Silah sesi vadinin içinde yankılanmadı bile.
Sanki sis onu yuttu.
Baybars bir an için İbrahim’in vurulduğunu sandı.
Ama Mehmet’in başı geriye savruldu.
Kobra-2’nin iç duvarına kan sıçradı.
Mehmet’in gözleri açık kaldı. Donuk. Boş.
Alnının tam ortasında küçük, karanlık bir delik.
Hiçbir dramatik söz yoktu.
Hiçbir son cümle yoktu.
Hiçbir ipucu yoktu.
Sadece ölüm.
İbrahim’in silahından hâlâ ince bir duman yükseliyordu.
Baybars’ın kulakları uğulduyordu ama içindeki öfke buz gibi berraktı.
“İBRAHİM!”
İbrahim’in yüzü ter içindeydi ama gözlerinde pişmanlık yoktu. Sadece korku ve kararlılık karışımı bir ifade.
“Emir aldım,” dedi kısık sesle. “Tanık kalmayacak.”
Baybars o an tetiğe basabilirdi.
Ama yukarıdan gelen seri atışlar düşünmesine izin vermedi.
Tepedeki siyah üniformalılar artık geri çekilmiyordu.
Amaçları tamamlanmıştı. Tanık susturulmuştu.
Şimdi tek dertleri teması koparıp kaybolmaktı.
Ferit, Kirpi’nin arkasından bağırdı:
“Sol yamaç bastır! Kaçmalarına izin verme!”
Kobra-2’nin üzerindeki kule döndü. Ağır makineli tüfek kayalıkları taradı. Sis, mermi izleriyle delik deşik oluyordu.
Baybars bir hamlede İbrahim’i yere yatırdı. Silahını tekmeyle uzağa fırlattı. İbrahim direndi.
“Bitti İbrahim!” diye haykırdı Baybars. “Onlar seni de harcar!”
İbrahim dişlerini sıktı.
“Sen anlamıyorsun… Kuzey—”
Cümlesi tamamlanamadı.
Yukarıdan gelen bir atış İbrahim’in omzunu deldi. Adam Baybars’ın altından savruldu.
Bu bir mesajdı.
Konuşanı yaşatmayız.
Baybars’ın içi buz kesti.
Bu operasyon sadece tanığı susturmak değildi.
Bu, içerideki teması da temizleme hamlesiydi.
Ferit yanına süründü.
“Yaşıyor mu?”
“Omzundan vuruldu.” dedi Baybars sertçe. “Ama ölürse bu zamana kadar uğraştığımız herşey boşa gider.”
Ferit bir saniye Mehmet’in cansız bedenine baktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece başını eğdi.
Sonra askeri disiplin geri geldi.
“Baybars, dinle. Şuan çok karamsarım. Ne yapmamız gerektiğini bile bilmiyorum.”
Yukarıdaki ateş azaldı.
Sis hareket etti.
Ve birden sessizlik.
Siyah üniformalılar kaybolmuştu.
Ne ceset, ne iz.
Sanki hiç gelmemişlerdi.
Baybars hızlı bir şekilde sıhhiye çantasından malzemeleri çıkararak İbrahim'e müdahale etti. "Hastaneye kadar dayanman için elimden geleni yapacağım. Bize neden ihanet ettiğini anlatman gerekiyor!" diye içinden geçirdi.
Yol hâlâ kapalıydı. Kirpi hasarlı ama hareket edebilir durumdaydı.
Ferit hızlı karar verdi.
“Bu bizi aşan bir mesele... Önce hastaneye gidiyoruz.”
Baybars başını salladı.
Mehmet’in bedenine son kez baktı.
Bir saat önce konuşuyordu.
Şimdi sadece bir susturulmuş dosyaydı.
Hastane – 09:10
Askeri araçlar hastanenin önünde sert bir frenle durduğunda Baybars’ın gözlerinde hâlâ Mehmet’in vurulma anı duruyordu.
Alnının ortasındaki o tek delik.
Hiçbir söz söyleyemeden düşüşü.
İbrahim sedyede yarı baygın haldeydi. Omzundaki kurşun kemiği sıyırmıştı ama yaşıyordu. Yaşamak zorundaydı.
Baybars sedyenin yanında yürürken eğildi.
İbrahim gözlerini araladı. Dudakları kuruydu.
“Ben… bana... verilen görevi yaptım…devre.”
Baybars’ın çenesi kasıldı.
Birkaç saat sonra ameliyathane önü:
Hastanenin o ağır dezenfektan kokusu, dışarıdaki barut kokusundan daha boğucu geliyordu Ferit'e. Baybars ile birlikte ameliyathane kapısının önünde, koridorun gri fayanslarını adımlayarak beklediler. Her saniye, o dağ başındaki pusudan daha uzun geliyordu.
Nihayet otomatik kapı açıldı ve yorgun gözlerle bir doktor dışarı çıktı. Maskesini çenesine indirirken derin bir nefes aldı.
- "Ameliyat bitti. Kurşunu çıkardık ama durumu kritik. Kurşun hayati organları sıyırmış. Şimdi yoğun bakıma alıyoruz, yarım saat sonra stabil hale gelince kısa bir süreliğine görebilirsiniz.
Ferit Astsubay, doktorun elini minnetle sıktı. "Sağ ol hocam," dedi sesi kısık bir şekilde. "Bizim için çok önemli, yaşatmamız lazım.
Baybars ise o sırada koridorun sonundaki asansörü izliyordu. İçinde bir huzursuzluk vardı; "Kuzey" denilen o yapının, İbrahim’in konuşma ihtimalini bu kadar kolay bırakmayacağını düşünüyordu.
Aradan yarım saat geçti. Ferit ve Baybars, yoğun bakım ünitesinin önüne geldiklerinde içerideki hareketliliği fark ettiler. Normalde sessiz olması gereken birimden cihaz alarmları ve sert ayak sesleri yükseliyordu.
Baybars, cam bölmeden içeri baktığında kanının donduğunu hissetti. İbrahim’in yatağının başında dört-beş sağlık görevlisi toplanmış, monitördeki o dümdüz çizgiyi kırmaya çalışıyorlardı. Genç bir doktor, İbrahim’in göğsüne tüm gücüyle kalp masajı yapıyordu.
- "Yükle! 200 Joule! Bas!
Ferit kapıyı zorlayarak içeri girmek istedi ama görevliler engel oldu. Baybars ise o kaosun içindeki bir ayrıntıya odaklandı. Kenarda, elindeki tepsiyi titreyerek tutan ve hızla uzaklaşmaya çalışan bir sağlık memuru vardı. Adamın bakışları, suçüstü yakalanmış bir avcı gibiydi.
Baybars, İbrahim’in kolundaki serum askısına baktı. Şişenin içindeki sıvı bulanıktı. O an her şey kafasında oturdu: İbrahim’i ameliyatta öldürememişlerdi, bu yüzden içeriye "beyaz önlüklü bir cellat" yerleştirmişlerdi.
"Komutanım, şu gideni tut!" diye bağırdı Baybars.
Adam, Baybars’ın üzerine geldiğini görünce elindeki boş enjektörü yere fırlatıp acil çıkış kapısına hamle yaptı.
Ferit Astsubay, adamın peşinden koridora fırlarken; Baybars, İbrahim’in yatağının başına ulaştı. Doktor kan ter içinde masaja devam ediyordu.
- "Aniden durdu! Hiçbir sebep yokken kalbi durdu!" diye bağırdı doktor çaresizce.
Baybars, yerdeki enjektörü hızlıca bir peçeteyle kavradı. İçinde sadece birkaç damla sıvı kalmıştı. Kalbi durdurmanın en sessiz yolu..
İbrahim’in bedeni, şok cihazının etkisiyle her defasında yataktan havalanıyor, sonra büyük bir sessizlikle geri düşüyordu. Baybars, o an anladı: Kuzey’in eli sadece dağlara değil, şehrin göbeğindeki steril odalara kadar uzanmıştı. İbrahim konuşursa, o isimler açığa çıkarsa sistem çökecekti. Bu yüzden İbrahim’in yaşama ihtimali, birilerinin ölüm fermanıydı
Ferit koridordan nefes nefese döndü. Yüzündeki öfkeden adamı elinden kaçırdığı belliydi. İkisi de aynı noktaya, İbrahim’in artık tepki vermeyen bedenine baktılar.
Cihazın o tiz ve kesintisiz sesi koridorda yankılanırken, Baybars yumruğunu duvara vurdu.
İki farklı ölüm.
Tek merkez.
Ferit yanına geldi.
- “Komutanlığa nasıl rapor edeceğiz?”
- “Gerçeği,” dedi Baybars.
- “Sonra?”
Baybars durdu.
Camdan dışarı baktı.
- “Sonra biz rapor değil, cevap arayacağız komutanım.”
Ferit başını salladı.
Tam o anda koridorun ucundaki asansör açıldı.
Baybars istemsizce döndü.
İçinden çıkan kişiyi görünce bir an dondu.
Zehra.
Yüzü solgundu. Gözleri uykusuzluktan kızarmıştı.
Etrafına telaşla bakıyordu.
Sonra Baybars’ı gördü.
Göz göze geldiler.
Zehra’nın bakışı önce rahatlama, sonra korkuya dönüştü.
Yavaş adımlarla yaklaştı.
- “Baybars…”
Sesi titriyordu.
- “Sen… iyi misin?”
Baybars cevap veremedi birkaç saniye.
Zehra’nın bakışı onun üniformasındaki kana kaydı.
Ellerine.
Yüzüne.
- “Bu kan…”
Baybars sakin görünmeye çalıştı.
- “Operasyon yaralısı.”
Zehra bir adım daha yaklaştı.
Zehra’nın titreyen eli, Baybars’ın barut ve kan kokan üniformasına doğru uzandı ama dokunmaya cesaret edemedi. Hastanenin o soğuk, florasan ışıkları altında ikisi de birer hayalet gibi duruyordu.
Ferit hafifçe geri çekildi.
- "Ben kapının önünde bekliyorum."
Zehra, Baybars’ın gözlerinin içine baktığında, orada sadece yorgunluk değil, sanki dipsiz bir kuyu görüyordu.
Baybars, etraftaki meraklı bakışlara aldırmadan Zehra’nın soğuk ellerini avuçlarının içine aldı. Uzman çavuşun nasırlı, sert elleri Zehra’nınkilerin yanında kaba duruyordu ama dokunuşu inanılmaz bir şefkat barındırıyordu.
- "Buradayım Zehra. Bak, nefes alıyorum. İyiyim," diye fısıldadı.
Sesindeki o profesyonel asker tınısı dağılmış, yerini sadece sevdiği kadına ait olan o saf adama bırakmıştı.
Zehra başını Baybars’ın göğsüne yasladı. Kalp atışlarını duymaya ihtiyacı vardı.
- "Sana bir şey olsaydı, ben ne yapardım?"
Baybars, Zehra’nın saçlarını hafifçe okşadı.
- "Bana bir şey olmaz. Seni bu dünyada yalnız bırakacak kadar bencil değilim."
Zehra başını kaldırıp nemli gözlerle gülümsedi.
- "Söz mü?"
- "Asker sözü," dedi Baybars. Bir an için her şeyi; Kuzey’i, pusuyu, İbrahim’in duran kalbini unutmuştu. Sadece Zehra vardı. Onu korumak, bu pisliğin dışında tutmak tek amacıydı.
Ancak huzur, bu koridorlarda barınamayacak kadar lükstü. Zehra elini çantasından çıkarıp bir zarf çıkardı.
- "Baybars, sabah kapıda bunu buldum. Abim Serhat’a ait bir not. Ama üstünde senin adın yazıyor."
Baybars’ın yüzündeki o yumuşak ifade bir anda buz kesti. Avuçları terledi. Zarfı aldı ve içindeki küçük kağıdı titreyen parmaklarıyla açtı. Kağıtta sadece tek bir koordinat ve altında kurşun kalemle karalanmış bir cümle vardı:
- "Kuzey’in rüzgarı sert eser Baybars, ama asıl fırtına evinin içinden başlar. Beni ara."
Baybars kağıdı buruşturup cebine attı. Zehra, Baybars’ın yüzündeki o korkunç değişimi görünce dehşete düştü.
- "Baybars? Abimin seninle ne alakası var?"
Baybars cevap vermedi. Gözleri koridorun sonundaki çıkış kapısına kilitlenmişti. O an anladı; Serhat bu oyunun kurucusuydu. Ve daha kötüsü, az önce "asla tehlikeye atmam" dediği Zehra, zaten fırtınanın tam merkezindeydi.
Baybars, elindeki buruşmuş kağıdı cebine iyice bastırdı. Yüzündeki kaslar seğiriyordu. Ferit Astsubay uzaktan onları izliyor, Baybars’ın bir hata yapıp yapmayacağını tartıyordu.
- "Zehra... Serhat’ın kullandığı numarayı bana ver," dedi Baybars. Sesi o kadar soğuk ve mesafeliydi ki, Zehra bir adım geri çekildi.
"Neden? Onla konuşup başını belaya sokma lütfen..."
- "Sadece ver Zehra. Güven bana. Onu bulmam lazım, bu notun ne anlama geldiğini sadece o söyleyebilir."
Zehra tereddütle çantasından telefonunu çıkardı. Titreyen parmaklarıyla rehberden numarayı buldu ve Baybars’a gösterdi. Baybars numarayı kendi telefonuna kaydederken, Zehra’nın gözlerinin içine son bir kez baktı. O bakışta bir veda mı yoksa bir uyarı mı vardı, Zehra anlayamadı.
- "Şimdi eve git. Ben... Bir işi bitirmem lazım."