Sessizlik, çatışmadan sonra en tehlikeli şeydi.
Ferit Astsubay’ın sesi karakolun içine yayıldı; bu kez daha sakindi ama sertti.
- Herkes yerini korusun. Silahlar emniyette ama şarjörler takılı kalsın.
- Bu bir geri çekilme değil, bekleyiş olabilir.
Gece sabaha dönmeye niyetli değildi.
Ay ışığı soluklaştıkça sis hudut hattına çökmeye başladı.
Sis, dağda her zaman kötülüğün habercisiydi.
Mesafeyi yutar, sesi boğar, insanın içgüdülerini köreltirdi.
Baybars mevziden kalkmadı.
Dizleri toprağa gömülüydü.
Avuçlarının terlediğini fark etti.
Bir çatışmadan sonra gelen bu boşluk, bazen mermiden daha ağır olurdu.
İnsan o an düşünmeye başlardı.
Ve bu gece Baybars düşünmek istemiyordu.
Yasin sürünerek yanına geldi.
- Devre, bunlar asker miydi sence?
Baybars gözünü huduttan ayırmadan cevap verdi.
- Silah tutuşu asker gibiydi.
- Ama bu iş asker işi değildi.
Yasin yutkundu.
— Yani… bu işte bir iş var?
Baybars başını hafifçe salladı.
- Bizi yokladılar.
- Nabız aldılar.
- İçeride ne oluyor, biz burada mıyız… onu öğrendiler.
Karakolun içinden bir anda televizyon sesi yükseldi.
Bir er, sesi kısmayı unutmuştu.
Spikerin sesi titriyordu:
“…başkentte silah sesleri… köprüler kapatıldı… halk sokaklarda…”
Ferit sert bir bakış attı.
Televizyon kapatıldı.
- Burada tek yayın var: telsiz.
O anda uzaktan motor sesi duyuldu.
Kısa, boğuk, dağda yankı yapan bir ses.
Mahmut dürbünü kaldırdı.
- Komutanım… İran tarafında araç hareketi var.
- Geri hatta çekiliyorlar.
Ferit çenesini sıktı.
- Demek ki emir gelmiş.
Baybars içinden geçirdi:
Onlara emir geldi…
Bize gelmedi.
Saatler ilerledikçe karakolun içindeki hava ağırlaştı.
Kimse uyumadı.
Kimse oturmadı.
Çay soğudu.
Sigaralar yarım kaldı.
Herkes biliyordu:
Bu gece bitmemişti.
Sadece nefes alıyordu.
Sabaha karşı telsiz tekrar öttü.
Bu kez taburdan gelen ses netti. Resmiydi.
- Tüm hudut birlikleri dikkat…
- Provokasyona gelinmeyecek…
- Karşılık yalnızca sıcak temas halinde…
Ferit Astsubay telsizin sesini kıstı.
Bir an durdu.
Sonra yavaşça konuştu:
- Arkadaşlar…
- Bu geceyi yazacaklar.
- Ama bizim adımız geçmeyecek.
Baybars dudaklarını ısırdı.
- Geçmese de olur, dedi alçak sesle.
- Yeter ki bu sınır geçilmesin.
Güneş doğarken sis yavaş yavaş dağıldı.
Karşı yamaçta ayak izleri, boş kovanlar ve yanmış otlar kalmıştı.
Gece gitmişti.
Ama bıraktığı izler hâlâ oradaydı.
Baybars mevziden kalktı.
Belini doğrulttu.
Omuzlarındaki ağırlık azalmamıştı.
Aksine…
Artık daha netti.
Bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Ne içeride…
Ne sınırda…
Ve en çok da…
Baybars’ın içinde.
Güneş dağların arkasından ağır ağır yükselirken, karakolun üstüne yorgun bir aydınlık çöktü.
Bu aydınlık huzur getirmiyordu.
Sadece geceyi daha görünür kılıyordu.
Kimsenin gözüne uyku girmemişti ama emir emirdi.
Gündüz keşfi yapılacaktı.
Baybars, Yasin ve Selahattin ön hatta çıktı.
Geceyi saklaması gereken sis, izleri gizleyememişti.
Taşların üzerinde sürtünmüş postal tabanları…
Aceleyle bırakılmış boş kovanlar…
Ve hâlâ hissedilen yanık barut kokusu…
Bir kayanın dibinde ezilmiş bir sigara izmariti duruyordu.
Tazeydi.
Bu, gecenin hâlâ orada olduğunu söylüyordu.
- Düzensiz çekilmişler, dedi Selahattin.
- Panik yok ama acele etmişler.
Baybars eğilip izlere baktı.
Toprağı eliyle sıyırdı.
- Emir gelmiş.
- Yoksa bu kadar temiz kopmazlardı.
Keşif tamamlanıp karakola dönüldüğünde Ferit Astsubay harita masasının başındaydı.
Tutanak yazıyor, mavi kalemle saati saatine belirtiyordu.
Telefon çaldı.
Ferit ekrana baktı.
Yüzü sertleşti.
- Ferit.
Arayan Salih Yüzbaşı.
- Raporunu ver.
Ferit doğruldu.
Sesi netti.
- Komutanım, gece 23.40 sularında hudut hattında yoğun hareketlilik başladı.
- Karşı yamaçtan piyade ağırlıklı unsurlar yaklaştı.
- Uyarı anonsuna cevap verilmedi.
- İlk atış karşı taraftan geldi.
- Kısa süreli sıcak temas yaşandı.
- RPG atıldı ama karakola isabet yok.
- Yeşil işaret fişeği sonrası geri çekildiler.
- Şehit ve yaralı yok.
- Cephane durumu normal.
Telefondaki ses bir an sustu.
Sonra daha alçak ama daha ağır konuştu.
- Tamam Ferit…
- Şimdi beni iyi dinle.
Karakoldaki herkesin dikkati ondaydı.
Ferit’in yüz ifadesi değişmişti.
- Bölüğün bulunduğu tümende çok ciddi gelişmeler var.
- Tümen komutanı Fetullahçı çıktı.
- Gece saatlerinde MİT binasını basmaya kalkmış.
- PÖH müdahale etti.
- Komutan ve yanındakiler gözaltında.
- Şu an tüm tümen teyakkuzda.
Ferit’in kaşları çatıldı.
- Komutanım… durum bu kadar mı ciddi?
- Daha da ciddi, dedi Salih Yüzbaşı.
- İçeride kim dost kim düşman belli değil.
- Herkes silahıyla, üniformasıyla sınanıyor.
- Karakolda olağan dışı hiçbir harekete izin vermiyorsun.
- Gelen emirleri iki kere teyit etmeden uygulamıyorsun.
- Anlaşıldı mı?
Ferit boğazını temizledi.
- Emredersiniz komutanım.
Telefon kapandığında karakolun içindeki hava değişti.
Geceden kalan gerginlik artık başka bir şeye dönüşmüştü.
Şüpheye.
Ferit başını kaldırdı.
- Arkadaşlar…
- Durum sadece sınır değilmiş.
Baybars gözlerini kıstı.
- İçerisi de cephe yani.
Ferit başını salladı.
- Evet.
- Bundan sonra iki kat dikkat.
Baybars dışarı baktı.
Gündüz her şeyi daha net gösterirdi.
Ama bu netlik insanın içini rahatlatmıyordu.
Gece gelenler sınırı yoklamıştı.
Gündüz öğrenilenler ise devleti.
Ve Baybars ilk kez şunu düşündü:
Bu savaşın düşmanı kimdi?
Öğle güneşi karakolun avlusuna vururken Baybars bir anlığına yalnız kaldı.
Mevziler değişmiş, keşif bitmiş, herkes bir şeyle oyalanıyordu.
O ise ilk kez silahını dizlerinin üstüne bırakmış, boşluğa bakıyordu.
Yüksekova’ya geleli aylar olmuştu.
Dağları düşünmüştü.
Soğuğu.
Çatışmayı.
Ama hiç onları düşünmemişti.
Birden aklına düştüler.
Şimdi ne yapıyorlar acaba…
Babasının yüzü geldi gözünün önüne.
Sertti. Suskundu.
Tek cümleyle insanın hayatını yerinden söküp atan o yüz:
- Bu evden çıkıyorsan bir daha geri dönme.
Gerçekten de dönmemişti.
Ne kapıyı çalmıştı ne de arkasına bakmıştı.
Ama insan nereye giderse gitsin, içinden kopardığını sandığı yerler bazen durduk yere kanardı.
Annesini düşündü.
Sessizliğini.
Hiç aramamasını.
Bir “iyi misin?” demeyişini.
Belki de merak etmiyordur… diye geçirdi içinden.
Ya da merak ediyordur da arayamıyordur…
İki kardeşi geldi aklına.
Küçükken onun arkasına saklanan,
babanın sesini duyunca susan o çocukları.
Belki de onun adı evde hiç anılmıyordu.
Baybars yutkundu.
Göğsünde tuhaf bir sıkışma vardı.
Ne düşman ateşi kadar netti, ne de korku kadar keskin.
Daha sessizdi.
Daha derindi.
Ya ben ölürsem…
Haberleri olur mu?
Bu düşünce canını acıttı.
Ama en çok da şu:
Olsalar bile… üzülürler mi?
Ayağa kalktı.
Silahını omzuna astı.
Bu zayıflık anının uzamasına izin veremezdi.
Burada duygular lüks sayılırdı.
Ama ne kadar bastırırsa bastırsın, o düşünce içinden çıkmadı.
"Ben buradayım." dedi kendi kendine.
Onlar orada.
Ve aramızda sadece kilometreler değil… Gerçek bir mesafe var.
Baybars mevziye doğru yürürken yüzü yine sertleşmişti.
Ama artık içinde bir şey değişmişti.
Sınırı korumak kolaydı.
Asıl zor olan, bir askerin silahını değil…
İçindeki boşluğu ayakta tutmasıydı.