Zehra gittikten sonra hastanenin yangın merdivenlerine çıktı Baybars. Ferit yanına geldi, sessizce bir sigara uzattı. Baybars reddetti. Gözleri karanlık sokaktaki devriye gezen polis araçlarındaydı.
"Arayacak mısın?" diye sordu Ferit Astsubay. "Bu numaranın ucundaki adam sadece bir kaçakçı değil Baybars. O pusu kuranların, İbrahim’i susturmaya çalışanların tepesindeki isimlerden biri olabilir."
"Biliyorum komutanım," dedi Baybars. "Ama Kuzey’in kim olduğunu o biliyor. Ve Zehra’nın neden 'fırtınanın merkezinde' olduğunu da..."
Baybars, numarayı çevirdi. Hoparlörü açtı. Telefon bir kez çaldı... İki... Üç...
Karşı taraftan gelen ses, bir rüzgar uğultusu kadar sahipsiz ama bir o kadar da tanıdıktı.
"Vaktinde aradın Baybars," dedi Serhat. Sesi buz gibiydi, içinde en ufak bir akrabalık ya da tanışıklık kırıntısı yoktu. "Kız kardeşimin yanında yeterince rol kestin. Şimdi gerçek dünyaya dönme vakti."
Baybars dişlerini sıktı, sesi hırıltılı çıktı:
"İbrahim’in hesabını vereceksin Serhat. O listeyi, Kuzey’i... Hepsini o boğazına dizeceğim."
Serhat, telefonun diğer ucunda hafifçe güldü. Bu gülüş, yaklaşan bir felaketin habercisi gibiydi.
"Sen hala bir uzman çavuş gibi düşünüyorsun Baybars. Oysa oyunun kuralları çoktan değişti. O cebindeki nota iyi bak. 'Evinin içinden' derken sadece Zehra’yı mı kastediyordum sanıyorsun?"
Baybars duraksadı. "Ne demek istiyorsun?"
Serhat’ın sesi bir fısıltıya dönüştü, son sözü ise Baybars’ın dünyasını başına yıkmaya yetti:
"Kuzey seni izlemiyor Baybars... Kuzey, şu an tam arkanda duruyor. Komutanına selam söyle."
Baybars, elinde telefonla donup kaldı. Arkasında duran Ferit Astsubay’ın gölgesi, yangın merdiveninin duvarına dev bir silüet gibi yansıyordu.
Serhat’ın sesi telefonda kesildiğinde, Baybars’ın zihninde bir şimşek çaktı.
Baybars, yavaşça arkasına döndü. Elini silahına atmadı; Esendere’de sırtını yasladığı komutanına silah çekmek, kendi geçmişine ateş etmek gibiydi.
Ferit Astsubay, yangın merdiveninin demirlerine tutunmuş, uzaklara, karlı Cilo Dağları’nın karanlığına bakıyordu. Yüzü kireç gibiydi.
"Komutanım," dedi Baybars, sesi hırıltılı çıktı. "Serhat az önce bir şey söyledi. Sizin... Kuzey olduğunuzu ima etti."
Ferit, ağır ağır başını çevirdi. Gözlerinde ne bir suçluluk ne de bir öfke vardı. Sadece derin bir keder.
"Serhat bizi birbirimize kırdırmak istiyor Baybars. Şimdi bir hainin telefonuyla komutanını mı sorguluyorsun?"
Baybars bir adım öne çıktı. "Sorgulamıyorum komutanım, cevap arıyorum! Serhat bu kadar bilgiyi nereden alıyor? "
"Bir sızıntı var, evet. Ama o ben değilim." dedi Ferit.
O an Baybars’ın gözleri Ferit’in arkasındaki hastane kapısına kaydı. Kapının camındaki yansımada, Ferit’in değil, yangın merdiveninin bir üst katında, gölgenin içinde elinde susturuculu bir tüfekle bekleyen o silüeti fark etti.
"KOMUTANIM YAT!" diye bağırdı Baybars.
Tüfekten çıkan o boğuk ateşleme sesiyle birlikte, mermi Ferit’in tam yanındaki demir korkuluğa çarptı. Baybars, Ferit’i kolundan tutup içeriye, hastane koridoruna doğru savurdu.
Üst kattaki gölge hızla geri çekildi. Baybars kapının eşiğinde durdu, silahını çekti.
Baybars nefes nefese. "Bizi aynı anda, burada bitirmek istiyor."
Ferit Astsubay yerden destek alarak doğruldu, belindeki silahın emniyetini açtı.
"Elinden geleni yapsın." dedi Ferit, gözlerinde eski o savaşçı pırıltıyla.
Baybars gülümsedi, namluyu yukarıya, o gölgenin gittiği yöne çevirdi.
"Aynen öyle komutanım. Kimse geri basmayacak."
Toz içinde kalmış Kirpi ve Kobra-2, bölük binasının önünde durduğunda, timdekiler sanki bir asır geçmiş gibi hissediyorlardı.
Bahçede onları Salih Yüzbaşı bekliyordu. Elleri arkasında, gözlerinde tüm yorgunluğunu taşıyan ama otoritesinden bir şey kaybetmemiş o vakur duruşuyla ekibi süzdü. Bakışları Ferit Astsubay’da durdu.
— "Hoş geldiniz çocuklar. Geçmiş olsun." dedi Salih Yüzbaşı. Sonra sesini biraz alçaltarak Ferit’e döndü:
— "Ferit, seninle odada özel konuşacaklarım var. Detaylı bir rapor ve... başka meseleler. Gel benimle."
Ferit Astsubay, Baybars’a kısa bir bakış atıp yüzbaşının peşinden idari binaya yöneldi. Baybars, komutanının gidişini izlerken üzerindeki üniformanın ne kadar ağırlaştığını fark etti. Barut, kan, ter ve o hastane odasının üzerine yapışan ölüm kokusu...
Baybars, boş koridorun sessizliğinde ağır adımlarla banyoya ilerledi. Üniformasını çıkarırken her bir parça sanki üzerinden bir yük alıyordu. Duşun altına girdiğinde, sıcak su omuzlarından akıp giderken gözlerini kapattı.
"Nasıl bulaştım bu işlere?" diye geçirdi içinden.
Su buharının içinde Zehra’nın yüzü belirdi. O hastane koridorundaki korku dolu ama şefkatli bakışları... Baybars, hayatında ilk kez sadece bir asker gibi değil, sadece bir adam gibi hissetmek istiyordu. Ölümün bu kadar yakınında yürürken, yaşama tutunacak bir dala ihtiyacı vardı.
Duştan çıktıktan sonra saçlarını kabaca kuruladı, üzerine sivil kıyafetlerini giydi. Saatine baktı; henüz çok geç olmamıştı ama Zehra’nın uyuyup, uyumadığını bilmiyordu. Telefonunu eline aldı, aradı.
Zehra ikinci çalışta açtı. Sesi uykulu değil, endişeliydi.
— "Baybars?"
Baybars, koğuşun penceresinden dışarıdaki puslu dağlara bakarak gülümsedi. Sesi; yumuşak ve sıcaktı.
— "Birliğe döndüm, güvendeyim. Sadece sesini duymak istedim."
Zehra derin bir nefes aldı, o rahatlamayı Baybars bile hissetti.
— "Çok şükür... Bütün gün dua ettim. Bir an bile aklımdan çıkmadın."
Baybars, sesindeki titremeyi fark edince daha da yumuşadı.
— "Zehra... Yarın müsait misin? Yani, aslında bugün olmuş oluyor artık. Şöyle güzel bir yemek yesek, sadece bizden konuşsak? Bütün bu olanları kapının dışında bıraksak... Sadece sen ve ben."
Kısa bir sessizlik oldu. Zehra’nın gülümsemesi sesine yansıdı:
— "Evet... Olur, müsaitim. Seni bekliyor olacağım."
— "Güzel," dedi Baybars. "O zaman görüşürüz. Kendine dikkat et."
Telefonu kapattığında, Baybars’ın yüzünde uzun zamandır olmayan bir huzur vardı. Serhat’ın pusuları, Kuzey’in oyunları hala dışarıdaydı; ama o an için, dar bir koğuşun içinde, dünyanın en mutlu adamıydı.
Bölük Komutanı Odası:
Salih Yüzbaşı dosyanın kapağını tamamen açtı. Belgenin en başında, hiyerarşinin zirvesinde tek bir isim yazıyordu: İçişleri Bakanı Sıddık SOYSAL.
Ferit Astsubay, ismi gördüğü an yutkundu. Bu, sadece bir çete veya terör yapısı değildi; bu, devletin tam kalbinden gelen bir fırtınaydı. Halil'in "baş yukarıda" dediği yer, tam olarak Ankara’nın merkeziydi.
Salih Yüzbaşı, Ferit’in buz kesmiş yüzüne bakarak devam etti:
"Şimdi anladın mı neden bu dosyayı Jandarma İstihbarat'tan bile kaçırdığımı? Kuzey normal bir vatandaş değil Ferit, Kuzey bizzat sistemi yöneten elin ta kendisi."
Salih Yüzbaşı çekmecesinden bir fotoğraf daha çıkardı. Fotoğrafta Bakan, Yüksekova’da bir açılış törenindeydi ve hemen arkasında koruması gibi duran adam, Serhat’tan başkası değildi.
Salih Yüzbaşı sesini iyice alçalttı:
"Baybars ile Zehra... Sevdiği kadının abisi sadece bir iş adamı değil, Bakan'ın en mahrem operasyonlarını yürüten sağ kolu. Şimdi söyle Ferit, Baybars farkında olmadan Kuzey'in tam merkezine mi yürüyecek?"
Ferit Astsubay, koğuşta huzurla uyumaya hazırlanan Baybars’ın penceresine baktı. Elindeki dosya, bir kağıt yığınından çok, pimini çektikleri bir el bombası gibi duruyordu.
Salih Yüzbaşı, masanın üzerindeki o tek lambayı yavaşça kapattı. Oda zifiri karanlığa gömülürken dışarıdan bir nöbetçinin "Doldur boşalt!" sesi yankılandı.
Ve yarın olduğunda, Baybars’ın Zehra ile buluşacağı o restoranın alt katında, birileri canını almak için Baybars’ın içeri girmesini bekliyor olabilir.
Yarın ola hayrola...