Araba durduğunda öndeki iki adam arabadan indi. Kahverengi gözlü adam kapımı açıp kenara çekildi. Arabadan indim ve geldiğimiz yeri incelemeye başladım. Önünde durduğumuz ev iki katlı bir evdi. Dış yüzeyi koyu turuncu rengindeydi. Gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde havanın kapalı olduğunu gördüm. Bulutlar siyah renge yakındı. Yağmur mu yağacaktı acaba? Daha önce hiç yağmur yağdığını görmemiştim. Dizi ve filmler dışında. Kitaplarda da yağmurdan sonra ki toprak kokusundan bahsedilirdi. Hep merak etmiştim nasıl bir koku olduğunu. İki adam evin kapısına doğru ilerlediklerinde bende onları takip etmek için birkaç adım attım. Başım öne eğik bir şekilde yürüdüğüm yola bakarak onların arkasından ilerledim. Kapının önüne geldiğimde başımı kaldırdım. İkisinin de bana baktığını fark ettim. Daha sonrasında diğer adam zile bastı ve bekledi. Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Kapıyı sarı saçları ve uzun boylu bir kadın açmıştı. Acaba bu kadın annem miydi?
Kapıyı açar açmaz kahverengi gözlü adama sarıldı. “Sedat! Çok şükür, sağ salim gelebildiniz.” Kadının ilk bana değil kahverengi gözlü adama sarılmasından dolayı annem olmadığını düşünmüştüm. Annem olsaydı ilk bana sarılırdı değil mi? O zaman bu kadın o adamın sevgilisi miydi? Ayrıca sonunda kahverengi gözlü adamın adını öğrenmiştim.
Kadın, Sedat’a sarılıp geri çekildikten sonra diğer adama da “Zeynel,” diyerek sarıldı ve bana döndü. “Hoş geldin prenses, seni bekliyorduk.” Dedi. “Bekliyorduk?” başkaları da mı vardı. Bekleyen kişi annem miydi yoksa? Sedat, kadına dönerek “Artık içeriye geçelim konuşacak çok şey var.” diyerek içeriye doğru ilerledi. Zeynel’de peşinden ilerlerken kadın bana baktı. “Hadi canım içeri geç.”
Kapıdan içeriye doğru girdiğimde önüme iki tarafında da kapılar olan uzunca bir hol çıkmıştı. Bu yüzden bekleyip kadının yol göstermesini bekledim. Kadın kapıyı kapattıktan sonra bana gülümseyerek önden yürümeye başladı. İlerlediğimiz holde sağdaki ikinci kapıdan salona giriş yaptık. Salonda iki uzun bir tekli koltuk vardı. Uzun koltuklardan birinde Zeynel ve Sedat otururken diğer koltukta ise tanımadığım ve benim yaşlarımda gibi duran bir çocuk oturuyordu.
Kadın çocuğun yanına oturunca ben de gidip tekli olan koltuğa oturdum ve Sedat’a bakmaya başladım. Hala Sedat’ın kim olduğunu bilmediğim için ona abi ya da başka bir şekilde sıfat takamıyordum. Öncelikle burada neler olduğunu anlamam gerekiyordu. Sedat bakışlarımın onda olduğunu fark ettiğinde boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
“Sana her şeyi en başından itibaren anlatacağım.” Kısa bir süre durup sanırım bir tepki vermemi bekledi. Başımı aşağı yukarı sallayınca devam etti. “Bundan 8 yıl önce sen doğmadan önce annen şu an bulunduğun tesiste çalışıyordu. Annen Belgin bir bilim insanıydı. Organ yetmezliği yüzünden ölen insanlar için yapay organ üzerinde çalışmalar yapıyor böylece organ yetmezliği yüzünden ölen insanlara en azından bir umut olmak istiyordu. Çalışmalar iyi giderken bir süre sonra annen tesiste başka işlerinde döndüğünü fark etti. Kendi geliştirdiği bir serumun üzerinde kendi istediği dışında bir takım araştırmalar yapıldığını anladığını. Annen yapay organ için çalışmalar yaparken farklı bir serum geliştirmişti. Serum insanın vücudunda ki yaraları çok hızlı bir şekilde iyileştirebiliyordu. Bir nevi hücre yenilemeyi hızlandırıyordu. Annen bu serumu keşfettiğinde bunu yapay organlar için kullanmanın yollarını arıyordu. Ancak serumu kendi kök hücresinden geliştirmişti ve nasıl yaptığını herkesten gizlemişti. Çünkü öncelikle bu serumun olumlu ve olumsuz yanlarından tam olarak emin olmak istiyordu. Serum üzerinde incelemeler yapıldığını fark ettiğinde bu incelemelerin ne için olduğunu anlamak için araştırma yaptı ve birkaç belgeye ulaştı. İnsanlar üzerinde yasa dışı bir şekilde deneyler yapıldığını ve kendi geliştirdiği serumun bu insanlar üzerinde denenebilmesi için incelendiğini fark etti. O bu durumu fark ettiğinde tesisin güvenliği de çoktan harekete geçmişti. Annen serumu o anda aklına gelen ilk yöntem olarak kendi vücuduna enjekte etti. Bu sırada sana hamile olduğunu bilmiyordu. Annen tesisin başındakiler kişiler tarafından alıkonuldu. Neyse ki onu yakalamadan önce babana bir mesaj bırakmayı başarmıştı.” Ne yani bir de babam mı vardı? Acaba o yaşıyor muydu?
“Baban Oktay ile birlikte Belgin’den aldığımız mesaj ile harekete geçip polise gittik. Ancak araştırma tesisinin kurucuları bizden önce polise ulaşıp Belgin’in bazı araştırmaları çalarak ortadan kaybolduğuna dair şikâyette bulunmuşlar. Ellerinde sahte birkaç kanıtla beraber. Polis bize inanmadı. Kısa bir araştırmadan sonra durumu göz ardı ettiler. Baban, ben ve Zeynel annene ulaşabilmek için tesise girmeyi denedik ama başaramadık. Annen alıkonulduktan 8 ay sonra geri döndü. Ve bize doğum yaptığını serumdan dolayı seni incelemek ve deneyler yapabilmek için onun elinden aldıklarını söyledi.” Derin bir nefes alıp duraksadı ve devam etmesi için Zeynel’e baktı. Sanırım devamını pek anlatabilecek gibi durmuyordu.
Zeynel konuşmaya başladığında bakışlarımı Sedat’tan çekip ona odakladım. “Annen geri döndüğünde çok hastaydı. Hamileyken ona birçok madde enjekte etmişler. Seni anne karnında geliştirmek için deney yapmışlardı. Doğumdan sonra annen kötüleştiğinde onu serbest bırakmışlar. Kendi imkânlarıyla buraya geldiğinde onu hastaneye götürmek istedik ancak o kabul etmedi ve” bir süre duraksadı ve Sedat’a bakarak “vefat etti.”
Annem, adını daha birkaç dakika önce öğrendiğim annemin öldüğünü öğrenmiştim. Ne hissetmem gerekiyordu tam olarak. Kalbimin acıması normal bir durum muydu? Yoksa bana yapılan deneyler sonucu ortaya çıkan bir şey miydi? Annemin ölümüyle bir alakası olmazdı değil mi? Tanımadığım annem için üzülebilir miydim? Üzülmemem gerekmez miydi? O zaman gözlerimden akan damlaların anlamı neydi?
Gözyaşlarım iradem dışında akmaya başladığında gözlerimi yere diktim. Bunu kimsenin görmesini istemiyordum. Ancak tüm bakışlar üzerimdeyken bunu gizlemek pek mümkün değildi. Gözlerim hala yerdeyken görüş açıma bir el ve o el tarafından uzatılan bir mendil girdi. Mendil, salonda olan diğer koltukta oturan çocuk tarafından uzatılmıştı. Hangi ara koltuktan kalkıp masanın üstünde ki selpaklardan birini alıp yanıma geldiğini fark etmemiştim bile. Çocuğun yüzüne baktığımda onun Sedat’a benzediğini fark etmiştim. Sarı saçlarını ise sanırım o kadından almıştı. Sarı saçlı ve kahverengi gözlüydü. Yüzündeki ifadeden mi anladım yoksa hissettim mi bilmiyorum ama üzgün olduğunu anlamıştım. Bana mendili verdikten sonra eliyle omzuma dokunup daha önce oturduğu koltuğa geri döndü. Elimde ki mendille gözyaşlarımı silip devam etmesi için Zeynel’e döndüm. Bakışlarımı ona diktiğimi gören Zeynel konuşmaya yeniden başladı.
“Annen ölmeden önce seni oradan kurtarmamızı vasiyet etti. Uzun yıllardır bunu için çabalıyorduk. Sonunda başardık.” Söyleyeceklerinin sadece bu kadar olduğunu sanmıyordum. Cümlelerini dikkatli seçmiş gibiydi. Babam hakkında bir şey söylememişti.
“Peki, babam o yaşıyor mu?” uzun zaman sonra konuşmanın tuhaflığı vardı içimde. Tesis de iken neredeyse hiç konuşmazdım. Her soruya başımla onaylayarak cevap veriyordum genelde. Konuşmak tuhaf geliyordu. Kendi sesimi duymak, hiç alışık olmadığım bir durumdu. Şu an ki gibi. Hayallerimde ki gibi bir evdeydim. Dışarı çıkmış gökyüzünü görmüştüm. Peki, neden mutlu değildim? O tesisten çıkabildiğime inanamazken neden çok mutsuz hissediyordum. Bunun az önceki öğrendiklerimle bir alakası olduğunu sanmıyordum. Çünkü arabadan indiğimden beri böyleydim. Sadece etrafıma bakıyor ve bunun kendime bir rüya olduğunu söylemek istiyordum. Ama öyle değildi. Rüyalar bu kadar gerçekçi olamazdı.
“Baban seni oradan çıkarmak için uğraşırken bir gün kayboldu. Onu bulamadık. Ne olduğunu, nereye gittiğine dair, başına ne geldiğini hiçbir şeyi bilmiyoruz. Tek bildiğimiz tesise girmenin bir yolunu bulduğuydu. Bize not bırakmıştı ve tek yazan buydu. ‘Tesise girmenin bir yolunu buldum. Beni merak etmeyin. Kızımı alıp oradan çıkacağım’ yazmıştı. Ancak notu bulduğumuzda ev dağınıktı. Her yer birbirine girmişti. Tam olarak bizde ne olduğunu bilmiyoruz.”
Bu durum gerçekten tuhafıma gitmişti. Babam yaşıyor olabilirdi? Peki, o zaman neredeydi? Acaba onu da mı alıkoymuşlardı. Gerçekten tesiste olabilir miydi? Düşüncelerimi duymuş gibi Sedat az önce sorduğum sorulara cevap verdi.
“Tesise girebildiğimizde ona dair bir iz aradık ama bulamadık. Çok da zamanımız yoktu seni alıp oradan çıktık. Yanımızda bize yardımcı olan arkadaşlarla da vedalaştık. Çünkü izimizi kaybettirmemiz gerekiyordu.”
Aklımda ki hala çok soru vardı ama bunları soracak gücü kendimde bulamıyordum. Üstüme bir ağırlık çökmüştü. Hayatıma dair birçok şey öğrenmiştim. Daha öncesinde cevap bulamadığım sorular cevap bulmuştu. Ama bu iyi mi olmuştu kötü mü olmuştu bilmiyorum. Annem ölmüş ve babamın akıbetine dair hiçbir bilgi yoktu elimizde. Onu da ölmüş olarak sayabilir miydim? Acaba bir gün onu bulabilir miydim?
“Annen ve baban bizim çok yakın arkadaşlarımızdı. Annen ölmeden önce ismini de söyledi bize.” Bu cümle bir anlık nefesimi kesmişti sanki. Bir ismim mi vardı. Bazen normal bir hayatım olduğuna dair hayaller kurardım. Ama o hayallerin bile hiçbirinde ismim yoktu. Nedenini bilmiyordum. Hiçbir isim sanki benim ismimmiş gibi gelmiyordu. Bu yüzden hayallerimde ismim olmamıştı hiçbir zaman. Acaba annem benim için nasıl bir isim düşünmüştü.
“Annen, kız olduğunu öğrendikten sonra sana hep ‘Beren’ diye seslenmiş.”
Beren… Adım buydu demek ki. İçim ısınmıştı sanki. İlk defa bir ismi benimseyebilmiştim.
Kendi kendime sessizce mırıldandım. “Beren.” Sonrasında istemsizce gülümsemiştim. Yanaklarımın iki yana doğru gerildiğini hissettiğimde bunu hayatımda ilk defa olduğunu biliyordum. İlk defa gülümsüyordum. O an içimden sessizce geçirdim.
‘Teşekkürler Anne.’
Bana bir isim verdiğin, beni gerçek bir insan, bir çocuk gibi hissettirdiğin için.
“Beren,” gelen ince sesle birlikte bakışlarım kadına döndü. “Benim adım da Sedef. Annen ve ben çocukluk arkadaşıydık. Ona seni kurtaracağımı ve kendi kızım gibi büyüteceğime dair söz verdim.” Kadından sonra Sedat konuşmaya başladı. “Beren, seni evlatlık edinmek istiyoruz. Tabi bu normal şartlar şeklinde olmayacak çünkü bir kimliğin yok ama kâğıt üzerinde seni bir yurttan evlatlık almış gibi gösterip kendi nüfusumuza geçireceğiz. Böylelikle hem kimse seni bulamaz hem de normal bir yaşantın olabilir. Sen de böyle olmasını ister misin?” Sedat susup bana bakarken Sedef oturduğu koltuktan kalkıp bana yaklaştı ve önümde dizlerinin üstünde durup ellerimi tuttu.
“Bizim kızımız olur musun Beren? Kâğıt üzerinde olmasını sormuyorum sadece. Biz senin gerçekten ailen olmak istiyoruz. Gerçek annen ve baban yerine geçemeyiz ancak Sedat ve ben, öz annen ve baban gibi seni seveceğimize söz veriyoruz.”
Doğduğum andan beri bir tesisin içindeydim. Orada büyümüştüm. Yüzlerce deneye girmiş ve orada ki acımasız insanlar yüzünden çocuk olmama rağmen acı çekmiştim. Yaşadıklarımın hiçbirini unutamayacağımı biliyordum. Çünkü zaten benimle birlikte yaşamaya devam eden bir takım özelliklerim vardı. Onları hiçbir zaman unutamayacağını biliyordum. Kullanmamak ise benim tercihim olabilirdi. Artık bir şey yapmak zorunda değildim. Artık her sabah 6’da kalkıp bir deney tüpünün içinde bana söylenenleri yapmak zorunda değildim. Artık kendi kaderimi kendim çizebilirdim. İlerde ne olacağını bilmiyordum. Ama şu anda bana sunulan teklif normal bir hayat yaşamaktı.
Bana anlatılanların hepsinin doğru olduğunu hissedebiliyordum. Bu insanların gerçekten öz ailemin arkadaşları olduğunu hissedebiliyordum. Güçlerimin bana sunduğu avantajlardan biriydi bu. Zaten güvenmesem ne değişecekti ki? O tesiste yaşadıklarımdan daha kötü şeyler mi gelecekti başıma. Sanırım artık bunu umursamıyordum.
Gelen ‘tık tık’ sesiyle beraber odanın diğer köşesinde buluna uzun ve geniş cama bakmaya başladım. Dışarı da yağmur yağıyordu. Yağmur taneleri ilk başta yavaş yavaş daha sonrasında hızlanarak yere inmeye başladı. Yağmura odaklanmış bir şekilde oturduğum yerden kalktığımda tüm bakışların üzerimde olduğunu hissedebilmiştim. Kapı şeklinde olan pencereyi açıp dışarı çıktım. Yağmur damlaları artık üzerime düşüyordu. Vücudumun her yerinde yağmurun tanelerini hissedebiliyordum. Bu hissi daha önce hiç yaşamamıştım. Banyo yapmak gibi değildi. Sanki her yağmur tanesiyle birlikte içimdeki bütün zehir toprağa doğru akıyordu.
Gözlerimi kapattım ve ellerimi havaya kaldırıp avuç içlerimi gökyüzüne doğru diktim. Derin bir nefes aldım ve yağmur tanelerinin enerjisini kendi vücudumdan aktığını hayal ettim. Gözlerimi açtım ve gülümserken tüm tanelerin yere düşmesini engelleyerek durdurdum. Evin bahçesine yağan tüm yağmur taneleri havada asılı kalmıştı. Hemen arkamda olan Sedat, Sedef ve Zeynel’in şaşkınlıktan çıkan seslerini duymuştum.
Hemen sonrasında daha önce duymadığım bir ses işittim. Bu o küçük çocuğun sesiydi.
“Vay canına kız kardeşim bir Süpermen.”
Güle güle Denek 99 ve Hoş geldin Beren…