Üstümdeki kıyafetleri çıkartıp kendimi duşa artığımda üstümden ajan sıcak su ile birlikte, düşünceler yağıyordu sanki kafama.
Ruhumda intihar eden sevinçlerimi dipsiz bir kuyuya attım, gülmemeye yemin etmiş biri gibiydim. Yaşıyor gibi yapıp aralarında ölü de gezdim, üzerime atılan toprakları tekmeledim. Hayatımdaki herkesi sildim, yanlızlığın beni kendine zehirli bir sarmaşık gibi çeken karanlık kollarına bıraktım kendimi.
Yanlızlıkta huzur buldum ama mutluluk denen kilidi hâlâ açmış değilim...
Özledim, gerçekten özledim. En son ne zaman adam akıllı güldüğünü bile hatırlayamayacak seviyedeyim. Yani bitip tükenmişlim.
Hayatın yükü, omuzlarına öyle bir binmiş ki attığım her adımda tökezliyorum. Nefes almak bir ıstıraptan farksız şimdi.
Omuzlarından taşan bu yük değil de bununla yaşıyor olmam bana verilen en büyün ceza sanki. Ölümü arzuluyorum belki biraz. Ama içimden bir parça bu hayatta bir kez bile mutlu olamadan ölmemi istemiyor. Bir şeyler başarmak isterken her şeyi mahvetmekten yoruldum. Canım yanıyor ama beni kimse anlamıyor. Bu, canımı daha da çok yakıyor işte. Keşke üzüntülerini alıp gidebilsem. Yalnız başıma kalmak istiyorum.
Aklım artık hiçbir şey alamayacak kadar yorgun. Bacaklarım adım atmak istemiyor. Kollarım kalkmıyor. Yüzüm gülmüyor. Bedenim her zerresiyle bana isyan ediyor, ben onu duyuyorum. Ama benim içim kan ağlarken, göz göre göre ölürken attığım çığlıkları kimse duymuyor. Çünkü kimse beni dinlemiyor. Acı çeke çeke susuyorum.
"Lanet olsun böyle hayata ya!"
Duştan çıkıp havluyu vücuduma sardığım sırada bir yandan da içimden ağır küfürler saydırıyordum. Kimseye görünmeden hızlı adımlarla odama gittim ve kapıyı kilitledim. Berbat hâlde hissediyordum kendimi.
Üstümde aniden bir soğukluk hissettiğimde kışın yavaş yavaş başladığını anladım. İstanbul'da kış çabuk gelirdi.
Derin bir nefes aldım ve dolabın önünde durup kıyafet seçmeden elime gelen ilk pijamayı aldım.
Üstümü giymeye başladığım sırada sırtımdaki etiket beni rahatsız etmişti. Çekmeceden makas bulup derhal şu aptal şeyi kesmeliydim.
Bütün çekmecelerimi teker teker karıştırmaya başlarken sonunda makası bulmuştum ama makasın altında küçük bir zarf da vardı.
Kaşlarımı çatarak zarfa baktım. Ben bunu ne ara yazmıştım?
Hatırladım! Lise döneminde. Lisenin yeni çağları, matematik yazılısı öncesi. Gözlerim doldu istemsiz. O yıllardaki Rüya'ya bir özür borcum varmış gibi hissettim çünkü o Rüya, çok acı çekmişti.
Sevgili Gelecekteki Kendime Not.
Böyle başlıyordu ve devam etti.
'Hayatım bok yoluna gidiyor. Eskiden iyi olan bütün derslerim şuan uçuruma sürükleniyor. Kendime iyi bakmadım; yüzüm, gözlerim hatta boyum bile çöktü şimdi. Ruhsal olarak iyi değilim. Bir enkazın altında yardım bekleyen ruhum, artık çığlıklarını duyuramıyor. Ben ölüyorum, evet ben ölüyorum. Ama çığlıklarımı kimse duymuyor. Acı çekiyorum, kendime kızıyorum. Ne yaptım ya ben? Ne yaptım kendime, nasıl geldim bu hâle, nasıl yıprattım kendimi böylesine? Hiç mi acımadım? Kendime acımasız davranırken acımasızlığımın, acıma sızacağından habersizdim. Canım yanıyor. Her şey çok dağıldı. Ben, o dağınıklıkta kayboldum. Hiçbir şeyi beceremiyorum. Lanetli gibiyim. Bir şeyi istediysem onun tam tersi oluyor. Bu hep oluyor. Tekerrürlerden yoruldum. Çünkü aynı acıya, aynı yüke, aynı hüzne tekrar tekrar katlanacak gücüm kalmadı. Dizlerim kanıyor. Bir daha düşmeye mecalim kalmadı. Kalkıp da yola devam edebilecek miyim, ondan da habersizim. Geçmişimi özlüyorum. Keşke masumlukta kalabilseydim. O zaman yalnızlığımın bir değeri vardı. Şimdi paçavra gibiyim. Sahip olduğumuz değerleri kaybettim ama en önemlisi... Ben kendimi kaybettim ya... Kendimi kaybettim ben!
Sorguluyorum, defalarca sorguluyorum. Zihnimin için darmaduman. İçimdeki mahkemede mühebbet yedim. Ellerim kelepçeli, bedenimin her zerresi isyan ediyor. Yaptığım hiçbir şey iyi sonuçlar doğurmuyor. Freni patlamış bir araba gibi yuvarlanıyorum uçuruma. Ama ne var biliyor musun? Ben son sürat ölüme giderken kurtulmak için hiçbir çaba göstermiyorum. Öyle bir vazgeçmişlik var ki üstümde, öyle tehlikeli ki...
Sesim kısıldı. Beni kimse duymadı ama ben bağırdı. Şimdi susuyorum. Konuşacak bir şeyim kalmadı, konuşsam da kimse beni duymadı. Sessizlik... Sessizliğimin altında ezildim. Canım yanıyor, canım çok yanıyor. Susuyorum. İçim haykırıyor çünkü sesimin artık çıkacak mecali kalmadı.
Geçmişime bakıyorum. Yalnızlıkla mutlu olan o kıza... En küçük şeyden büyük mutluluklar yaratan kız... Ne oldu o kıza? Kaybettim ben onu. O benim içimdeki en güzel şeydi, tek güzel şeydi. Ama ben güzel olan her şeyi kaybettim. Elimde ne kaldı hayal kırıklıkları ve üzüntüden başka.
Canım yanıyor. Canım çok yanıyor. Bu satırları yazıyorum, ellerim titriyor. Anlatacak kimsem kalmadı sayfalar beni dinledi. Benim çığlıklarımı kimse duymadı, sayfalara anlattım. Onlar duydu beni. Ne kaldı benden geriye? Karaladığım sayfalardan başka...
Canım yanıyor, canım çin yanıyor. İstediğim her şey, olması için çabaladığım her şey benden teker teker gidiyor. Üzüntü beni öyle bir sınıyor ki hayatımda girdiğim en zor sınav bu... Eğer bu sınavdan kalırsam, eğer bu acıya artık katlanamazsam... Bu benim ölümüm olacak. Ölüm bir kurtuluş mu? Güzel tek bir şey yaşamadan bu dünyadan göçüp gidince mutlu olacak mıyım? Kaybettiklerimi geri alacak mıyım mesela?
Ben hiç mutlu olmadım ki... Eskiden, çok eskiden mutsuzluktan mutluluk yaratan bir kız vardı içimde. Hayatın farkında olmayan, mutsuzluğu hayatın bir parçası sanan o küçük kız... Nerdesin? Nerdesin, lütfen gel... N'olursun gel. Dayanamıyorum. Ne bu yalnızlığa, ne kaybetmeye, ne de yaşamaya...
O kızın gözleri açıldı. Gördü dünyanın gerçek yüzünü. Hayat, yüzüne öyle bir sille patlattı ki kendine gelemedi daha. Yalanlar söyledi, baktı doğrularla anlatamıyor çaresizliğini. Güldü. Güldü, deliler gibi güldü. Allah'ım, nasıl bir gülüş bu? İçin kan revan olmuşken çaresizlikten gülmek... Ağladığın zaman kimsenin seni umursamayacağını bildiğin için kahkaha atıp dikkat çekmek... Masıl dayandım buna? Nasıl katlandım bunca yüke? Nasıl taşıdım, nasıl?
Sorularda boğuldum, dudaklarımdan fütursuzca dökülen yalanlarda kayboldum. Çektiğim acı her zerreme nüksetti, sesimi duyuramadım. Yaşarken öldüm. Nefes aldım ama bir ölüydüm. İntihar etmek istedim. Keşke ölseydim... Kim bilir bunu ne kadar söyledim.
Yaşamak mı şimdi bu? Biri çıksın karşıma, desin bana. Acı çekerken yaşamak yaşamak mıdır? Omuzlarına batan yükle yola devam etmek yaşamak mıdır? İçinde bir yerlerde kalmış mutluk kırıntılarını kaybetmek yaşamak mıdır?
Güzel olan her şey gitti benden. Tutamadım. Tutamadım, lanet olsun ki tutamadım. Nasıl geldim bu hâle? Nasıl getirdim kendimi bu hâle?
Sorular, sorular ve sorular... Aklımı yitip bitiriyor hepsi. Kayboluyorum içlerinde. Ben kendimi bulamıyorum ya, ben kendimi bulamıyorum. Var mı bundan ötesi?
İnsan, nasıl kaybeder kendini? İnsan, genç yaşında nasıl kaybeder geçliğini?
Kaybettiğim kendimi de bulamıyorum şimdi. Ama vazgeçtim. Çabaladıkça sonuç almamak eskisi gibi yakmıyor canımı. Can defalarca yanınca alışıyor. Acı çekmeye alışmak... Ulan, ulan... Bundan ötesi yok, yemin ederim yok. İnsan acı çekmeye alıştığında... Yok, yok... Yazmaya elim varmıyor devamını.
Nerdeyim bilmiyorum. Önümde kitaplar var. Çalışmam gerek. Ama aklım almıyor. Yazmam gereken şeyler var. Ama eim varmıyor. Anlatmam gereken şeyler var. Ona da dilim varmıyor. Dilim varsa ne olacak ki? Anlatmak için mecalim olmadıktan sonra...
Şeyi hiç unutamıyorum. Evde yalnızken hıçkıra hıçkıra ağladığım o günü. Sesimi duyuramamanın vermiş olduğu çaresizlikle attığım çığlıkları. Bulduğum her şeyi fırlatıp içimde tutuşan yangını dışarı vuran öfkemle söndürmek istediğim o günü... Unutamıyorum, olmuyor.
Ağlıyorum. Güçsüzüm ki ağlıyordum. Başka çarem yok. Anlatacak kimsem yok. Beni dinleyecek kimse yok. Ben herkesi dinledim ama kimse beni dinlemedi.
Ben ağladım. Ben üzüldüm. Ben haykırdım. Duymadı, kimse duymadı beni.
Şunu fark ettim ki... Kalemimden dökülen hep tekerrür ediyor. Zira acılarım öyle çok ki bir kere yazınca dinmiyor.
Sayfalar dinliyor çaresizliğimi. Anlatıyorum, elim ağrıyor yazmaktan. Ama tatlı bir acı bu. Kalbim kan ağlarken elimin ağrısı aklıma bile gelmiyor. Taşıdığım yükü yazarken indiriyorum. Gerçekleri görüyorum, gördüğüm gerçeklik öyle korkutucu geliyor ki ondan kaçamıyorum.
Sayfalar dinliyor çaresizliğimi. Kimse dinlemiyor onlardan başka. Tanrım... Reva mı bu kuluna bu kadar acı?
Bir gün güzel olacak mı her şey? Değecek mi bu kadar çaresizliğe? Değecek mi bunca yükü sırtlanmaya, akan kanlarını dolan gözlerinle izlemeye... Değecek mi?
Değmeyecek belki de... Rüzgar devam edecek küllerini savurmaya. Fırtınada içinden kopmuş güzel şeylerin küllerini tutabilir misin?
Derdini yağmura anlatabilir misin? Duvar dinler mi seni? Şu aktıkça temizler mi yüreğini? Boş gözlerle baktığın tavan sana güler mi?
Çaresizlikle sınandığın gün anlayacaksın gerçekliği.'
Zarfı katladığım sırada dolu dolu olmuş gözlerimle dışarıya baktım. Dışarıda yağmur yağıyordu, yaz bitmişti. Kış gelmişti.
Tıpkı benim ömrümde solup giden bahar gibi.
Sıkıntıyla pencereyi açıp yağmurlu havadan gelen toprak kokusunu içime çektim ve gökyüzü ile aynı renkteki bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
"Allah'ım..." Bu bir dua değil, yakarıştı.
"Ben hiç mutlu olamayacak mıyım?"
Tam o an gök gürledi. Yer gök inledi.
Ve sanırım bu gök gürültüsü, sorduğum soruya aldığın manidar bir cevaptı.