8 Yıl Sonra – 7 Eylül 2015
Ağaçların arasından yavaş adımlarla yürürken ormanın temiz havasını içime çektim. Kulağımda kulaklıklarım, üzerimde spor kıyafetlerimle beraber günün erken saatlerinde evimin yakınında bulunan koruya gelmiştim. Buraya bu yaz taşınmıştık. İki aydır her sabah güneşin daha doğmadığı saatlerde ormana gelir ve kendi düşüncelerimle beraber yürürdüm. Geçen yıllarla beraber çocukluğumu geride bırakabilmeyi umut ediyordum. Özgürlüğümü kazanmıştım. Ancak tesiste yaşadıklarımı hiçbir zaman unutamamıştım. Orada yaşadığım acılar zihnimin en karanlık köşelerinde yaşıyordu hala. Yaşadığım her şey benim için her ne kadar bir tecrübe olsa da etkileriyle yaşamak kolay olmuyordu.
Bazen halen rüyalarımda Dünya’nın büyük bir kargaşanın içine çekildiğini görüyordum. O anı yaşıyormuşçasına nefes nefese kalkıyordum sabahları. İlk başlarda güçlerimi bir daha kullanmamak için kendime söz vermiştim. Lakin bazen gerçekten kullanmam gerekiyordu. Bu güçleri her kullandığımda beni arayan insanların günden güne bana yaklaşıyormuş gibi hissediyordum. Yeniden o tesise kapatılacağım korkusu kalbimin en derinliklerinde büyük bir korku olarak büyüyordu. Ailem, beni güvende tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyordu. Gördüğüm rüyalardan dolayı gittiğimiz yerlerde uzun süreli kalmıyor ve sürekli yer değiştiriyorduk mesela. Önceleri sadece birkaç günde bir gördüğüm rüyalar şimdi neredeyse her gün benimle birlikteydi. Anne ve babamı daha fazla endişelendirmemek için bu durumu olabildiğince onlardan gizliyordum. Ancak ben söylemesem bile artık onlar benim bir bakışımdan her şeyi anlıyordu. Babam ilk zamanlar erken saatlerde ormana gelmemi istemese de her seferinde ona kendimi koruyabileceğimi hatırlatıyordum. Bu yüzden pek fazla bir şey söylemiyordu artık.
Kuş cıvıltıları eşliğinde güneş hafiften kendini göstermeye başladığında yönümü değiştirerek ormanın girişine doğru yavaşça yürümeye başlamıştım. Ormanın ıssız yerlerinde olsam da birazdan etrafta insanlar görünmeye başladır. İnsanların içinde olmayı pek sevmiyordum. Bende ki tuhaflığı fark edeceklerinden korkuyordum sanırım.
Korunun girişine yaklaştığımda etrafta insanların görünmeye başlamıştı. Korudan çıktıktan sonra yürüyerek eve doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğimde cebimde ki anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım. Ayakkabılarımı çıkarıp terlikleri giyerken kapıyı yavaşça kapattım. Saat daha 7’ye geliyordu. Evdekilerin uyanmadığını düşünerek sessiz olmaya çalıştım. Merdivenlere doğru ilerlerken mutfaktan gelen seslerle oraya doğru ilerledim. Mutfağın kapısına geldiğimde annem Sedef’in kahvaltılık hazırladığını görmüştüm. Onu gizlice izlerken gerçekten güzel bir kadın olduğunu bir kez daha anladım. Sarı saçları beline kadar uzanıyordu. Uzun boylu bir kadındı. Boyuna göre kilosu da idealdi. Ne çok zayıf ne de çok kiloluydu. Bir doktor olarak her zaman yediğine içtiğine dikkat ediyordu. Tabi biz de tam olarak bundan nasipleniyorduk bazen. Babam her zaman annemin en çok gözlerini sevdiğini söylerdi. Çünkü onun kahverengi gözlerine baktığından kendini gördüğünü söylüyordu. İkisi de çocukluk arkadaşıydı. İlk lise de fark etmişler birbirlerine karşı bir şeyler hissettiklerini. Sonrada üniversite okurken evlenmişler. Annem hem tıp okumuş hem de Batur’u büyütmüş. Babam ise her ikisini de bakabilmek için hem okumuş hem de çalışmış. Ancak ikisi de bundan pişman değillerdi. Bu yoğunluğun içinde birbirlerine hep ilk günkü gibi baktıklarını söylerlerdi. Birbirlerini o kadar çok seviyorlardı ki bir gün bende böyle güzel bir aşkla tanışabilecek miydim merak ediyordum. Gerçekten bir insanı canından çok severek onun için fedakârlıklar yapabilmek özel olmalıydı. Annen ve babam bunu çok iyi yapabiliyordu.
Bugün okulun ilk günüydü. Bu yıl lise 3’e geçmiştim. Her okul değişikliğinde ilk gün aşırı gergin oluyordum. Neyse ki abim Batur benimle aynı okula gidiyordu. Batur benden bir yaş büyüktü. O da bu yıl lise son sınıfa geçmişti.
Annem kahvaltılıkları masaya çıkartırken kapının girişinde onu izleyen beni gördü. Her zaman ki gülümsemesiyle baktı. “Günaydın ufaklık.”
Onun gibi gülümseyerek karşılık verdim. “Günaydın anne.”
Bundan 8 yıl önce ilk tanıştığımız sıralar onlarla konuşmaya o kadar çok çekiniyordum ki. Alışkın değildim bir kere. Konuşmayı, gülmeyi ve hatta kahkaha atmayı onlar sayesinde öğrenmiştim. Gerçekten ailem gibi olmuşlardı. Bazen öz annem ve babamla ilgili çocukluk anılarını anlatarak onları da hatırlatıyorlardı bana. Bu beni ayrı bir mutlu ediyordu. Biliyordum ki sadece anneme verdikleri sözden dolayı bana böyle davranmıyorlardı. Gerçekten ailem olarak beni seviyorlardı. Bu sanırım en büyük şanslarımdan biriydi.
Mutfak kapısına yaslandım. “Babam uyandı mı?” Elinde ki tabağı masaya koyduktan sonra cevap verdi. “Evet canım, birazdan iner. Batur uyanmamış olabilir ama onu uyandırır mısın?”
Onu başımla onaylayarak “Seve seve,” dedim. Batur ile uğraşmayı çok seviyordum. Mutfak kapısından ayrılıp merdivenlere koştum ve artık evdekilerin kalktığından emin olduğum için sessiz olmama gerek kalmadan merdivenlerden hızlıca çıktım. Sağ koridora girdiğimde Batur'un odası hemen karşıma çıktı. Odasının yanında ki oda da benim odamdı. Odalarımız yan yanaydı. Batur'un kapısını çalmadan içeri daldığımda hala uyuduğunu gördüm.
Batur ile ilk tanıştığımızda ondan o kadar çok çekiniyordum ki. Her ne kadar kağıt üzerinde aileden de olsam onlara alışmam çok uzun zaman almıştı. Ama onların yardımlarıyla o günleri çabucak geçmiştik. Özellikle Batur, benimle çok ilgileniyordu. Tanıştığımız ilk gün yaptığımda hareketten sonra beni hep bir süper kahraman olarak görmüştü. Kahramanlığa dair bir şey yapmasam da onun gözünde öyleydim. Eskiyi düşündüğümde bugünlerin olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Batur ile aramızdan su bile sızmayacağını ve birbirimize gerçek kardeş bağıyla bağlanabileceğimiz düşünemezdim.
Batur'un yatağına yaklaşırken yüzünü inceledim. Gün geçtikçe babam Sedat’a daha çok benziyordu. Kahverengi gözleri ve yüz hatları tam olarak babamdı. Ancak sarı saçlarını annemden almıştı.
Benim ise tam tersi kahverengi saçlarım ve kahverengi gözlerim vardı. Yüz hatlarım hiçbirine benzemese de bazı insanlar benim babam Sedat’a benzetiyordu. Dışardan gerçekten de bir aile olarak gözüküyorduk. Bu durum biraz olsun rahatlatıyordu. İnsanların geçmişimle ilgili sorular sormasını istemiyordum.
Yatağın yanında ki komodinin üstünde bulunan su dolu bardağı elime aldım. Batur'un en son bana yaptığının intikamını almak için ona yaklaştım. Elimde ki su dolu bardağı boynundan aşağı dökmemle “hass-,” diyerek yerinden fırlaması bir oldu. Gözlerini açıp beni gördüğü için kelimenin devamını getirmemişti. Ona en hain gülümsememle bakıp kapıyla aramda ki mesafeyi ölçtüm. Bakışlarından anladığım kadarıyla şu anda kaçmazsam hiç iyi şeyler olmayacaktı. Kapıya koşmaya başlamamla yataktan kalkıp arkamdan koşması bir oldu. “Bekle kızım, mafedeceğim seni.” Diyerek tehdit etse de o da benim gibi gülüyordu.
Gülmelerim arasında merdivenlere koşarken aramızda ki mesafeye bakmak için bir saniyeliğine ona baktığım sırada biriyle çarpıştım. Babam, “Aman kızım,” diyerek beni tutmuştu. Babamın beni tutmasıyla Batur'da durmuştu. Babam, Batur'un üstünün ıslaklığını görünce gülümsedi. “Boşuna kardeşine kızma hak ettin.”
Batur, omzunu silkerek “Ama-,” dediği sırada mutfaktan annemin sesini duyuldu.
“Hadi oyalanmayın, kahvaltı hazır.”
Babam, Batur ve benim omzumdan tutarak merdivenlere yönlendirdi. Batur'un koluna girip yanağını öpünce hemen sırıttı ve bana göz kırptı. Mutfaktan içeriye girip masaya oturduk. Annem çayları önümüze koyup masaya oturduğunda kahvaltıya başladık. Babam çayından bir yudum alıp bize döndü. “Bugün okula sizi ben bırakacağım. O yüzden çok oyalanmadan hazırlanın.”
Kahvaltıdan sonra Batur ile beraber odalarımıza çıkıp okul için hazırlanmaya başladık. Okul kıyafetlerimi giydikten sonra sırt çantama bir defter bir kalem koyup aşağıya indim. Zaten ilk günden ders olmazdı. Yine de hocanın söyleyecekleri olursa diye hazırlıklı olmak için yanıma bir defter almıştım. Ben indikten sonra babamın arabada beklediğini düşünerek ayakkabılarımı giydim. Batur'da benimle birlikte ayakkabılarını giydikten sonra evden çıktık.
Annem bizden önce çoktan gitmişti. Mesaisi 8’de başlıyordu. Neyse ki hastane arabayla 15 dakikalık mesafedeydi. Böylelikle sabahları birlikte kahvaltı yapabiliyorduk.
Babam ve Batur arabada konuşurlarken ben yola odaklanmıştım. Okul arabayla yarım saatlik bir mesafedeydi. Özel liseydi. Babamın özel liseyi tercih etmemesinin sebebi bizimle ilgili bilgilerin en azından daha iyi korunduğuna emin olabiliyordu.
Ailecek bir çok şehir gezmiştik. Tekirdağ’dan, Bursa’ya oradan Mersin’e, Antalya’ya, Muğla’ya, Balıkesir’e ve en son İstanbul. Diğer şehirleri çokça gezsek de İstanbul’a tatillerde sıkça gelirdik. Annem ve babamın yakın arkadaşları ziyaret ederdik. Tabi bu ziyaretler genelde kısa sürekli olurdu. İstanbul’u hiç güvenli bulmuyorlardı.
Babam Sedat, beni tesisten kurtarırken bütün bana ait belgeleri yakmıştı. Olur da birinin eline geçerse bana dair görünüş veya herhangi bir özelliğin tanınmaması için geriye bir şey bırakılmamıştı. Tesis zaten tuzla buz olmuştu. O dönem haberlerde sıkça söz ediliyordu. Tesisin kurucuları bunun yapılan deneylerden birinde çıkan sorun yüzünden olduğunu açıklamak zorunda kalmışlardı. Zaten ortada ne kamera kaydı ne de bunun kimin yaptığına dair ellerinde herhangi bir veri yoktu. Babamlar içeriden birinden aldıkları yardımla beraber bir hayalet gibi oraya girmiş ve beni çıkarmışlardı ama ne olur ne olmaz diye oradan tamamen uzaklaşmış ve şehir şehir gezmiştik.
Ben küçükken ilk zamanlar evden eğitim görüyordum. Her ne kadar belgeler yakılmış olsa da küçüklüğüm tanınabilir olmasından dolayı herhangi resmi bir kurumda fotoğraf olmaması için çok çabalamışlardı. 10 yaşına geldiğimde biraz değişmemle okula başlamıştım. Ancak bu benim için çok zor olmuştu. Babamın arkadaşlarının çocukları dışında başkalarıyla arkadaşlık kurmakta zorluk çekiyordum hep. Okulda evde olduğum gibi rahat olamıyordum. Neyse ki Batur hep benimleydi böylece alışma sürecim daha hızlı oluyordu. Zamanla insanlarla iletişim durumumu düzeltsem de yine de tanıştığım insanlara çekingen davranmaya devam ediyordum. Bu daha çok güvenle alakalıydı benim için.
Babam ve annemin üniversiteden arkadaşları olan Zeynel amcanın bir oğlu vardı. Adı Deva. Maalesef eşini Deva doğduktan bir trafik kazası sonucu kaybetmişti. Bu durum onun için ne kadar zor olsa da Deva için ayakta kalmış ve oğlunu tek başına büyütmüştü. Deva’yı yaz tatillerin de görüyorduk. Çocukluk arkadaşımız sayılırdı. En azından Batur ile daha öncesinden arkadaştı ama benimle de en az onun kadar yakın olmuştu. Fazla arkadaş edinemesem de Batur ve Deva beni hiç yalnız bırakmamışlardı.
Deva babasıyla beraber İstanbul’da yaşıyorlardı. Bizimde İstanbul’a taşınmamız Zeynel amca sayesindeydi. Babamla kurdukları ortak işin büyümesiyle beraber İstanbul’a gelmemiz gerekmişti. Böylelikle Deva ile artık daha sık görüşebiliyorduk. Ayrıca aynı okula kaydolmuştuk. Deva benimle yaşıtı. 16 yaşındaydı. Babamın müdürle konuşmasıyla bende Deva’nın sınıfında olacaktım. Bu durum gerginliğimi biraz olsun almıştı.
Arabanın durmasıyla beraber düşüncelerimden çıktım. Okula geldiğimizi fark etmemle arabadan inmek için hareket ettiğim sırada babam omzuma dokunarak beni durdurdu. Benimle birlikte Batur'da babama döndü ve söyleyeceklerine odaklandık. “Eğer kendini kötü hissedersen ve okuldan çıkmak istersen beni araman yeterli tamam mı? Sakın kendini zorlama ve sakin olmaya çalış.”
Babamın söylediklerini dinledikten sonra benim için endişelenmemesi için gülümseyerek yanağını öptüm. “Endişelenme Deva ve Batur hep benimle olacak zaten.”
Her değiştirdiğimiz şehirde okulun ilk günü çevremdeki çocukların benimle konuşmaya çabaları beni aşırı derece de geriyordu. Özellikle ilk okula başladığım gün 10 yaşımda okuldan kaçmıştım. O zamandan beri her okula başladığımda babam benimle bu konuşmayı yapıyordu. Artık onları endişelendirmek istemiyordum. Ben de diğer çocuklar gibi normal olmalıydım.
Arabadan indiğimizde Batur da yanıma gelip kolunu omzuma attı. Evet, sahiplenici abi tutuşu da ortaya çıktı. Gözlerimi devirip kolunu omzumdan ittim ve okulun girişine doğru yürüdüm. “Kızım ne kolumu itiyorsun ya,” diyerek yanımda yürümeye başladı. Okulun bahçe kapısında içeri girerken bu sefer koluma girdi. “Gergin değilsin dimi?” Bakışlarımı okulun girişinde çekip ona ters ters baktığımda gülümsedi. “Yok, hani yine okulu yakasın falan varsa önceden haberimiz olsun diye sorayım dedim.”
Evet, bir de öyle bir vukuatım vardı. Bazen güçlerim istemsizce kontrolden çıkıyordu. Hala onları nasıl kontrol edeceğimi öğrenmek için pratik yapıyordum. Ancak ani duygu değişimlerinde kontrol etmek gerçekten sandığımdan zordu. Bu yüzden uzun zamandır duygularımı hatta düşüncelerimi kontrol altında tutmak için meditasyon yapıyordum. Ve işe yaradığına inanmak istiyorum.
Olduğum yerde durdum ve okulun incelemeye başladım ve Batur’a dönüp “Umarım yangın merdivenleri ulaşabileceğin bir yerdedir Batur.”
Tek yaptığı okula bakıp yutkunmak oldu. Ben ise gülerek okula girmek için yürüdüm. Tabi ki okulu yakmak gibi bir niyetim yoktu. En azından isteyerek yakmak.