Baybars'ın seçimi...

1036 Words
Ferit, gözlerini bir saniye bile kırpmadan adamın tam karşısında durdu. Sesi, rüzgarın uğultusunu kesen bir bıçak gibiydi: ​- "Üniforma giymek yetmiyor, kimlikleri görelim. Kimden emir aldınız? Hangi birim, hangi operasyon koduyla buradasınız?" ​Karşıdaki adam, elini telsizinden ayırmadan hafifçe sırıttı. Ama bu, bir güven gülüşü değil, köşeye sıkışmış birinin maskesiydi. - "Ayrıntıya girmeye vaktimiz yok Astsubay. Şahısları alıp çıkacağız. Emir, doğrudan yukarıdan." ​Ferit, bir adım daha yaklaştı. Göğüs göğüse geldiler. - "Yukarıdan dediğin yerin koordinatlarını ver bana! İsim ver, makam ver! Yoksa bu karakolun kapısından değil bir adam, bir toz tanesi bile çıkaramazsın. Bu adamlar benim nezaretimde. Kim olduğunuzu, kimi temsil ettiğinizi bilmeden size teslim edecek tek bir kişi bile yok." ​Baybars, elini tabancasının kabzasına attı. Emniyetin "tık" sesi, sessizlikte yankılandı. Karşı tarafın gerildiğini, omuzlarının yukarı kalktığını gördü. Tam o sırada, siyah aracın içinden keskin bir telefon melodisi yükseldi. Telefonu kulağına götürdü. Yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. Sadece birkaç saniye dinledi, tek bir kelime etmedi. Araçtan inip Ferit'in karşısında duran adama sert bir işaret yaptı. ​- "Gidiyoruz," dedi. ​Ferit'in karşısındaki adamın kaşları çatıldı, itiraz edecek gibi oldu ama arkadaşının gözlerindeki o saf korkuyu görünce duraksadı. Hiçbir şey söylemeden, arkasını dönüp araca yöneldiler. Toz kaldırarak, karakolun kapısından hızla uzaklaştı. ​Baybars, giden aracın arkasından bakarken içinden geçirdi: - "Emir yukarıdan gelmişti ama galiba daha yukarıdan bir iptal geldi." ​İçeriye, ifade odasına döndüklerinde ortam daha da ağırdı. Mehmet, köşeye büzülmüş, dişleri birbirine vururken kendi etrafında sallanıyordu. Şoka girmişti. Göz bebekleri büyümüş, nefesi kesik kesik geliyordu. ​Ferit bir bardak su uzattı. Mehmet suyu içerken bardağın kenarı dişlerine çarpıyordu. Birkaç dakika sonra, titremesi hafifleyince Baybars önüne eğildi: - "Gittiler Mehmet. Seni burada kimse alamaz. Ama anlatmazsan, o kapıdan çıktığında yalnız kalırsın. Anlat ki seni koruyabilelim." ​Mehmet yutkundu, sesini bulmaya çalıştı: - "O liste... Sadece isimler değil komutanım. Serhat, o listeyi 'temiz kağıdı' diye adlandırıyordu. İçerideki adamları, dışarıdaki işlerini bozacak olanları, hatta lojistik yollarındaki karakollarda görev yapanları bile fişlemişler." ​Baybars: - "Nereye gidiyor bu bilgiler?" ​Mehmet başını iki yana sallayarak fısıldadı: - "Sadece Serhat’a değil. Serhat bir aracı gibi. O listeleri her ayın on beşinde Yüksekova'nın dışındaki bir çiftlik evine bırakır. 'Kuzey' derler o adama. Kuzey, devletteki o kapıyı açan anahtardır. Sadece şunu duydum: Liste tamamlandığında, bölgedeki tüm operasyonel birimler el değiştirecekmiş. Kendi adamlarını dizeceklermiş." ​Ferit, elindeki kalemi masaya bıraktı. Durum sandıklarından çok daha büyüktü. Bu, basit bir kaçakçılık değil, sessiz bir işgal planıydı. Mehmet’in anlattıkları odanın soğuk havasını iyice dondurmuştu. "Kuzey," diye fısıldadı Mehmet, sanki ismi söylerken bile izleniyormuş gibi. "Haritanın en üstü, her şeyin başladığı ve bittiği yer. Pusula orayı gösterir ama oraya kimse ulaşamaz. Bütün bu listeler, bütün bu isimler o 'Kuzey' dedikleri adamın masasına gider. O, hiyerarşinin en tepesindeki tek noktadır." Ferit, bu ismin ağırlığını omuzlarında hissederek masadaki sabit hattı eline aldı. Rehberden bir numara tuşladı: Salih Yüzbaşı. Telefon üç kez çaldıktan sonra açıldı. Ferit, son bir saatte yaşananları; gelen o meçhul plakasız aracı, sahte rütbelileri ve Mehmet’in itiraflarını kısa ve öz bir askeri dille özetledi. Karşı taraftan bir süre ses gelmedi, sadece derin bir nefes duyuldu. Salih Yüzbaşı’nın sesi her zamanki gibi tok ve otoriterdi: - "Tamam Ferit. Durum sandığımızdan daha derin. O şahısları orada tutmanız artık güvenli değil. Yarın sabah saat tam 06.00'da tüm dosyalar ve tutuklularla birlikte ilçe jandarmaya intikal edin. Şahısları ve soruşturmayı Jandarma İstihbarat devralacak. O saate kadar teyakkuzda kalın." Ferit, "Emredersiniz komutanım," diyerek telefonu kapattı. Gözlerini Baybars’a çevirdi. "Sabaha kadar uyku yok." Baybars, avlunun karanlık bir köşesine çekildi. Cebinden telefonunu çıkardı ve Zehra’yı aradı. Daha ilk çalışta açıldı, sanki Zehra telefon elinde bekliyordu. - "Baybars?... Çok korktum, haberlerde o bölgeyle ilgili bir şeyler geçtiğinden beri kalbim duracak gibi." dedi Zehra. Sesi titriyordu. Baybars, boğazındaki düğümü yutkundu. Sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalıştı: - "İyiyim Zehra, gerçekten. Hiçbir sorun yok. Sadece çok yoğun ve yorucu bir geceydi, bitti sayılır. Merak etme beni." Konuşurken zihninde bir şimşek çaktı: Zehra’ya abisinin nerde olduğunu mu sorsam? Acaba ondan bir şeyler öğrenebilir miyim? Tam dudakları Serhat ismini telaffuz edecekken durdu. Kalbi mantığına galip geldi. "Hayır," dedi içinden. "Şimdi değil. Zehra’yı bu pisliğin içine çekemem. Onu bile bile tehlikeye atamam." - "Kapatmam lazım," dedi sadece. "Kendine dikkat et." Karakolun etrafındaki tepeler, karanlığın içinde birer dev gibi yükseliyordu. Baybars telefonu cebine koyduğunda, pusulasının artık sadece Kuzey'i değil, çok daha karmaşık bir ihanet ağını gösterdiğini biliyordu. Saat sabahın 05:45’iydi. Sis, Yüksekova’nın keskin virajlarına bir kefen gibi çökmüş, görüş mesafesini on metreye kadar düşürmüştü. Karakolun demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Önde Kirpi, arkasında ise Baybars’ında içinde bulunduğu, tutukluların transfer edildiği Kobra-2 hareket etti. Baybars, dikiz aynasından arkadaki yolu kontrol ederken elleri tüfeğinin kabzasında terliyordu. Yanında oturan Mehmet, her sarsıntıda biraz daha küçülüyor, "Bizi yaşatmayacaklar, Kuzey bizi yaşatmaz," diye sayıklıyordu. Baybars, sert bir sesle onu susturdu: "Kes sesini Mehmet. Benim nezaretimdesin." Konvoy, dar boğazın en kritik noktasına, halk arasında "Kurt Ağzı" denilen o dar geçide girdi. Tam o anda, tepelerin üzerinde kör edici bir ışık parladı. Bir roketatarın (RPG-7) arkasında bıraktığı duman izi, sabahın alacakaranlığını yırtarak doğrudan öndeki Kirpi’nin ön tamponuna çarptı. Büyük bir patlama konvoyu sarstı. Kirpi, aldığı darbeyle yana savrulurken yol tamamen kapandı. ​"Pusu! Sağ yamaçtan ateş var! İnin, inin!" Kobra-2’nin üzerindeki uçaksavar kulesi dönmeye başladı. Mermiler, sisin içindeki kayalıklara kusulurken yukarıdan yağan kurşunlar aracın zırhına dolu taneleri gibi çarpıyordu. Baybars, kapıyı açtı ve kendini dışarı, tekerleğin arkasına attı. Sis, çatışmayı bir hayalete çeviriyordu. Kimin nereden ateş ettiği belli değildi. Ferit, sarsılmış bir halde Kirpi’den dışarı çıkmayı başardı. Baybars’a işaret etti: "Tutukluları bırakma! Bunlar onları susturmaya geldi!" O sırada, tepeden aşağıya siyah üniformalı, profesyonel oldukları her hareketinden belli olan beş kişilik bir grup sızmaya başladı. Bunlar alışılmışın dışındaydı; teçhizatları tam, hareketleri nizamiydi. "Kuzey’in adamları," diye geçirdi içinden Baybars. İçeride Mehmet, koltuğun altına sinmiş ağlıyordu: - "Geldi! Kuzey gönderdi onları! Susturacaklar bizi!" Mehmet’in ensesine soğuk bir namlu dayanmıştı. Kendi ekibinden, aylardır beraber ekmek yediği devresi İbrahim, silahını Mehmet’in şakağına dayamış, Baybars’a bakıyordu. "Silahı at Baybars," dedi İbrahim, sesi titreyerek. "Kuzey her yerde. Ailene ulaşmalarını istemiyorsan, o silahı yere bırak." Baybars silahını yavaşça yere bırakırken, gözlerini İbrahim’in gözlerine dikti ve vadiyi sessizliğe gömen o soruyu sordu: "Silahı bırakıyorum... Ama bu pusudan sağ çıksan bile, o 'Kuzey' dediğin adam seni kendi vicdanından koruyabilecek mi?" O an sadece tek bir el silah sesi ve ardından gelen mutlak bir sessizlik duyuldu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD