Merdivenlerdeydim. Basamakları inerken Baha ile ilk karşılaştığım zamanı hatırladım. Üzerinden çok uzun zaman geçmemesine rağmen sanki yıllar öncesiymiş gibiydi, hüzünlendim. Merdivenlerden inip yola çıktığımda kendimi toparladım. Etrafımı beyaz bir ışık sararken aklımda sadece gideceğim adres vardı.
Gözlerim ortama ayak uydurduğunda kendimi iki katlı ahşap bir villanın önünde buldum. Burası Beykoz’un en güzel bölgesinde yer alıyordu. Sahile çok uzak değildi. Eminim yukarı kattan deniz görülürdü. Evin bahçesindeydim, burası çok tanıdık görünüyordu. Hatırlamaya çalıştım, aklıma geldiğinde gözlerime inanamadım. Burası babamın büyüdüğü evdi. Verandası yenilenmişti, korkuluklar kaldırılmıştı ama dedemi orada görür gibiydim.
Etrafa göz gezdirdiğimde bahçede bir köpek kulübesi olduğunu fark ettim. İçi boştu, omuz silkip eve doğru yürüdüm. Ahşap beyaz boyayla oldukça modern görünüyordu. Bakımını iyi yapmışlardı belli ki.
İçeriye girerken zorlanmadım. Zaten saydam bir varlığın zorlanması mümkün olmazdı. Hayır, saydam göründüğümü sanmıyorum en azından ben, Baha’yı saydam olarak görmemiştim ama saydammışım gibi hareket edebiliyordum. Kendimi, ‘Sevimli Hayalet Casper,’ gibi hissetim. Belki sevimli sayılmazdım ve uçamıyordum ama onun gibi duvarlardan geçebiliyordum. Bacaya sıkışmamayı umdum.
İçi de dışı kadar güzeldi. Mobilyalar eskitmeydi, babamın burada büyümüş olduğu barizdi. Çok düzenli görünüyordu. Kırmızı, kadife fon perdeler yine kadife, parlament mavisi kumaştan koltuklarla uyumluydu. Benim tarzım değildi ama iki rengin uyumu çok hoştu.
Burası salon olarak kullanılıyordu. Biraz ilerleyince konsol üzerinde çerçeveler gördüm. Yakından bakmaya karar vererek oraya doğru yaklaştım. Çoğunda bir çift vardı. Babaannem ve dedem olmalı diye düşündüm. Bir diğer çerçevede babam vardı. Daha üniversite yıllarında çekmiş olduğu bir fotoğraftı. Üzerinde yüksek bel kot pantolonu ve kırmızı-siyah kareli gömlek vardı. Elleri ceplerindeydi, yürüyormuş izlenimi vermeyi amaçlıyordu herhalde.
Derken gözüme başka bir çerçeve daha takıldı. Benim mezuniyet fotoğrafım onlarda ne arıyordu? Şaşkınlıkla diğer fotoğraflara baktım. Çoğu benimle ilgiliydi. Bebeklikten bu yana çekmiş olduğumuz fotoğraflar kolajlanmıştı. Koridorda ışık yanınca yerimden sıçradım. Semih’in beni rüyada yürürken gördüğünü hatırlayınca saklanmaya karar verdim. Sonuçta onlarda rüya efendilerinden olabilirlerdi. Belli ki genlerimi onlardan almıştım. Tekli koltuğun arkasına geçerken 50’lerinin sonlarında bir adam görüş alanıma girdi, ardından onun yaşlarında bir kadın…
Babaannem ve dedem olmalı diye düşündüm. Yüzlerini göremiyordum sırtları bana dönüktü. Diğer koridordan geçerek gözden kayboldular. Takip etmem gerektiğini hissettim, peşlerinden gitmeye karar verdim. Bir odaya girip kapıyı kapattılar. Neyle karşılaşacağımı bilmediğimden girmedim. Kapıyı dinlemek için duvara dayanıp başımı kapıya doğru uzattım. Sesler kısıktı.
“Alya, bizi görmek istiyormuş.” Konuşan babaannemdi. Demek babam, onlarla konuşmuyor falan değildi. Bilmiyordum! Babama karşı duyduğum öfke, tüm bedenimi sardı. Gözyaşlarım akmak için fırsat kolluyordu. Gözlerimi sıkıp gözyaşlarımı geriye itmeye çalışarak dinlemeye devam ettim.
“O halde bıraksın. Olmaz derse, inat edebilir. Nasılsa geldiğinde kendisi vazgeçecektir.” Göremiyordum ama çekmecelerin açılıp kapandığını duyuyordum. Bir şey arıyorlardı. Duyduklarımı onaylar gibi, “Hah! Sonunda buldum. Bak bakalım…” neye baktıklarını merak etmiştim. “Geçen yıl bana getirdiklerinde üstünkörü bakmıştım. Bazıları gerçekten enteresan insanlar, dikkatleri dağıtacaklarını umuyorum.” Mutlaka bakmam gerektiğini hissettim.
“Şu iyi görünüyor. Konseye sunabilirsek, bir süreliğine kafamız rahat olur.” İç çekti, “Bir de şu saçma adetlerimizi bitirebilecek bir başkan seçebilseydik…” birden sustu. İçimde bir ses saklanmam gerektiğini söylüyordu. İç sesimi dinleyip yan odaya girdim. 20’lerinde bir kız mışıl mışıl uyuyordu. Kim olduğunu merak ettim ama öncelik, diğer odadaydı. Bir kapının açılıp kapandığını duydum. Fısıltılar beni fark ettiklerini kanıtlıyordu.
“Buradaydı, hissettim!” Geri gitmem gerekiyordu. Kapı açılır korkusuyla yatağın dibine çöktüm. Kız gözlerini açsaydı beni görür müydü? Saçlarını griye boyamıştı. Beyaz bir tene sahip, güzel bir yüzü vardı. Kapıya yaklaştıklarını duyduğumda kendimi uyanmaya zorladım. Olmuyordu, tekrar tekrar denedim, olmadı. Herhalde rüyada yürürken olmuyordu ya da kendimi bir yerden atmalıydım. Başka bir yerden kaçmayı akıl ettiğimde duvara yürüdüm. Nasılsa geçebiliyordum. Tam gidecekken biri arkamdan, “Gitme. Ben onları oyalarım,” dedi. Yerimden sıçradım, yakalanmıştım.
Yavaşça arkama döndüğümde bir çift mavi gözün bana dikildiğini gördüm. Yerinden kalkarak kapıya yürüdü. Kapıyı açıp koridora çıktığında çok gergindim. Bir süre sonra odaya dönüp kapıyı arkasından kapadı. Serap kadar sayılmazdı ama benden uzundu. Uzun, pembe çizgili pijaması, serin tutuyor olmalıydı. Üstündeki beyaz askılı atleti omzundaki güneş kursu dövmesiyle bende genel bir kanı oluşturmadı. Umursamaz bir görüntüsü vardı orası muhakkak!
“Ne arıyordun?” Hı! Söyleyeyim de beni ispiyonlasın. Ben suskun kalınca omuz silkip devam etti. “Odalarına geçtiler, devam et.” Bana yardım mı ediyordu. Bir kaşımı kaldırarak yan odaya geçtim. Gerçekten gitmişlerdi.
Odanın belli bir tarzı yoktu. Klasik çalışma odası işte. Ortada bir masa, devasa sandalye ve odanın her iki tarafına sıralanmış kitaplarla dolu raflar… Masaya yönelip üzerinde konuştukları şeyi aradım. Bulamadım, yoktu. Çekmecelere yöneldim ama kilitli olduklarından vazgeçtim. Etrafı kolaçan ettim. Görünürde bir şey yoktu. Ta ki yere bakınca…
Yerde şeffaf bir dosya vardı. Bakarken düşürmüş olmalıydılar. Dosyadaki kâğıtta, birinin resmi vardı. Küçük bir erkek çocuğu… Çok şeker bir yüzü vardı. Dosyadaki adrese bakarken midem bulanmaya başladı ayinde kullanılacak çocuklardan mıydı? Kendimi kötü hissediyordum. Tüm ailem, bu işe batmıştı. Kâğıtta adres olduğunu görünce ezberlemeye çalıştım. Birini daha sömüremeyeceklerdi.
Dosyayı tekrar yere bırakarak kütüphaneye göz gezdirmeye karar verdim. Kitaplar harflere göre sıralanmıştı, alt kattakiler hariç. İçlerinden birini alıp sayfalarını çevirdim. Tuhaf simgelerle doluydu. Diğerlerine de bakınca aynı simgeleri gördüm. Karşısında farklı bir dilde bir şeyler yazıyordu ne olduğunu anlayamadığımdan bunu sonraya saklamaya karar verdim. Onu yerine bırakınca bir şey fark ettim. Kitabın olduğu yerde boşluk vardı. Yanındaki kitapları yerlerinden aldığımda boşluğun çok geniş olmadığını gördüm. Hepsini yana kaldırıp elimi boşluğa soktum. Elimi gezdirince sert bir şeye çarptım. Yerinden çıkarmaya çalıştım ama başaramayınca sonra dedim.
İstediğim zaman uyanamıyordum, ben de Küçükçekmece’deki adrese gitmeye karar verdim, Küçükçekmece’yi, adresi düşledim. Sonunda kendimi orada bulunca küçük bir evle karşılaştım. Burası Küçükçekmece’nin tam olarak eresinde kalıyordu bilmiyordum ama etrafta çok da yüksek olmayan binalar vardı. Eve baktım. Yeni olduğunu söyleyemezdim ancak döküntü de değildi. Nereden baksan en fazla yirmi yıllıktı. Eve doğru yürüyüp duvardan geçtim.
Evin içi, dışından daha iyi durumdaydı. Mobilyalar, beyaz bir örtü ile kapatılmıştı. Bu şekilde ne ile karşı karşıya olduğumu anlayamıyordum. Komodin olduğunu düşündüğüm, üstü beyaz örtülü kabartıya ilerleyip örtüyü çektim. Haklıydım. Tek çekmeceli bir komodindi. Çekmeceyi çekip içine baktım. İçi ıvır zıvır doluydu. Sararmış bebek bezi, çiftinin nerede olduğunu bilmediğim bir küpe… Havaya kaldırıp inceledim. Bu, annemin küpesiydi. Ucunda kırmızı, değerli bir taş sallanan, ağır bir küpeydi. Fotoğrafta görmüştüm.
Etrafa tekrar göz gezdirdim. Burası çekirdek aileyken yaşadığımız ev olmalıydı. Birileri arada buraya geliyor olmalıydı. Yoksa bu kadar temiz ve düzenli görünmezdi. Odaları gezmeye karar verdim. Ev küçüktü. İki odası vardı ve yatak odasında pembeye boyanmış ahşap beşik bulunuyordu. Burada mı uyumuş, uyanmıştım? Parmaklarımı, beşiğin korkulukları üzerinde gezdirdim. Bir zamanlar hep birlikte miydik? Mutsuzlukla iç çektim. Daha fazla dayanamayacağımdan gitmeye karar verdim. Burası nedense beni üzmüştü.
Henüz uyanma vakti değildi. Bedenimin dinlenmesi gerekiyordu. Tekrar gideceğim yeri belirlerken ışığın gözlerimi kamaştırmasına izin verdim.
Nihayet İstiklal caddesindeydim. Etrafı amaçsız bir şekilde dolaşmaya başladım. Sonunda gitar çalan bir genci gördüğümde durup dinlemeye karar verdim. Baha ile geçirdiğim kısa yürüyüşü hatırlatmıştı. Durup kollarımı kavuşturunca izlendiğim hissine kapıldım. Etrafıma bakındım, normal olmayan bir şeyle karşılaşmadım ama buradaki son anım kötü bittiğinden temkinli davranmaya karar verdim.
Hızlı adımlarla yürüyordum. Arada bir peşimde biri var mı diye arkama bakıyordum. Boş bir sokağa yöneldiğimde arkamdan gelen ayak sesleri kulağımda yankılanmaya başladı. Biraz daha ilerleyip arkamı döndüğümde o kızı gördüm, babaannemin evindeki. Gerginlikten dikleşen omuzlarım çökerken,
“Ne istiyorsun?” dedim. Yakalanmış olmaktan hiçte rahatsız olmuş görünmüyordu.
“Sen ne istiyorsan ben de onu istiyorum.” Ne demekti ki şimdi bu? Ben, sadece gerçekleri öğrenmeye çalışıyordum. Benden ses çıkarmayınca devam etti. “Seni fotoğraflardan tanıyorum ama neden her şeyden bu kadar uzak tuttuklarını bilmiyorum.” Yanıma yaklaşıp etrafımda dolandı. Narin bir görüntüsü vardı. Bu sırada iki genç bir gece kulübünden çıkıyorlardı. Biri hafif hafif sendeliyordu. Yanımızdan geçip giderlerken bardaki bir kız ve çılgınlıklarından bahsediyorlardı. Şikâyet ediyorlardı ancak yüzlerinden hiç de öyle görünmüyordu. “Senin özel bir tarafın falan mı var?” dikkatimi ona verirken onu ölçüp tarttım. Zaten birinden yardım almam gerekiyordu neden o olmasındı. Dışardaki herhangi birine en az onun kadar güvenebilirdim. Ben yavaş yavaş solarken,
“O halde birlikte öğrenelim,” dedim. Tamamen solmadan önce, “Seni bulurum,” diye ekledim.
***
Uyandığımda telefonum çalıyordu. Gözlerimden biri açılmıyordu. Birkaç kez kırpıştırıp iri iri açtım gözlerimi. Sonunda tamamen açabildiğimde komodinin üzerindeki telefona uzandım. Arayan Serap’tı. Gözlerimi tekrar kırpıştırıp saati iyi görmeye çalıştım. Gecenin dördüydü. Neden arıyordu ki bu saatte. Doğrularak daha fazla çalmasına müsaade etmeden açtım. Konuştuğumda sesim boğuk çıktı.
“Alo?” Serap’ın sesi çekimser çıktı.
“Alya, kapıyı açar mısın? Bekliyorum.” Telefonu, onayımı almadan kapattı. Kaşlarım çatıldı, bu saatte mi? Yavaşça kalkıp kapıya yöneldim. Sessiz olmaya çalışarak parmak uçlarımda kapıyı açtım. Babam uyanırsa problem olabilirdi. Dış kapıyı da açtığımda Serap, benimle aynı yavaşlıkta içeriye süzüldü. Kapıyı kapanırken ses çıkarmasın diye kalçamı kapıya yapıştırdım. Arkama döndüğümde Serap’ın çoktan odama yöneldiğini gördüm. Bıkkınlıkla iç çekip peşine düştüm. Sığınağımıza geldiğimizde yatağa çöktü.
“Senin için hırsızlık yaptım. Bu arkadaşının kıymetini bil tamam mı?” cebinden vesikalık fotoğrafı çıkarıp bana uzattı. Elime aldığımda ne olduğunu anlayamadım başta ama fotoğrafa bakınca kim olduğunu anladım, Erva.
“Nereden, nasıl aldın bunu?” elini boş ver dercesine salladı. Tabii ki boş vermedim. “Nereden buldun dedim?” diyerek sorumu yineledim. Yatağa uzanarak iç geçirdi.
“Bugünü güzel tamamladım. Kızma ama Semih’ten özür dilemek için onu aradım.” Serap işte, uzatacağını bildiğimden dişlerimi sıkarak,
“Geç onları,” dedim. Serap kızgınlıkla,
“Geleceğim dur! Gelmesi için geç bir saati seçtim…” zekâsı ile övünüyordu. “Kapının önünde beklediğimi söyleyince indi. Sonra özrümü falan diledim biraz sohbet ettikten sonra bana Erva’yı gösterdi. Cüzdanında bir sürü fotoğrafı vardı içlerinden birisini aldım, fark etmedi bile.” Artık çocuğu etkilemek için ne yaptıysa! Semih’ten beklemiyordum doğrusu… “Neyse aldım işte, işine yarar diye düşündüm.”
“Amacın çok farklı olsa da teşekkür ederim. Cazibeni benim için kullanmışsın!” Abartılı bir ifadeyle,
“Benim için bir zevkti dostum!” Şebek işte. Yüzü ışıl ışıldı. Hayatımdan eksilmemesini umdum. Eve gitmesini uygun bulmadığım için pijamalarımdan birini verdim. Yatağıma kıvrılırken çocukken de gecenin bir körü evinden çıkıp yatağıma geldiği günleri hatırladım. Serap, benim geçmişimdi. Peşimi hiç bırakmazdı umarım…
Sabah uyandığımda ilk işim ezberlemiş olduğum adresi bir yere yazmak oldu. Ben, giyinmek için ortak banyoyu kullanmaya giderken Serap, hâlâ uyuyordu. Bugün birkaç yeri ziyaret edecektim. Önce dün aldığım adrese gitmem gerekiyordu. Rüyaları kullanmaya cesaret edemediğimden normal yollardan gitmeye karar vermiştim. Bir de babaannemle dedemi ziyaret edecektim.
Bu ziyaretlerden büyük beklentilerim vardı. Bu nedenle en iyi elbisemi seçmiştim. Geniş yuvarlak yakalı, belden aşağıya doğru genişleyen, diz üstünde biten, kolsuz, düz kırmızı renkli bir elbiseydi. Elbisenin kumaş kemerini arkamdan kavuşturarak bağladım. Saçlarımı ensemde topuz yapıp iyi göründüğümü görünce aynada kendime bir güzellik yapmaya karar verdim. Göz kırpıp öpücük gönderdim. Sonunda ayna bana kocaman gülümsedi. Yüzüme bir şey sürmek istemedim ama morluğun kapanması adına Serap’ın önerdiği çok etkili kapatıcıyı kullandım.
Banyodan çıktığımda babamla karşılaştım. Beni görünce uzun bir ıslık çaldı. Demek buzlar erimişti. Etrafımda dönüp bir kolumu kirişe dayayarak göz süzdüm.
“Sabah sabah nedir bu güzellik?” Sözlerinin etkisini arttırmak için göz kırpıp başını soru sorar gibi salladı. Şakayla karışık, “Ayrıca başkasına öyle göz süzdüğünü görmeyeyim!” dedi. Serap’ın uyanıp saçlarını karıştırarak banyoya doğru yürüdüğünü görünce onu gösterip kaş çattı.
“Önce babaannemlere gideceğim sonra Serap’la bir yere uğrayacağız.” Babam, verdiğim cevap karşısında kaşlarını kaldırıp ellerini eşofmanının cebine koydu. Kolumu dayadığım kirişe yaslanarak bana baktı.
“Birincisi, dün Serap buraya ne zaman geldi? İkincisi, babaannenlere nasıl gideceksin? Evlerinin nerede olduğunu bilmiyorsun bile. Üçüncüsü, Serap’la nereye gideceksiniz?” soruları bittiğinde elimi belime dayayarak konuştuğumda sinirlenmiş olduğumu anlamamak mümkün değildi.
“Birincisi, dün gecenin dördü eve damladı, bilirsin huy ve huylu meselesi. İkincisi, bana adresi sen vereceksin. Çünkü babamsın ve bunu bana borçlusun. Üçüncüsü, biraz alışveriş yapmak istiyorum.” Sözlerimi bitirdiğimde tek bir cevap dahi vermedi, ellerini cebinden çıkarıp mutfağa yöneldi. Bu yenilgiyi kabul ettiği anlamına geliyordu. Sırıttım.
Tam mutfağa gidiyordu ki kapının çalışı onu durdurdu. Ondan önce davranarak, “Ben açarım!” dedim. Parmak uçlarımda koşar adım kapıyı açtığımda Baha’yı görmeyi beklemediğimden sırıtışım giderek soldu. Elinde koca bir tabak poğaça vardı. Kapıyı öyle ani ve sert bir şekilde açmıştım ki o da afalladı. Ne yapacağını bilemezmiş gibi elime tabağı tutuşturdu. Konuşmak yerine beni inceledi.
“Bir yere mi gidiyorsun?” bu sabah muzırlığım üstümdeydi, uzatmaya karar verdim.
“Evet, biriyle buluşacağım.” Doğru sayılırdı, sonuçta bugünün sonunda birçok kişiyle tanışacaktım. Yüzü solarken başını aşağıya indirdi. Dikkatli olmasam yüzündeki hüsranı göremezdim. Elime tutuşturduğu tabağı göstererek, “Tabak göndermelere sen mi koşuyorsun?” dediğimde, yüzünü buruşturdu.
“Semih, sana küsmüş! Ayşen teyze de evde o kadar oğlan varken onu çıkartmamız ayıp dedi. Bana kaldı yani...” Sözlerinin ardındaki bezginliği anlayınca kıkırdadım. Bana ufak bir tebessüm gönderdi, utandım.
“Poğaçalar için teşekkür ettiğimi söylersin. O güzel ellere sağlık. Afiyetle yiyeceğiz.” Başını sallayıp ayrılırken arkasından baktım. Bir insan bu kadar güzel yürüyebilir mi? Abartıyordum galiba. İç geçirip kapıyı kapattım. Arkama döndüğümde Serap’la burun buruna gelmek irkilmeme sebep oldu.
“Dibin düştü,” deyince burnumu kırıştırıp dilimi çıkardım. Ardından kolundan tutarak babamın mutfakta olduğuna emin olmak için bir süre bekledim.
“Bugün bir yerlere gideceğiz.” Sesimi kısarak, “Babama, önce babaanneme sonra alışverişe dedim. Bozma beni,” dedim. Başını salladı.
“Ben eve gidip giyineyim madem. Bizimkiler odama damlamadan çıkayım.” Üstündeki pijamalara bakıp, “Birazdan getiririm,” dedi. Ayakkabılarını giyip çıkarken arkasından baktım. Evleri hemen karşı taraftaydı. Bu yüzden eve girdiğini görmeden kapıyı kapatmadım. Onu izlediğimi biliyordu, arkasına dönüp el salladığında başımı sallayıp kapıyı kapadım. Şimdi babacığımla beni gergin bir kahvaltı bekliyordu. Ayaklarımı birbirine sürterek havaya sıçradım. Gergin kahvaltılara bayılırdım…
Hiçte gergin değildi. Oldukça sakin bir kahvaltıdan sonra babam, bana istemeyerek de olsa adresi verdi. Sözde kavgalı olduğundan gelmeyi teklif etmedi. Atölyeye gittiğinde Serap, kapıda bekliyordu. Beyaz çantamı koluma takıp yine beyaz olan topuklumu dolaptan çıkardım. Önü açık, çapraz, kalın bantlı topuklularımı giydiğimde beş santim uzadım. Topuklularımı çok seviyorum! Serap, krem fon üzerine mor çiçekli, kloş hemen diz üstünde biten kare yakalı bir elbise giymişti. Pembe fiyonklu babeti ile çok tatlı görünüyordu. Sağ olsun, benim yanımda yüksek topuklular giymezdi. Kötü hissettiğimi biliyordu tabii ki.
Birlikte durağa doğru yürümeye başladığımızda belki de babamın arabasını ödünç almalıydık diye düşündüm. Benim ehliyetim yoktu ama Serap’ın vardı. Geçen sene 18’ime girdiğimde uygun bir zamanda alırım diye düşünmüştüm ama uygun bir zaman hiç olmadı. Yakın bir zamanda bu işi halletmeliydim.
“Keşke sen, Babaannenlerle görüştükten sonra buluşsaydık.” Çantamdan güneş gözlüğümü çıkarıp takarken,
“Biraz cesaret istedim. Sonuçta ilk defa oturup konuşacağız. Varlığın beni rahatlatır diye düşündüm…” Başıyla onaylarken, “…ayrıca senin için bir görev var,” dedim. Pembe çantası, kolundan kaydığında çantayı çaprazladı. Yüzüme bakarken oldukça heyecanlı görünüyordu.
“Hadi ya! Tamam, varım.” Başta ne olduğunu sorması gerekiyordu ama Serap işte… Durağa kadar dün öğrendiklerimi, şu tuhaf kızdan ve ne yapacağından bahsettim. Sonunda minibüs geldiğinde vakit kaybetmeden yola koyulduk. Yol, 20 dakika sürdü. İndiğimizde önce etrafa göz gezdirdik. Ardından adrese doğru yol aldık. Ara ara başkalarından yardım alıyor, yolu kaybettiğimizde geldiğimiz yere dönüp tekrar başkasına soruyorduk. Gerçekte bir adresi bulmak rüyada bulmaktan çok daha zordu. Rüyalarımı tehlikelerine rağmen çok kullanışlı buluyorum…
Adresi bulduğumuzda kapıyı bize orta yaşlarda bir adam açtı. Gündüz gözüyle daha güzel görünüyordu. Etrafa göz gezdirdiğimde dünkü kulübenin içinde Alman Çoban köpeği olduğunu gördüm. Dün neredeydi acaba? Biz ona yaklaştıkça kulaklarını dikip bize bakmaya başladı. Gergin bir şekilde giriş kapısına doğru yürüdük. Her an arkamızdan koşup ısırabilir düşüncesiyle arkama bakıp duruyordum.
Nihayet tehlikeyi atlattığımızda bizi, dün keşfe çıktığım salona yönlendirdiler. Koltuklardan birine oturduğumda şık olduğu kadar rahat olduğunu da gördüm. Konsolun üzerindeki fotoğraflar kaldırılmıştı. Eteklerimi düzeltip dik oturmaya çalışıyordum ki babaannem içeriye girdi. Mesafeli görünmeye çalışıyordu. Elimi sıkmak için yaklaştığında ayağa kalkıp elimi uzattım.
“Merhaba Alya. Bu sabah, baban aradığında çok şaşırdım doğrusu. Bunca zaman bizden kaçıyordunuz, şimdi bu kadar istekli davranman…” cümlesini tamamlamadı. Esprili yaklaşmaya karar verdim.
“Babaanne kurabiyesi yemek istedim.” Gülmedi, Serap bile espriyi bayat bulduğunu belli edercesine kaşlarını kaldırdı. Düzeltmeliydim, oturup ellerimi bacaklarımın üstünde kavuşturarak, “Sizi daha önce görmüştüm…” devam etmeden önce yüzüne bakmaya özen gösterdim. Gergindi, hem de çok. “Ben, daha 6-7 yaşlarındaydım, o zamanlar bizimle oldukça ilgiliydiniz. Neden şimdi bu kadar itici davranmaya çalıştığınızı merak ettim,” dedim. Kaşlarını çattı, kullandığım kelimeler onu rahatsız etmiş olmalıydı.
“Görüyorum ki baban sana bir büyüğünle nasıl konuşman gerektiğini öğretememiş…” sözünü kestim. Eh, zaten bana kucak açmayacaklarını dün öğrenmiştim.
“Dikkatinizi çekerim babam, sizin oğlunuz olan… Yani bu aynı zamanda sizin eseriniz. Eğer siz, ona iyi öğretmiş olsaydınız o da bana öğretmekte sıkıntı çekmezdi.” Yüzü kıpkırmızı kesildi. Belli ki damarına basmıştım. Ağzını açıp konuşacaktı ki içeriye dün gördüğüm kız girdi.
Rock dinliyordu anlaşılan. Üstünde göğsünü ortaya çıkartan siyah askılı, Iron Maiden baskılı bir bluz vardı. Altında yine siyah bir kot şort vardı. Ayaklarında ise bu sıcakta bunu nasıl giyiyor dedirten Harley Davidson marka deri bot vardı. Dün, pembe pijamalar giymiş olması kafa karıştırıcıydı. İzin istemeden karşımıza kurulup bacaklarını üst üste attı. Babaannem, boğazını temizleyip kızı gösterdi.
“Tanıştırayım, Nevena. Nevena, …” beni göstererek, “Bu hanım kız, benim torunum Alya…” Serap’a bakıp kaşlarını sorgularcasına kaldırdı. Serap, elini göğsüne koyarak,
“Ben de Serap, Alya’nın arkadaşıyım.” Babaannem, başını onaylarcasına salladı. Tekrar konuşacaktı ki Serap, yeni tanıştığımız Nevena’ya dönüp, “Nerelisin? İsminin anlamı ne?” diye sorunca kaşlarını çattı. Nevena, bacaklarını ileri geri sallamaya başlarken,
“Babam Türk, annem Bulgar… Bulgaristan’da doğdum, Türkiye’de büyüdüm. İsmimin anlamı, ‘Kadife çiçek’”. Adının hakkını verir gibi bir hali yoktu. Tabii içi kadifedense bilemem… Adının Nevena olduğunu öğrendiğim kız, bana dönüp imalı bir şekilde kaşlarını oynattı, irkildim. Bakışları içimi okur gibiydi. Babaannem, dikkatleri üzerine çekmek için boğazını temizledi. Serap’a dönerek,
“Ben de memnun oldum küçük hanım...” Serap, babaannemin isyanını anlamadı. Cevap vermeyince babaannem, ellerini iki yana açıp, “Ne içerdiniz?” diye sordu. Hepimiz soğuk bir şeyler istedik. Ardından babaannem, bana bakıp benimle yalnız konuşmak istediğini belirtti. Beni bahçeye yönlendirince rahat bir nefes aldım zira babaannemi buradan uzaklaştırmam gerekiyordu.
Bahçe yeni sulandığı için yüzüme ferah bir hava çarptı. Toprak kokusuna bayılırdım. Ağaç yaprakları, rüzgârda salınırken insanı rahatlatan sesler çıkarıyordu. Göğsüm, genişleyip elbisemi gerdi. Babaanneme döndüm, ellerini önünde kavuşturmuş haliyle epey gergin görünüyordu. Keşke bu şekilde başlamış olmasaydık, belki iyi anlaşırdık. Yeteri kadar sessiz kaldığımızı düşünüp söze girdim.
“Neden beni, kendinizden uzak tutmaya çalışıyorsunuz?” Dalgındı, sesimle birlikte kendine geldi. Derin bir nefes alırken burnu genişledi. Tatlı bir kadındı. Saçlarının çok az bir kısmı beyazlamaya direniyordu. Diz altında biten, krem kalem eteği ve pembe, transparan gömleği ile emekli öğretmen havası taşıyordu. Yürürken önce topuğu yere basıyordu. Doğal görünümü, bu bahçenin bir parçası olduğu hissini veriyordu.
“Lütfen, böyle bir niyetim yok. Ancak sende hak verirsin ki geçen zaman küçümsenmeyecek kadar uzun.” Bu şekilde bir karşılığı zaten bekliyordum. Açık açık git diyordu işte. Allahtan gerçek amacım aileme kavuşmak değildi, gerçek niyetimi Serap hallediyor diye umdum. Biraz daha oyalamam gerektiğini düşünerek,
“Sizi yakından tanımak istiyorum. Sonuçta babamın ailesisiniz. Geçmişimle ilgili her şeyi bilmek istiyorum,” dedim. Geçmişi karıştırma fikrini duyunca omuzlarını dikleştirdiğini gördüm, kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Ben de kontrolümü bu şekilde kazanmaya çalışırım. Kan bağını çok da önemsemezdim ama etkisi çok açıktı. Birden durunca ben de durmak zorunda kaldım.
“Çok yaşlandık, bir genç kızla uğraşamayacak kadar!” bu, beni uzak tutmak için yaptığı son manevraydı, yine de gururum kırıldı. Bir değerim olmalıydı öyle değil mi?
“Nevena, sizin neyiniz oluyor?” Bu soru karşısında gözlerini kaçırdı. Bahçedeki türünün ne olduğunu anlayamadığım ağaca bakarken,
“Evlat edindik. Altı yaşındayken babasını kaybetti, babası tanıdığımız bir aile dostu… Annesi de böyle bir sorumluluk almak istemedi. Biz de onu evimize aldık.” Verdiği cevaba güldüğümde kaşlarını çattı. Gülüşüm kahkahalara dönünce iyice sinirlendi. Yine de bana eleştirici gözlerle bakmaktan başka bir şey yapmadı. Kıkırdamalarımın arasından,
“Torununuza tahammül edemiyorsunuz ama sizden olmayan bir torun edinebiliyorsunuz. Çok hoşsunuz doğrusu!” dedim. Sonunda utanabildiğini gördüm. Bu kadar vaktin yeterli olduğunu umarak mırıldandım. “Mesajınız alınmıştır, sizi bir daha rahatsız etmeyeceğim.” Arkama dönüp eve doğru yürümeye başlamıştım ki son bir şey söylemem gerektiğini hissettiğimden tekrar babaanneme döndüm. “Benim bir babaanne ya da dedeye ihtiyacım yok. Belki sizin vardır diye düşünmüştüm, yanılmışım! İyi günler hanımefendi.” Başımı zarifçe eğerek onu selamladım ve sonunda buradan çıkacağım için rahatladım.