Her değişim bir kayıp getirirmiş. O kayıpla yüzleşmemek içinmiş bütün kaçışımız, cesaretimizin olmayışından değilmiş. Tabii nasıl taşıyacağım yoksa ki bu kadar kaygıyı ve yetersizliği bu yolculukta?
Yeni başlangıçlar yapmak isteriz, isteriz de tam ileri doğru bir adım atacakken o adımla birlikte korku ve onaylanmama da eşlikçimiz olmuyor mu?
Hayat bir okyanus gibi bir sürü fırsatı, değişimi, farklılığı ve imkânı bize sunuyor. Tam o sulara dalmak, yeniliklerle hemhal olmak için sabırsızlanırken bir anda okyanusun üstünde gemiler belirir. Gemiler, birçok gemi, ağır külçe gibi; ama güzel olan taşıyabilmek. O gemilerin suyun üstünde gittiği gibi, duygularımız da bizimle birlikte hayatın eşiklerinden geçerken onları taşıyabildiğimizi fark etmek. Reddetmeden, kabul ederek ve hatta kapsayarak.
Bazense o gemilerin bizi taşımasına izin verip o eşiklere hiç gelemiyoruz ve o eşikleri hiç atlayamıyoruz. Bu da mümkün, bu da olabilir, bunu da görmek, fark etmek çok kıymetli. Ve belki de o anda şunu sormalıyız kendimize: Ben bu dünyada neredeyim?
Yakında bir yere odaklanıyorum, sadece kendimi görüyorum ve daha sonra diyorum ki, “Acaba daha uzağa baksam nasıl olurdu?” “Daha uzak bir noktaya baksam ne hissederdim acaba?” dediğimde de bedenimden uzaklaşıyor, kayboluyordum.
İçimin en derininde öfkeyi, korkuyu hissediyor muydum acaba bedenimi taşıyan bacaklarımda? Yoksa her şey, o yakınlaşma ve uzaklaşma arasında esniyor muydu?
“Korkmamalıyım. Korku aklın katilidir. Korku tam bir yok oluş getiren küçük bir ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve benden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde yolunu görmek için iç gözümü çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Sadece ben kalacağım.”
Farkında değildim belki de gerçeklerin. Yüzleşmek istemedim, kaçtım sürekli. Ama kaçışım benim sonum oldu. Kader zaten ağlarını yıllar önce örmüştü. Şimdi hiçbir şey fayda etmezdi geçmişi düzeltmeye veya yeniden inşa etmeye. Bir boşlukta hissediyordum kendimi, tek bir adımda uçurma yuvarlanacakmış gibi. Gözlerimi her kapattığımda başka bir pişmanlığın esiri oluyordu kalbim. Ben miydim bu hayatı yaşayan, yoksa pişmanlıklarım mıydı bana bu hayatı yaşatmayan?
Çok düşmüştüm, çok üzülmüştüm, çok kırılmıştı kalbim. Çok kez en dibi gördüm ama düşecek başka yerim yoktu, mecburen ayağa kalktım. Güçlüydüm evet ama... Her şeyin bir sınırı var. Olmasını istemediğim ne varsa geldi başıma bu hayatta. En ummadığım zaman da kırıldı kalbim, bana bir şeyler oldu hayat bana öyle bir tokat attı ki ben bir daha ayağa kalkamadım. Yüzüm, sanki bir daha hiç gülmemek için yemin etmişti. Mahvolmuşluğun kıyısındayım ve dalgaların beni bu olmasına izin veriyordum çaresizce. Adım atacak gücüm kalmamışken savaşamazdım.
Artık eskisi gibi korkusuz da değildim. Eskiden sahip olduğum her güzel şeyi içimde tek tek yitirmiştim.
Bir insanın cehennemi; yanması, acı çekmesi değildir. Cehennem, insanın acı çektiğini kimsenin bilmediği yerdir.
Paramparçayım. Ve şimdi beni hiçbir şey kurtaramaz. Olmayacak bir sona inandım belki de ama sonu kötü bitti. Olmayınca olmuyormuş. Bitince bırakmak gerekiyormuş. Giden gidişiyle, kalan acılarıyla kalıyormuş. En çok sevdiğin acıtır canını ve en çok sevdiğine darılır insan. Gözlerine manalı bakmayıp ya da gözlerini kaçırmasından alınırsın, oysa tek bir bakışı ile oracıkta canını vermeye hazırsın.
Şimdi yolun sonundayım. Paramparçayım.
O kadar ihtiyacım var ki birinin bana iyi misin diye sormasına... Ama sormuyor kimse. Kimsenin umrunda bile değil benim iyi olup olmadığım. Belki de sırf bu yüzden bu hâlde kalbim
Kalbim öyle acıyor ki tarifi yok bunun. Ölüp gitsem kimse kalmayacak yanımda. Kimse gelmeyecek yanıma, sormayacak iyi misin diye bana.
En çok da bu koyuyor bana.
Bu dünyada tek bir iz bile bırakmadan çekip gideceğim, kimse duymayacak çığlıklarımı. Ne zaman duydular ki zaten benim sesimi?
Hep üzülen ben oldum bu hayatta.
Aynı şu an olduğu gibi. Ben ölüyorum. Evet, ben ölüyorum ama çığlıklarımı kimse duymuyor.
Hak ettim mi gerçekten böyle çok acı çekmeyi? Reva mıydı gençliğimin bu şekilde çürüyüp gitmesi? Mutluluk bu kadar mı uzak yani şimdi?
Ölmek istediğim kaçıncı günüm bu. Kaç geceyi sabah ettim böyle? Niye kimsenin umrunda değil bu?
Kimsesiz geldim, kimsesiz gideceğim bu dünyadan. Acı çeke çeke...
Ateş bize doğru gelmeye başladığında Ali Usta'nın yanımızda olmasını umursamadan bana vuracak sandım. Ama...
Ama öyle olmadı.
"Seçtiniz mi beşi bir yerdeyi?"
Ali Usta ile şaşkın şaşkın birbirimize baktık. Gerçekten hiçbir şey duymamış mıydı, yoksa duymamış gibi mi yapıyordu? İkinci ihtimal olmasına dua ederek yerimden kalktım. Ali Usta da kalktı ve kuyumcu tezgahının başına geçti.
"Seçtik oğlum. Sonra da biraz sohbet edelim dedik."
Ali Usta rastgele bir kutu çıkardı. "Burada işte."
Ah Ali Usta... O kadar iyisin ki... Ateş'e rağmen ele vermiyorsun beni.
"Tamam." dedi Ateş buz gibi bir sesle. Ve cüzdanından kredi kartını uzattı. "Çek usta sen buradan parayı." Ardından bana döndü. "Sen de takıları al, gel. Ben arabada bekliyorum." dedi ve çıktı kuyumcudan. Korku dolu gözlerle Ali Usta'ya baktığımda o, benim aksime oldukça sakin duruyordu.
"Anladı mı sence usta?"
"Bilmiyorum kızım ama bence duydu."
"Ne olacak şimdi peki?"
Ali Usta sıcak bir tebessüm ile bana gülümsedi. " Bak kızım, sana benden bir yaşlı tavsiyesi. Altın gibi bir kalbin var, alımlı, güzel bir kızsın. Ama söz konusu intikam olunca çok çabuk gaza geliyorsun. O kızdan başka şekilde de alabilirdin bu intikamı ama sen en tehlikeli yolu seçtin. Hayat bir su gibidir, ne zaman dalgalanıp ne zamandır durulacağı belli olmaz. Bazen o dalgaların arasında boğulduğunu hissedersin, öyle bir bulmuşsundur ki sanki bir daha hiç nefes alamayacakmışsın gibi. Ama öyle olmaz. İlla bir yol bulunur. Ölmediğin sürece her acının üstesinden geleceksin kızım. Ateş iyi çocuktur ama çok sinirlidir. Bu güne kadar bir kadına el kaldırmadı hiç, ben onun babası gibiyim her şeyini bilirim. Sana geçmişten gelen bir kin ve nefreti var. Bahsettiğin Nevşin'i tanırım ve iyi bir kız olmadığını ben de bilirim. Ateş ile birlikte gelirlerdi bazen buraya, Ateş e aşık olduğu çok belliydi gözlerinden. Ateş severdi Nevşin'i ama Nevşin'in hataları ve yaptıkları yüzünden sürekli kavga ederlerdi. Ve Ateş, Nevşin'e aşık değildi. Sadece arkadaş olarak görüyordu onu. Nevşin'in intiharı onu çok etkiledi. O yüzden seni sevmez. Anlattıklarının çoğuna yabancı değilim kızım, Ateş de anlattı bana. Ama işte farklı bakış açılarından dinlemek lazım bazı şeyleri. Ben sana inanıyorum, ha da veriyorum. Ateş'in yaptığı doğru değil. Ateş çok başarılı bir iş adamı, biri onu sinirlendirmediği ve çileden çıkartmadığı sürece kolay kolay kimseye kötülüğü dokunmaz, iyi tanırım onu. Onun suyuna git demiyorum, çünkü kadına şiddetin affı olmaz. Ama Nevşin'in intiharından seni sorumlu tuttuğu için sana duydu bu öfke ve nefret. Ona kendini anlat, belli ki iyi ifade ediyorsun kendini. O seni anlayacaktır. Bir şey olursa hiç çekinme bana gel kızım. Ben sana elimden geldiğince yardımcı olacağım."
Zoraki bir tebessüm belirdi dudaklarımda ve Ali Usta'nın uzattığı poşedi aldım. Ateş'in kredi kartını da kaybetmemeye özen göstererek elime sıkıştırdım.
"Çok teşekkür ederim Ali Usta. Sağol, Varol her şey için."
"Ne demek kızım. Allah mutlu etsin sizi, umarım eritirsiniz aranızdaki buzları ve bu, zoraki evlilik olmaktan çıkar."
Umutsuz bir ifade gezindi yüzümde. "İnşallah usta. Hoşçakal."
"Sen de hoşçakal kızım."
Ali Usta ile vedalaşıp kuyumcudan çıktım ve Ateş'in arabasına doğru yürümeye başladım. Arabaya bindiğimde yine telefonla konuşuyordu. Kredi kartını yavaşça ona uzattığımda alıp cüzdanına koydu ve telefonla konuşmaya devam ederken arabayı çalıştırıp gaza bastı. Hiçbir şey demeden dışarıyı izlemeye devam ettim. Şansıma yağmur dinmişti. Ve bu beni üzmüştü.
Yol boyunca ne Ateş ne de ben konuştuk. Ateş beni eve bıraktığında tam arabanın kapı kulpunu açacakken beni durdurdu.
"Gelinliği de al yanına."
Şaşkınlıkla araladım ağzımı ve söze girdim. "Hani terziye verecektin dekoltesi fazla diye?"
"Vazgeçtim." dedi tuhaf bir sesle. Kesinlikle bir şey olmuştu bu adama, değişmişti sanki birden bire. Ali Usta ile konuştuklarımızı duymuş olması kuvvetle muhtemeldi. Ama asıl önemli olan ne kadarını duyduğuydu işte...
Gelinliği kutusu ile birlikte alıp arabadan indim. Altınlar onda kalacaktı, düğün günü adet gereği takacaklardı.
Neyse, şimdi hiçbiri umrumda değildi. Bir an önce eve gidip uyumak istiyordum. Tam arabadan inip eve doğru yürüdüğümüz sırada bir anlık gafletle arkamı dönüp arabaya doğru baktım. Ve Ateş ile bakışlarımız kesişti. O an, o gözlerde farklı bir duygu gördüm.
Bu adamda... Tuhaf bir şey vardı. Ama hadi hayırlısı.