Salih Yüzbaşı, masadaki o ağır havayı dağıtmak istercesine arkasına yaslandı. Gözleri, Ergenekon kumpaslarında yıllarca haksız yere hapis yatmış bir adamın o çelik gibi sert ama adalet kokan bakışlarıyla Serhat’ı süzdü. Serhat’ın masaya koyduğu o kumanda, Yüzbaşı için sadece ucuz bir tehditti.
"Serhat," dedi Salih Yüzbaşı, sesi odayı titretecek kadar vakurdu. "Ben o parmaklıklar ardında yıllarımı verirken, senin gibi 'kuzeyden esen rüzgarlara' sırtını yaslayan çok adam gördüm. Hepsi de fırtına dindiğinde ilk önce kendi gölgelerinden kaçtılar."
Serhat’ın gülüşü yüzünde dondu. Salih Yüzbaşı, Baybars’a döndü ve o an Baybars, komutanının gözlerindeki o gizli mesajı okudu: “Sabret evlat, oyun henüz bitmedi.”
"Baybars Uzmanım," dedi Yüzbaşı, Özel Kalem Müdürü'nün uzattığı dosyayı elinin tersiyle iterek. "Bu dosya bizim kalemimizle yazılmadı. Bizim kalemimiz sadece şehitlerimizin künyesini yazar. Ama şu an, bu masada oturan kadının canı, senin ve benim namusumdur."
Baybars, Yüzbaşı’nın neden Bakan’ın adamıyla geldiğini şimdi anlıyordu. Onları korumak için "eşlik ediyormuş" gibi görünüp, aslında operasyonu yerinde kontrol ediyordu. Baybars, elini Zehra’nın hırkasındaki o ölümcül düğmenin çok yakınında tutmaya devam etti.
"Komutanım," dedi Baybars, Serhat’ın gözlerinin içine nefretle bakarak. "Esendere’de sınıra dayananlara nasıl cevap verdiysek, bugün de aynı noktadayız. Pazarlık bizim işimiz değil."
Zehra, Baybars’ın elini daha sıkı tuttu. "Baybars, abim... O gerçekten yapar mı? Beni..."
Serhat araya girdi, sesi bu sefer daha hırçındı: "Seni korumak için yaparım Zehra! Baybars seni bir ateşe sürüklüyor, ben ise o ateşten çıkarıyorum!"
Salih Yüzbaşı, aniden masanın üzerindeki o kumandayı, Serhat daha ne olduğunu anlamadan hızla kaptı ve masanın altına attı. O an kafenin önünde bekleyen siyah pikabın tüm ışıkları söndü ve dışarıdaki o iki koruma, Ferit Astsubay’ın gölgesinin içinde kayboldu.
"Oyun bitti Serhat," dedi Salih Yüzbaşı. "Senin o 'Kuzey' dediğin rüzgar, bugün Yüksekova’nın dağlarına çarptı ve dindi. Dışarıda Ferit ve timi, senin o 'özel' korumalarını paketledi bile."
Serhat dehşetle ayağa kalktı ama Baybars’ın masanın altındaki silahının namlusunu karnında hissettiğinde yerine mıhlandı.
"Otur Serhat," dedi Baybars buz gibi bir sesle. "Kız kardeşinin canıyla kumar oynadığın saniye, seninle olan tüm hukukum bitti. Şimdi o düğmeyi Zehra’nın üzerinden ben sökeceğim. Ve eğer bir santim kıpırdarsan, Tokat’taki babamın yapamadığını ben burada yaparım; senin tüm hikayeni bitiririm."
Tam o sırada, Salih Yüzbaşı’nın masaya bıraktığı telefon acı acı çaldı. Arayan şahsi bir numaraydı. Yüzbaşı telefonu açıp hoparlöre verdi.
"Salih..." dedi karşıdaki ses. Bu, İçişleri Bakanı’nın ta kendisiydi. "Serhat’ın heyecanına kapılmayın. Ama Baybars Uzman’a söyle; Esendere’deki kahramanlığına saygım sonsuzdur. Lakin devletin bazı sırları, kahramanlıklardan daha büyüktür. O elindeki düğmeyi sökersen, o sırrın altından kimse kalkamaz. Zehra’yı al ve oradan sessizce uzaklaşın. Serhat ise Ankara’ya dönecek."
Baybars, Zehra’nın titreyen omuzlarına baktı. Bakan’ın teklifi, aslında bir geri çekilme değil, büyük bir fırtınanın başlangıcıydı.
Bakan’ın sesi telefonda kesildiğinde, Salih Yüzbaşı elini yavaşça cihazın üzerine koydu ama kapatmadı. Gözleri Baybars’ın üzerinde, adeta ona "Fevri davranma, bu adamın şakası yok" diyordu.
Serhat, az önceki hırçınlığını bir kenara bırakmış, sırtını sandalyeye yaslamıştı. Yüzünde, arkasındaki o devasa siyasi güce güvenen, sinsi bir galibiyet gülümsemesi vardı. "Duydun mu Uzman?" dedi Serhat, sesini alçaltarak. "O düğme sadece bir ses cihazı değil. O düğmenin içindeki mikroçipte, Esendere’deki o gece sınırın neden açıldığının, kimlerin İran askeriyle el sıkıştığının dijital kaydı var. Eğer o düğmeyi sökersen, o kayıt otomatik olarak silinir ama aynı zamanda senin ve komutanının 'vatana ihanet' belgeleri de sistemlere düşer. Bakan Bey'in sigortası budur."
Zehra, duydukları karşısında dehşetle sarsıldı. "Ne diyorsun sen abi? Baybars o gece hayatını tehlikeye attı! Sen ne diyorsun?"
Baybars, Zehra’nın titreyen elini bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı. Gözleri önce Serhat’a, sonra Salih Yüzbaşı’na kaydı. Yüzbaşı’nın Ergenekon’da yattığı o hücrelerde kazandığı o meşhur "sabır" bakışı, Baybars’a bir yol gösteriyordu.
Baybars, parmaklarını Zehra’nın hırkasındaki o gümüş düğmeye uzattı. Serhat masanın üzerindeki kumandayı tekrar eline alıp parmağını düğmeye yaklaştırdı. "Yapma Baybars. Deneme bile."
"Ben Tokat'taki o evden kovulduğum gün," dedi Baybars, sesi o kadar derinden ve sakindi ki kafedeki herkes donup kaldı. "Cebimde beş kuruş yoktu ama onurum tamdı. Babam beni evden attığında arkama bakmadım çünkü haklıydım. Şimdi de haklıyım Serhat. Senin o 'devlet sırrı' dediğin şey, aslında kendi pisliğinizin kılıfı."
Baybars, kimsenin beklemediği bir hamleyle, diğer eliyle masanın üzerindeki o keskin ekmek bıçağını kaptı. Salih Yüzbaşı yerinden fırlayacak gibi oldu ama Baybars durmadı. Bıçağın ucuyla, Zehra’nın tenine değmeden, hırkanın kumaşını düğmenin etrafından milimetrik bir hamleyle kesti.
ÇIT.
Düğme, hırkadan kopup Baybars’ın avucuna düştü.
"Bu düğme," dedi Baybars, Serhat’ın burnunun dibine girerek. "Bu akşam burada kalacak. Sen ise Ankara’ya, o efendinin yanına gideceksin. Ama şunu bil; Tokat’taki aileme ya da Zehra’ya en ufak bir rüzgar değerse, bu düğmenin içindekileri sadece ben değil, bütün Türkiye öğrenir."
O an kafenin kapısı tekrar açıldı. Ferit Astsubay içeri girdi. Üstü başı toz içindeydi, elinde Serhat’ın dışarıdaki adamlarından birinin telsizi vardı. Salih Yüzbaşı’na dönüp kısa bir baş selamı verdi. "Dışarıyı temizledik komutanım. Araçlar hazır."
Salih Yüzbaşı ayağa kalktı, ceketini ilikledi. Serhat’a dönüp, "Yolculuk vakti Serhat. Bakan Bey seni bekliyor. Ama unutma, bu dosya benim için henüz kapanmadı," dedi.
Baybars, Zehra’yı omuzlarından tutup masadan kaldırdı. Zehra şok içindeydi, abisinin o buz gibi bakışları altında eziliyordu. Baybars onu kapıya doğru yönlendirirken, Serhat arkalarından bağırdı:
"Bittiğini mi sanıyorsun Baybars? O düğmenin içindeki şifreyi çözebilecek tek kişi Ankara'da! Sen sadece bir uzman çavuşsun, onlar ise koca bir devlet!"
Baybars arkasına dönmeden cevap verdi:
"Ben bir uzman çavuşum ama arkamda Atatürk'ün ruhu var. Senin arkanda ise sadece hainler."
Baybars ve Zehra, kafeden çıkıp Ferit’in hazırladığı sivil araca bindiler. Yüksekova’nın sıcak yaz gecesi, yerini yavaş yavaş dağlardan inen o serin esintiye bırakıyordu. Baybars vitese takıp uzaklaşırken, dikiz aynasından kafeye baktı.
Kafenin önünde, Salih Yüzbaşı ve Serhat hala ayaktaydı. Ama Baybars’ın fark etmediği bir şey vardı; yolun karşı tarafındaki karanlık bir ara sokakta, bir motosikletli kaskını takmış onları izliyordu. Motosikletli, telefonunu çıkarıp bir mesaj yazdı:
"Paket araçta. Baybars düğmeyi aldı. 2. Aşamaya geçiyoruz. Tokat ekibi hazır olsun."
Yüksekova’nın o ağır, tozlu yaz gecesinde Baybars’ın kullandığı sivil aracın tekerlekleri asfaltı yakarcasına dönüyordu. Yan koltukta oturan Zehra, hala az önceki şokun etkisindeydi. Ellerini birbirine kenetlemiş, camdan dışarıdaki karanlık dağ silüetlerine bakıyordu. Az önce abisi, sevdiği adamın ve kendisinin hayatıyla kumar oynamıştı.
Baybars, dikiz aynasından arkalarını kollarken bir yandan da avucunda sıktığı o gümüş düğmeyi vitesin yanındaki göze fırlattı.
"Bitti Zehra," dedi, sesi yorgun ama kararlı tondaydı. "O mikrofon da, abinin o saçma sapan tehditleri de geride kaldı."
Zehra yavaşça başını çevirdi, gözleri dolmuştu. "Sen abimi tanımıyorsun. O, Bakan'ın gölgesi altında yürümeye alışmış. Bugün o masada kaybetmiş gibi görünmesi, sadece daha büyük bir hamle yapacağı anlamına gelir. Ve annem... Annemi o evde onunla bırakamam."
Baybars direksiyonu sıkıca kavradı. Tam o sırada telefonuna bir çağrı düştü. Arayan Ferit Astsubay'dı.
"Baybars, arkandaki sivil aracı fark ettin mi?" diye sordu Ferit.
Baybars aynaya tekrar baktı. Uzaktan, farlarını söndürmüş, sadece park lambalarıyla onları takip eden gri bir binek araç vardı.
"Fark ettim komutanım. Serhat'ın adamları mı?"
"Değerlendirmemiz o yönde ama dikkatli ol, Tümen'e giden ana yolu kapatmış olabilirler. Salih Yüzbaşı emretti; onları şehirden uzaklaştır, batı çıkışındaki eski şantiyeye sür. Biz oradayız."
Baybars ani bir manevrayla direksiyonu kırdı ve tozlu, stabilize bir yola daldı. Arkadaki araç da anında hızlanarak takibe başladı. Zehra korkuyla koltuğuna yapıştı.
"Eğil Zehra! Koltuğun altına yat!" diye bağırdı Baybars.
Şantiyeye girdiklerinde, paslı iş makinelerinin ve devasa beton blokların arasında bir toz bulutu yükseldi. Baybars aracı sert bir frenle durdurup el frenini çekti. Kapıyı açıp dışarı fırladı, silahını aracın kapısına dayayarak arkadaki araca doğrulttu.
Gri araç, on metre ötede durdu. İçinden kimse inmedi. Farları bir anlığına yanıp söndü; bu bir işaretti.
O an, karanlığın içinden Salih Yüzbaşı, Ferit Astsubay ve tümden 4 kişi belirdi. Gri aracın etrafını çoktan sarmışlardı. Ferit, gri aracın kapısını sertçe açıp sürücüyü dışarı sürükledi.
Dışarı çıkan kişi, Serhat'ın korumalarından biri değil, Baybars'ın hayatında görmeyi hiç beklemediği, Tokat'taki geçmişinden gelen bir yüzdü: Kardeşi Oğuz.
Baybars silahını yavaşça indirdi. Gözlerine inanamıyordu. "Oğuz? Senin burada, bu adamların arabasında ne işin var?"
Oğuz, toz toprak içinde ayağa kalktı. Yüzünde morluklar vardı. "Abi... Babam... Babamı aldılar. O adamlar eve gelip babamı Ankara'ya götüreceklerini söylediler. Eğer seni bulup bu paketi vermezsem, ona bir şey yapacaklarmış."
Oğuz titreyen elleriyle cebinden bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde, Baybars'ın babasının o eski, taşımaya kıyamadığı saati vardı.
Salih Yüzbaşı, Baybars’ın yanına gelip elini omzuna koydu. "Seni bizzat köklerinden vurmaya çalışıyorlar."
Baybars, elindeki silahı yavaşça beline taktı ama gözlerindeki o şimşek çakması sönmedi. Adımlarını hızlandırıp Oğuz’un yanına vardı, kardeşini omuzlarından tutup sarstı.
"Oğuz! Ne işin var senin burada? Babamı nereye götürdüler dedin sen?"