünde ve Salih Yüzbaşı’nın kaçırdığı bakışlarında gerçeği görüyordu. Bu bir ödül değil, bir prangaydı. "Peki ya İbrahim?" diye sordu Baybars. "Ya Mehmet? Onların kanı bu yeni kimliğin neresinde olacak?" Serhat masaya eğildi, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi: "Ölüler konuşmaz Baybars. Ama sen konuşursan, Zehra’nın o hırkasındaki ikinci düğmenin sadece bir mikrofon olmadığını, aynı zamanda küçük bir patlayıcı kapsül olduğunu öğrenirsin. Seçim senin; ya bizimle yürüyeceksin, ya da bu yaz akşamı Yüksekova’nın en kanlı gecesine dönüşecek." Baybars’ın eli masanın altında Zehra’nın hırkasına gitti. Parmak uçlarıyla o gümüş düğmeyi hissetti. Serhat elindeki kumandayı masanın üzerine, herkesin göreceği şekilde bıraktı. Peki Baybars, sevdiği kadının hayatı ile onuru arasında kalan o tetiği ne zaman çekecek?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD