Aynada gördüğüm çehrenin bana ait olup olmadığını düşünürdüm çoğu zaman. İki yıldır her aynaya bakışımda, omzumun ardında bir çift göz beni izlerdi sanki. Ruhumdaki karanlık kalan minik parça büyür, büyür ve kocaman olup dışarı savrulurdu. Defalarca toplamıştım cam parçalarını saplandığı yerden. En büyüğü hala yüreğimin üzerine mıhlanmış gibiydi.
Beyaz atletimin göğüs kısmını hafifçe aşağı çekip izledim ruhumun aynasını. Sol göğsümün hemen üzerinde, italik yazılmış bir 'F' harfi vardı. Parmaklarımı üzerinde gezdirdim ve dikiş tutmaz yaram tekrar ikiye ayrıldı.
Mart 2017
"Emin misin güzelim?"
Dudağımı kemirmeye devam ederken kararsız bakışlarımı yüzüne çevirdim. Tattoo Ankara adında bir mekandaydık. Fatih'in elini yaklaşık on dakikadır hiç bırakmadan tutuyordum. Mavi irislerine kaygıyla baktım.
"Eminim." dediğimde güldü. Kaşlarımı çattım. Ne dememi bekliyordu? Kesinlikle bunu yapacaktım, yalnızca cesaret bekliyordum o kadar.
"Tamam hadi kalk buradan." diyerek ayaklandığında hızlı bir şekilde kolundan yakaladım.
"Eminim dedim. Hadi başlayalım."
"Korkuyorsun işte. Dayanamam buna, gidelim."
Diğer elimi yüzüne doğru uzattığımda gözlerini devirse de yanağını avucuma yaklaştırdı. Çıplak göğsünde üç saat önce yaptırdığı 'A' harfi dikkat çekici bir şekilde sırıtıyordu. O yaptırdıysa ben de yaptıracaktım.
"Sen yanımdayken korkmuyorum. İnan bana ve elimi bırakma." Arkama yaslandım ve adının Hazal olduğunu anımsadığım kadına çevirdim bakışlarımı. Yarım saatten fazladır hazır olmamı bekliyordu. "Başlayabiliriz."
Fatih sesli bir nefes verdi ve yanımdaki tabureye oturdu. "Elini asla bırakmayacağımı biliyorsun."
"Dikkatimi dağıt Fatih." dediğimde mavilerinde nöbet tutan sinirin alevlendiğini gördüm. Gülümsedim ve elini sıktım. "Şakaydı, korkmuyorum."
Yanağımı nazikçe kendine çevirdi ve alınlarımızı birleştirdi. Dövme aletinin mürekkep dolu ucu sol göğsüme değdiğinde dişlerimi sıktım. Yaklaşık on beş dakika süren dehşet acıyı fazlasıyla hissetsem de Fatih'in taburede kurulu bomba gibi oturan bedeni çığlık atmamı engelledi. Kendimi inlememek için sıktığım her saniye kulağımda sıcak nefesini hissettim.
"Yanındayım sevgilim."
Ekim 2021
Yanağımdaki ıslaklık çeneme doğru ince bir yol alırken atletimi düzelttim. Yine aynı senaryoları kafamda yazmaya başlamadan önce aynaya bakmayı kesmem gerekiyordu. O beni isteyerek bırakmamıştı. Eminim ki dünyaya bir daha gelse yine beni seçerdi, beni severdi.
Yatağın üzerinden oduncu gömleğimi alıp üzerime geçirdim. Birkaç gündür ev ve Yeşim arasında mekik dokuyordum. Şirkete yalnızca bir kere gitmiştim. Sanırım bu iş bana göre değildi. Babamın fikirlerini dinleyip ona düşüncelerimi söylemek de keşke işe dahil olsaydı. İyi para kazanırdım.
Planlarıma göre bugün de evde olacaktım. İhsan beni evine davet etse de bir bahane ile sıyrılıyordum. Nedenine belli bir kılıf uyduramadığım Eymen'den kaçışlarım eminim ki İhsan'a da saçma gelecekti. Bu yüzden evine gitmek istemiyordum.
Odamdan çıktıktan sonra bir süre evi dinledim. Annem salonda telefonla konuşuyordu. Odamın salonla aynı katta olması sinir bozucuydu. Genelde evden çıkarken veya girerken mutlaka biri salonda oluyordu. Anneme görünmemek için parmak uçlarımda merdivenlerden indim. Neyse ki arkamdan seslenmemişti.
Mutfak kapısından arka bahçeye çıktım. Dün birkaç saat kitap okumuş, sonra da uyuklamıştım. Bugün ne yapabileceğimi düşünerek kollarımı göğsümde bağladım ve çardağa doğru yürüdüm. Çok sert esmese de varlığını belli eden rüzgar açıkta kalan boynuma dokunup kayboluyordu.
"Abla!"
Omzumun üzerinden arkama baktım. Şule bana doğru sırıtarak koşuyordu. Üzerindeki okul formasına bakıp dudaklarımı büzdüm. Bugünün pazar olduğunu sanıyordum. Yine bir haftayı boş bir şekilde tüketmiştim.
"Günaydın ablacım."
Kaşlarımı kaldırıp eteğini gösterdim. Yine arşa yükseliyordu.
"Sana da günaydın Şulecim. Kıvırma şu eteğini."
Gözlerini devirip ellerini koluma koydu. Yağcılık yapma pozisyonuna geçmişti demek.
"Abla senden bir şey isteyebilir miyim? Ne olur evet de!"
Benim aksime sarı olan saçlarına baktım. Sürekli yaptığı taç örgüsünü bugün yapmamış, saçlarını açık bırakmıştı.
"Söyle bakalım." dedim tebessüm ederek. Ciddi bir abla hiçbir zaman olmamıştım. Kardeşimle aramda aşılmaz duvarlar yoktu. Elimden geldiğince ona ablalık yapmaya çalışıyordum.
"Bugün okula gitmek istemiyorum ama anneme söyleyemem." dediğinde tek kaşımı kaldırıp sorgulayıcı bir bakış attım. "Bizim kızlarla doğumgününe katılacağım."
"Okul vaktinde doğumgünü mü kutlanırmış?" Gözlerini iki saniyeliğine kaçırdığında sakladığı bir şey olduğunu anladım. "Dürüst olmazsan yardımcı olamam güzelim."
Ellerini indirip suç işlemiş bir çocuk gibi önünde bağladı.
"Şey, ortak bir arkadaşın partisi. Ben de gitmek istiyorum."
Karın ağrısı belli olmuştu. Demek küçük kardeşimin aklında biri vardı. Onu anladığımı belirten bir gülümseme ile karşılık verdim ve hevesle bana bakmasına neden oldum.
"Yardım edecek misin? Annem şoförsüz okula göndermiyor."
Ellerimi çözüp ön ceplerime baş parmaklarımı geçirdim ve güven verircesine evi gösterdim.
"Arabamın anahtarı masanın üzerinde, odamda." dediğimde sevinçle zıpladı. Bana sıkıca sarılıp yanağımdan öperken gülümsedim.
"Çok teşekkür ederim ablacım. Hemen getiriyorum."
Koşarak eve dönerken ön bahçeye yürüdüm. Evden çıkmak için bir sebep bulduğuma göre eminim ki kolay kolay dönmezdim. Arabamın yanında durup Şule'yi bekledim. Üzerime bir şey istemediğim için pişman olmuştum sanırım. Bahçedeki çam ağacının tepe dalları sallanmaya başlamıştı. Bugün de kasvetli geçeceğe benziyordu.
"Geldim!"
Şule'nin elinden anahtarı alıp arabaya bindim. Hareket etmeden önce kardeşimin kemerini takmasını bekledim.
"Nereye bırakacağım seni?"
"Okula gitmeden bir çarşı var ya, orada."
Göz ucuyla eteğine baktım. Eve girdiğinde indirmiş olmalıydı.
"Derslerini aksatma. Bu yıl sınavın var." dediğimde ofladığını duydum. Sinirli olamasam da çatık kaşlarım eşliğinde yüzüne bir saniye kadar baktım.
"Sadece bir gün, görüyorsun annem hiçbir şeye izin vermiyor." diye sitem etti. Annem benim de her şeyime karışırdı. Onu dinlediğim söylenemezdi çünkü kıyafet ve sevgili seçiciliğim tamamen benim özelimdi.
"Sitem etme, iyiliğini istiyor." Annemi savunmak için değil öyle düşündüğüm için kurmuştum bu cümleyi.
"Evet farkındayım." dedi ve işaret parmağıyla sol kaldırımın arkasındaki kafeyi gösterdi. "İşte orada buluşacağız. Kızlar çoktan gelmiştir." Arabayı kenara çektim ve ona ciddi olduğuna inandığım bir bakış attım.
"Okul bitiş saatinde şoförün seni nereden alıyorsa orada bekleyeceksin." Kemerini çözerken onayladığını belirten bir ses çıkardı.
"Teşekkür ederim abla. Görüşürüz." Yanağıma ıslak bir öpücük bıraktı ve kırmızı ışığın sönmesine izin vermeden karşı kaldırıma koştu. Direksiyonu sıktım ve işaret parmağımı birkaç kez siyah derinin üzerine vurdum. Bugün ile ilgili bir plan kurmaya çalışıyordum.
Telefonum titrediğinde düşünmeye ara verdim. Arka cebimden çıkarırken bir kez daha titredi. Yeşim olmasını diledim. Ancak ekranda görmeye alışkın olmadığım isim beni yanılttı.
Hakan Bey
Günaydın Aylin.
Şirkette misin?
Kaşlarımı çattım. Bana mesaj atmazdı. Acil bir şey olduğunda mutlaka ulaşabileceği biri olurdu şirkette. Üstelik ben resmi bir çalışan bile değildim. Arabayı çalıştırdım ve hızlı bir şekilde 'Hayır' yazdım. Bir haftadır şirkete gitmemiştim ve bana ihtiyaçlarının olmadığına da emindim. Beni bekleyen yalnızca arşivdeki dizilmeyi bekleyen dosyalardı.
Yine de şirkete doğru sürdüm. Belki İhsan ile çay içerdim. Bir de Eymen vardı tabi. İkisini ayrı yakalamak çok zordu. Bu yüzden şirkete giderken Eymen'i de görmeye hazırladım kendimi. Onunla sohbet etmek fazla geriyordu beni. Her an, imkansız olduğunu bilmeme rağmen dudaklarından benim bir sırrım dökülecekmiş gibi hissediyordum. Sanırım buna alışmam gerekiyordu.
Otoparka girdiğim sırada önümden giden araca gözlerimi devirerek baktım. Hakan'ın arabasıydı bu. Karşılaşmak için iyi bir zamanlama değildi. Artık görmezden de gelemeyeceğim için arabamı onunkinin yanına park ettim. Gözüm İhsan'ın arabasını aradı ama göremedim. Telefonumu alıp arabadan indiğimde Hakan'ın çoktan gülümseyen bir yüz ifadesiyle beni beklediğini gördüm. Onun kadar içten olmasa da tebessüm ederek karışıklık verdim.
"Merhaba." dedim ve yanına yürürken onun takım elbisesinin yanında siyah kotum ve oduncu gömleğimle ne kadar zıt durduğumu fark ettim.
"Merhaba." dedi ve asansöre basmak yerine ellerini ceplerine sokup bana bakmaya devam etti. Onun her zaman benimle sohbet etmek için bu kadar hevesli olup olmadığını düşündüm. "Nasılsın? Doğumgününden sonra pek göremedim seni."
"Evdeydim genelde." Sohbeti uzatmak istemediğim için asansörün düğmesine uzandım ama elini tuşların üzerine kapatınca kaşlarımı çatarak ona baktım. "Bir şey mi söyleyeceksin?"
"Neden mesaj attığımı sormayacak mısın?" diye sorduğunda avucumda sıktığım telefonumu cebime koydum. Birisi şu lanet otoparka gelebilir mi hemen! Babamın ortağı olsa bile hiçbir erkekle yalnız kalmak istemiyordum. Bu beni çok asabi biri yapıyordu.
"Önemli bir şey olsaydı söylerdin diye düşündüm." dedim umursamaz olmaya çalışarak. Güldü. Tepkisizce yüzüne baktım.
"Aslında önemsiz değil."
Kulağıma ulaşan araba sesiyle ondan uzaklaştım. Eli hala tuşların üzerindeydi. Çekmek için neyi bekliyordu ki?
"Yukarıda işim var, sonra konuşsak olur mu?" dedim kibar bir şekilde. Ötemizde duran arabaya bakmadım. Birkaç saniye sonra adım sesleri duyuldu. Güzel, şimdi elini çekmek zorundaydı.
"Mutlaka konuşalım ama." dedi ve onayımı bekledi. Sinirlenmeye başlıyordum. Yanımızda dikilen bedene çevirdim bakışlarımı. Görmeyi beklemediğim biri olmasından çok Hakan'a olan bakışları şaşırttı beni. Kesinlikle öfkeyle bakıyordu. Hakan'ın da onu izlediğini fark ettim ama bakışlarım hala Eymen'in yüzündeydi. Mavilerinde yanıp sönen öfkeye bir anlam verememiştim.
"Günaydın Eymen." dedim dikkatini dağıtmak adına. Elmacık kemikleri kısa bir an yerinden oynadı sanki. Anlam veremediğim bu sinirli hali beni endişelendirmişti.
"Bir sorun mu var Eymen Bey?" Hakan'ın hala sırıtışı üzerinde olan yüzüne baktım. Elini çekmeden önce tuşa bastığında içimden sonunda diye şükrettim. Eymen nihayet gözlerini bana çevirdiğinde öfkesinin yüzünü terk ettiğini gördüm.
"Günaydın Aylin." dedi ve Hakan'a baktı. "Sorun yok, daldım bir an."
Asansörün kapısı açıldığında önde durmamak için ilk ben girdim. Soğuk havaya rağmen avucum sıcacıktı. Biraz gerilmiştim sanırım. Eymen'in yan tarafıma geçmesiyle tuhaf bir şekilde rahatlama hissettim. Eğer o gelmeseydi Hakan kim bilir ne kadar daha uzatacaktı sohbeti.
Göz ucuyla Eymen'e baktım. İfadesiz bir yüzle Hakan'ın saçlarına bakıyordu. Dirseğimle kolunu dürttüm. Hızla bana çevirdi başını. Üzerindeki ekoseli oduncu gömleğini fark ettim. Altına beyaz bir tişört giymişti. Anlaşarak giyinseydik bu kadar benzeyebilirdi giydiklerimiz. Bakışlarımı bedeninden ayırıp yüzüne çıkardım. Başını hafifçe yana eğip sorgulayıcı bir başkış attı. Başımın ucuyla Hakan'ı gösterdim. Omzunu silkti ve önüne döndü.
Kapı açıldığında nihayet sesli konuşabileceğimizi düşündüm ve Hakan'ın inmesini bekledim. Odasına ilerlemeden önce bana gülümseyerek baktı.
"Vaktin olursa kahve içmek için odama beklerim." dedi ve cevabımı beklemeden uzaklaştı. Bu neydi şimdi? Arkasından şaşkın bakışlarla bakmayı sürdürürken Eymen'in arşive doğru gittiğini gördüm ve peşine takıldım. Kapıyı açık bıraktığında içeri girip hafif aralık bıraktım. Bana hiç bakmadan kalçasını masaya dayadı ve öylece dolaplara baktı.
"İyi misin sen?" diye sordum mesafesiz bir sesle. Başını salladı ama inandırıcı gelmemişti. "Neden aşağıda o kadar sinirlendin?"
Gözleri beni buldu. Hazırlıksız yakalandığım için bakışlarımı kaçırsam da üç saniyeden uzun sürmedi.
"Seni rahatsız mı ediyordu?" diye sorduğunda konuşmak için dudaklarımı araladım ancak ne cevap vereceğimi bilemedim. Beni rahatsız etmişti evet ama onun sorusunun altında yatan anlam daha özeldi sanki.
"Bir şey konuşmak istedi sadece."
"Sen konuşmak için pek hevesli değil gibiydin." dedi hemen. Konuşmadan önce ona yaklaştım ve az önce baktığı dolaba sırtımı yasladım.
"Öfkenin nedeni bu muydu?"
Cevap vermedi. Bunun yerine sessizce beni izledi. Gözlerinden geçen tanıdık bakışlar uğrayıp kayboluyordu. Neden bu kadar tanıdık bakıyordu ki sanki?
"Seni sıkıştırdığını düşündüğüm için öfkelendim." Açık sözlülüğü beni şaşırtsa da o gayet ciddi ve kurduğu cümlenin normal olduğu bilincindeydi.
"Çünkü?" dedim sesimdeki gizli olmayan sorgulayıcı tınıyla.
"Çünkü..." diye mırıldandı son harfini uzatarak. "İhsan sana çok değer veriyor."
"Bu mu yani öfkenin nedeni?"
"Evet. Ne olmasını bekliyordun ki? Geçerli bir sebep değil mi bu?" Kuşkulu bakışlarım altında ezilmeye devam etti. Tabi ki geçerli bir sebep değildi. "Benim çok yakın bir arkadaşım o. Üstelik..." Bir iki saniye kadar bakışlarını kaçırarak düşündü. Söyleyecek bir cümle arıyordu besbelli.
"Üstelik ne?"
"Üstelik o adamı ben de pek sevmiyorum."
"Anlamadım?" dedim gülerek. İhsan da mı Hakan'ı sevmiyordu yani? Geçen hafta asansörü onun için tutmadıklarını hatırladım. Daha önce hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Gerçekten İhsan, Hakan'ı sevmiyor mu diye düşündüm. Gerçi benim de pek sevdiğim söylenemezdi. Yalnızca aramızda işten kaynaklanan bir saygı ortamı vardı o kadar. "İhsan'ın Hakan ile ilgili olan düşüncelerini bilmiyorum ama Hakan beni rahatsız etmiyordu. Yalnızca konuşmak istediğini söyledi o kadar."
Neden böyle bir cümle kurduğumu ben de anlamamıştım. Gayet de ondan rahatsız olmuştum işte. Ama sanırım Eymen'in bana yardımcı olmasını istememiştim.
"Öyleyse sorun yok demektir." Başının ucuyla arkasındaki masayı gösterdi. "Bugün burada mısın yoksa ben halledeyim mi?" Masanın üzerinde karışık bir şekilde duran kağıtlara baktım. Arşivi düzenlemekten mi bahsediyordu?
"Sen artık arşiv ile mi ilgileniyorsun? İhsan'ın asistanı olduğunu düşünüyordum."
"Evet öyleyim ama genelde işlerini tek başına hallediyor, beni pek çağırmıyor." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Açıklamaları hiç tatmin edici değildi.
"Tuhaf."
Bir şey söylemeden doğruldu ve sandalyeye oturdu. Gömleğinin kollarını dirseğine kıvırırken onu izledim. Mavileri bana hiç dokunmadan kağıtlara yöneldi. Duruşumu değiştirmeden öylece ona baktım. Ciddi bir ifadeyle, hatta gereksiz bir ciddiyetle kağıtları dosyalıyordu.
"Dikilecek misin öyle?" diye sordu bana bakmadan. Geçen haftaya göre daha uzun olan koyu sarı saç tellerini incelerken ona cevap vermem gerektiğini düşünüp dudaklarımı araladım.
"Yapacak bir şey olup olmadığını düşünüyorum."
Aramızdaki sessizlik tekrar sahneye çıktı. Normalde benimle sohbet etmeye çalışırdı ama şu an oldukça soğuktu. Görmediğini bildiğim halde omzumu silktim. Zaten istediğim onunla olabildiğince az bir araya gelmek değil miydi?
"İstersen ben halledebilirim." dedim isteksiz bir ifadeyle. Elinde kalan kağıtları masaya birkaç kez vurdu ve aynı hizada olduklarına emin olunca masada duran delgeçle kağıtları deldi.
"Bitti bile."
Başımı salladım, yine bana bakmıyordu. Yanağımı dişlerimin arasına alıp tuhaf bir ifadeyle ona bakarken gözleri aniden bana döndü. Hemen yüzümdeki ifadeyi silip ciddileştim.
"Ben gideyim o zaman." dedim ve onu beklemeden kapıya ilerledim.
"İhsan yok. Furkan diye biriyle buluşacağını söyledi." Duyduğum isim yüzümdeki ciddi ifadeyi silip yok etti. Fatih'in kardeşini birkaç aydır görmemiştim. Onun yüzüne her baktığımda Fatih geliyordu aklıma, sanki hiç gitmiyormuş gibi. Bedenimi ona çevirdim. İşi bitmişti ama hala oturuyordu.
"Anladım." dedim zor duyulur bir sesle. Başını yana eğerek yüzüme bakmayı sürdürdü. Gözlerimi devirdim. "Bugün hiç konuşasın yok herhalde."
"Konuşmamı mı istiyorsun?" Gözüm dudağının üzerindeki küçük bene kaydı. Utanarak başımı çevirdim. Sessiz kaldığımı görünce sandalyesini geriye iterek ayaklandı. Bana doğru geldiğini biliyordum ama bakmadım. "Aylin." dedi fısıldar gibi. Aramızda birkaç adım mesafe bırakarak karşımda durdu. Siyah, bağcıklı ayakkabısını incelerken tekrar konuştu. Sesi bu kez daha netti. "Yeter ki iste, ben hep konuşurum seninle."
Bakışlarımı ağır ağır yüzüne çıkardım. Arşivin küçük penceresinden içeri sızan ince ışık gözlerine vurdu. Laciverte dönen irisleri bir büyüyor bir küçülüyordu. Cümlesi beni şaşkına çevirdi. Altında nasıl bir anlam aramam gerektiğini düşündüm. Bir cevap bulamadım.
"Neden öyle söyledin?" Yine sessiz kalıp düşünmeye başlayınca hızlıca "Aklından geçeni söyle." dedim. Gözlerini kırpıştırdı. Kaşlarımı çattım. Artık bu benzetmeleri yaptığım için utanıyordum ama Fatih de söylemekten çekindiği bir şey olunca böyle yapardı. Gerçi karşımdaki adamın bunu neden yaptığını bilmiyordum.
"İyiliğini istiyorum."
Kuruyan dudaklarımı ıslatma gereği duydum ama şu an yapmamın doğru olmayacağını düşünerek vazgeçtim. Bunun yerine yutkundum ve havasız odanın içinde biriken oksijenden payıma düşeni aldım. Açıksözlülüğü hoşuma gitse de duymak istediğim cümleler değildi bunlar. Aslında ne duymak istediğimi de bilmiyordum.
"İçin rahat edebilir." Saçlarımı toplamamış olmayı diledim. Yüzümü gizleme ihtiyacı duymuştum nedense. "Beni rahatsız etmiyordu." Neden açıklama yaptığımı bile bilmiyordum ama yüzüne dakikalardır yuva yapan buz kütlesi yavaşça erimeye başladı. Gevşediğini hissettim.
"Güzel."
Yalnızca bunu söyledi. Yukarı çıktığımızdan beri gergindi ve söylediğim cümlenin onu rahatlatması gerekirken o yalnızca 'güzel' demişti. Kaşlarımı çattım ve "Güzel." diyerek arşivin kapısına uzandım.
"Vaktin varsa kahve içelim mi?" Aceleyle kurduğu cümle adımlarım gibi elimi de duraksatmıştı. Kaşlarımın hala çatık olduğuna emindim. Omzumun üzerinden ona baktım. Duruşu İster gel ister gelme gibiydi.
"Vaktim yok." dedim tok bir sesle. Odadan çıkmak için bir girişimde bulunmadım. Başını aşağı yukarı salladığında yüzüne alaylı bir gülüş oturmuştu.
"Doğru, Hakan'a sözün var." Dudaklarımın arasından 'hıh' diye bir nefes döküldü.
"Bunun seni ilgilendiren kısmı ne?" Sesim normalden yüksel çıkmıştı. Koyulaşan mavilerini tuhaf bir araştırma yapar gibi yüzümde dolandırdıktan sonra yanımdan geçerek kapıya uzandı. "Eymen?" Adını kullanmak beni garip bir şekilde rahatsız ediyordu. Sesimin oldukça ciddi çıkmasının nedeni bu olmalıydı. O da bunu fark etmiş gibi yüzüme bakmadan durmuştu.
"Nedir?" Gözlerimi devirdim. Ne hissettiğinin umurumda olmadığını yüzüne yüzüne bağırıp çekip gidebilirdim. Ama yanlış anlaması işime gelmezdi. Belki de akşam bir araya gelecektik ve birbirimize soğuk yapmamız çocukça gelebilirdi.
"Kahve içebiliriz." dediğimde bana yandan bir bakış attı.
"Alay mı ediyorsun?"
"Neden alay edeyim?" Sesim yine bana sormadan yükselmişti. Saygısızlık yapmak istemezdim ama karşımda ruhsuz bir robot gibi dikilmeye devam ederken nasıl ses tonumu kontrol edebilirdim ki?
"Az önce beni ilgilendirmediğini söylediğin bir randevun vardı. Şimdi de fikir değiştirdin." Kapının arkasında dolanan adım seslerini işitince sessiz kalmayı tercih ettim ve aralık duran kapıyı pervazı tutarak açtım. Hemen hemen her şirkete geldiğimde görmeye alıştığım yüz bu kez Eymen ve benim karşımdaydı. Kaşları sanki ikimizi ahlaksız bir şekilde arşivde basmış gibi havalanırken tek kaşımı kaldırıp ona bakmayı sürdürdüm. Hakan'ın asistanıydı bu. Yanlış hatırlamıyorsam ismi Cansel'di ancak ona adıyla hiç seslenmediğimi varsayarsak isim tahminimi kendime saklamam daha mantıklıydı.
"Hoşgeldiniz Aylin Hanım." dedi dişlerini göstere göstere gülümseyerek.
"Hoşbuldum. Yeni belgeler getirdiysen masaya bırak." dedim elindeki mavi kapaklı dosyaya bakıp. Kaşlarına kadar uzanan -sanırım takma- kirpikleri kırpıştı ve samimi olmadığına inandığım bir tavırla başını salladı.
"Tabi ki. Genelde öyle yapıyoruz zaten." dedi ve bakışlarını hala arkamda dikilen Eymen'e uzatıp birkaç saniye onu izledi. "Görünüşe göre yeni bir arşiv yardımcımız daha var." Önünde dikiliyor olmasaydım kırmızı ojeli tırnaklarının kan gibi süslediği beyaz elini Eymen'e uzatacağına emindim.
"Çıkmıyor muyuz?" diye sordum Eymen'e yandan bir bakış atarak. Tepkisiz suratını tamamen bana çevirdi ve hafifçe başını salladı. Cansel ikimiz tarafından da takılmadığını anlamış olacak ki yanından hiçbir şey demeden ayrılırken 'görüşürüz' deme gereği bile duymadı.
Birlikte asansöre bindiğimizde içerde yalnızca biz vardık. Benden daha uzun olması normaldi. Şu anda kollarımızın birbirine değiyor olması da normaldi. Ancak ellerini iki yanında yumruk yapıp serbest bırakması normal değildi. Asansörün aynası sayesinde birbirimizi net bir şekilde görebiliyorduk. Mavi irislerinin üzerimde dolaşıp dolaşmadığını anlayabilmek için bakışlarımı hiç kaçırmadım; göz göze gelmeye razıydım ama bana hiç bakmadı. Bu bir bakıma iyiydi. Rahatsız edici tavırları hala devam etse de, bakışları oyun dışı kalmıştı.
"Yürümek mi istersin arabayla gitmeyi mi?" Asansörden indiğimizde çoktan otoparkta olduğumuzu fark ettim ve ona tuhaf bir bakış attım.
"Otoparktayız." dedim onun arabasına yürürken. Neden kendi arabamı kafamda elediğimi bilmiyordum.
"Otopark tuşuna sen bastın." dediğinde ona yandan bir bakış attım. Çünkü onun elleri ve dili yoktu; beni uyaramazdı.
"Arabayla." dedim net bir sesle ve yolcu kapısının önünde beklemeye başladım. Cebinden anahtarı çıkarırken dudaklarındaki minik bir tebessümle bana bakıyordu. Aklımdan geçen kaşlarımı çatmaktı ama tepkisiz kalmayı tercih ettim.
"Tüh..." dedi. Kilidi açmış olmasına rağmen hala yüzüme bakıyordu. "Arabanın hala otoparkta olduğunu gören Hakan, her yerde seni arayacak."
Umrumda değildi. Onun neden umrundaydı, bir fikrim yoktu. Sormak da istemedim. İkimiz de arabaya yerleştik ve birbirimize bakmadan kemerlerimizi bağladık. İnsan üzerinde bakış olsa hissederdi. Ben hissetmediğime göre bana bakmıyordu.
"Furkan'ın kim olduğunu biliyor musun?"
Furkan mı? Onu nereden tanıyordu?
***