10. Bölüm

1966 Words
Vicdan azabı çekiyordum. Yine kendimi kaybetmiştim. Daha önce yapmadığım şeyleri yapıyordum artık. Baha, Semih’i sarsarken bir şey olmaması için dua ediyordum. Serap, hâlâ Semih’in üstünde duruyordu. Yüzü endişe ile çarpılmıştı.    Baha, Semih’in yüzünü tokatladığında nihayet gözlerini kırpıştırdı. Bir süre öylece bakındı. Nerede olduğunu, neler olduğunu hatırlayınca hepimizle birlikte derin bir nefes aldı. Elini alnına yaslayıp gözlerini kapadı. Rahatlamıştım, çok hem de. Bir gözünü tekrar açıp Serap’a,  “Seni duvara yapıştırmamı istemiyorsan kalk üzerimden,” diye hırladı. Serap, çabucak üstünden kalkarken ayağı yatağa takıldı. Düşmekten son anda kurtulup toparlandı. Ben yatağa yaklaşınca Semih, bana döndü. “Sana çok kızgınım. Zorladın beni!” sesi kızgın geliyordu evet. Yavaş yavaş düzelttiğimiz ilişkimizi baltalamıştım. Yatakta doğrulup Baha’ya baktı. “Batırdık değil mi?” Baha, başını sallayarak,  “Tamamen değil en azından. Bir daha yine deneriz,” dedi. Bir şeyler yapmışlardı ve ben, işlerini batırmıştım. Utanmalıydım ama hayır, suçlu ben değilim, beni önce içlerine katıp sonra dışladıkları için suçlu olan onlardı. Çenemi tutamayıp,  “Ne yaptınız?” diye sorduğumda ikisi bana öfkeyle baktı. Cevap vermeye tenezzül bile etmediler. Baha, Semih’in kulağına eğilip bir şeyler fısıldadığında artık buna katlanamayacağımı anladım. Gün geçtikçe öfkeli birine dönüyordum. Kendimi tutmaya çalışarak odadan çıktım. Serap’ın arkamdan geldiğini telaşlı adımlardan anladım. Merdivenleri hızla inip hole çıktım. Ayakkabılarımı dolaptan çıkardığımda Ayşen teyze mutfaktan çıkıp,  “Nereye yavrum? Yemek yiyecektik,” dedi. Ayakkabılarımı giyerken Serapla göz göze geldik.   “Seraplara gidiyoruz Ayşen teyzem, Serap’ın yardıma ihtiyacı varmış. Akşam oradan eve geçeriz,” dedim. Serap, Ayşen teyzeye bakarak başını salladı.  “Evet, Ayşen teyze dolabımı düzenlemem lazım. Eski kıyafetlerimi toparlayacağım.” Biraz düşündükten sonra, “Birkaç fazlam var. Sana getirsem ihtiyaç sahiplerine dağıtır mısın?” dedi. Ayşen teyze, yardım olsun diye fakir fukaraya elbise toplardı. Serap’ı onaylayınca hızlıca dışarıya çıktık. Değişimlerden biri daha, çok sık yalan söylemeye başlamıştım, beni kurtarmak için Serap’a da söyletmeye başlamıştım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama artık sorularıma tek başıma yanıt bulacaktım.    “Peçete ister misin?” Gözyaşlarım, yanaklarımdan oluk oluk akıyordu. Burnumu çekip başımı sallayarak onayladım. Serap, kalkıp çekmecelerinin birinden peçete çıkardı. İçinden birini çıkararak paketi bana uzattı. Kendi yüzünü silerken “Makyajım akmış mı?” diye sordu. Evet, akmıştı ama doğruyu söylemeye gerek olmadığını düşündüm. Başımı sağa sola salladıktan sonra bir peçete de ben çıkardım. Gözyaşlarımı sildiğimde film de bitmişti.   “Ah! Leon, niye öldün ki?” diye sızlandım. Serap tekrar hıçkırırken,  “Bir de saksıyı toprağa ekti! Bu kız tek başına ne yapacak!” belki başkalarına saçma gelebilirdi ama stres atmaya birebirdi. Canımız her ağlamak istediğinde izlerdik. Ağlamak için bir bahanemiz oluyordu işte. Boğazımı temizleyip,  “Neyse, daha fazla uzatmayalım,” dedim. Burnumu silip başımı arkaya attım. Serap, televizyondan flash diskini çıkarıp televizyonu kapattıktan sonra orta sehpanın üzerindeki boş tabakları üst üste koyarak mutfağa yöneldi. Geldiğinde elinde bir kap dondurma vardı. Hem de Maraş usulü. Orta sehpanın üstüne koyarak yere oturunca ben de koltuktan kayıp oturdum. Kaşığı elime tutuşturup dondurmanın kapağını açtı. Ağzım sulandı. “Sen bir meleksin!” Serap, dondurmadan bir kaşık alıp inledi.  “Biliyorum! Ben işte…” kaşığı ağzında, bana bakınca söylemek istediği bir şey olduğunu anladım.  “Dökül. Dinliyorum.” Yerinde sallandı.  “Bundan sonra ne yapacaksın? Yani seni yanlarında istemedikleri belli, olanları unutup hayatına devam edemez misin?” güzel olurdu doğrusu. Hayatım daha yaşanılır olurdu ama ben artık eski ben değildim ki. Bunu Serap’ta biliyordu. İnsan kaç günde değişebilir diye sorsalardı 9 gün yeterli olur diye cevaplardım. Ağzımdaki dondurmayı dilim ile damağım arasına sıkıştırarak yavaşça emdim. Bitirdiğimde,  “Bundan sonra hayatıma öylece devam edemem. Benden bir şeyler çalındı. Hayatım, sırlar üzerine kurulu, ayrıca annemin beni neden terk ettiğini öğrenmek istiyorum. Belki çok zavallıca ama bir ihtimal buna mecbur bırakıldıysa daha rahat uyuyabilirim,” dedim. Sözlerimi bitirdiğimde Serap, dudaklarını sarkıtmıştı. Sürünerek yanıma geldi. Boynuma sarılıp,  “O halde tek başına yapma.” Kaşlarını kaldırarak, “Çok özel değilim ama yapabileceğim bir şeyler elbette vardır,” dedi. Yanımda olmasına gerçekten çok seviniyordum. Geri çekildiğinde uzanıp kaşığını aldı.  “E… nereden başlayacaksın peki?” ağzımdakini bitirip yutkundum.  “Rüyada başlayacağım. Önce bana neler olup bittiğini adam akıllı anlatacak birini bulmam lazım. Rüya efendilerini, ayinleri, kurallarını vesaire...” Serap, başını sallamakla yetindi. “Sonra sıra Erva’da onu bulacağım. Ardından annemi…” Serap, kaşığın ucundan tutup salladı. Konuşurken dudağının kenarına bulaşmış dondurmaya dil atıyordu.  “Onu babandan bile öğrenebilirsin…” Sözlerinin tuhaflığına gülüp kaşığını ağzına vurdu. “Gerçek anlamda söylüyorum.” Sözlerini kendi içimde tartıp onayladım.  “Hım. Evet, ağzından bir şeyler alabilirim.” Serap gözlerini devirdi,  “Çok basit düşünüyorsun! Anlatacak olsaydı, şimdiye kadar anlatırdı. Daha önce sorduğunda zaten pek bir şey söylememişti…” onay almak için kaşığını soru sorar gibi bana uzattı, başımı sallayınca devam etti. “Odasından başla, sakladığı bir şey vardır mutlaka.” Bu kız adamı kuyuya susuz götürüp susuz getirirdi. Çenesini kaldırıp böbürlenir gibi bir ifade takındı. Zor olacaktı ama yapabilirdim. Bu akşam mutlaka, dedim içimden.   Dondurma bittikten sonra eve geçtim. Evde hâlâ tadilat vardı. Odama gidemediğimden bir süre salonda takıldım. Planımı uygulamak için babamı mutfakta sıkıştırıp dinlenmek için babamdan odasını kullanmak istediğimi söyledim. Tabii ki kabul etti. Evde yabancılar varken salonda uyuyamazdım ya!   Odaya geçtiğimde biraz vicdan yaptım ama aklıma yıllardır benden bir şey sakladığı düşüncesi gelince vicdanımı rahatlatıp işe koyuldum. Önce odanın beyaz, ahşap kapısını kilitleyerek kendimi sağlama aldım. Babam kapıyı açmaya çalıştığında ortalığı toparlamaya zamanım olacaktı. Kapıya yaslanarak kollarımı göğsümde kavuşturdum.  “Bakalım… Nereden başlasam?” odaya şöyle bir göz gezdirdim. Babamın odası çok düzenliydi. Bir şeyleri alırken yanlış bir yere koyarsam anlayacağını biliyordum. Bu yüzden her detayı zihnime kazımalıydım. Kırık beyaz duvar boyası ile çok sade bir oda olabilirdi tabii ama odayı yatağın ve mobilyaların kahverengi, ahşap oymaları farklı bir hava katmıştı. Yine lacivert, yumuşak bir kumaştan olan fon perdeler, yatağın birkaç ton açık olan örtüsüyle uyumluydu. Biraz resmiydi ama oldukça şık bir odaydı.   Kollarımı çözüp odanın ortasına geldiğimde ben, bir şey saklıyor olsaydım nereye koyardım diye düşündüm. Dudaklarımı dişlerimin arasına alıp düşünmeye başladım. Evet, ben bir marangoz olsaydım ve bir şey saklıyor olsaydım bu muhtemelen ahşap bir şeyin içinde olurdu. Babamın sürpriz kutuları bunun için birebirdi. Tabii istediği her mobilyaya gizli bir bölme yapabilen biri olduğu için her yere bakmam gerektiğini hatırlayınca yüzümü astım. Tüm mobilyaları kendisi yapmıştı.  Önce yataktan başlamalıyım diye düşündüm. Yatağa yaklaşıp örtüleri dikkatli bir şekilde kaldırdım. Mobilyanın ahşap kısımlarında bir çıkıntı var mı diye bakarken gözüme elbise dolabı ilişti. Alt kısmı, yani ayak olması gereken yer, tamamen yere değiyordu. Ancak birbirinden ayrı parçalar koyularak parça parça gösterilmişti. Birleşik gibi görünüyordu. Başkası bunun sadece şıklık olsun diye yapıldığını düşünebilirdi ama ben babamın böyle bir zevkinin olmadığını biliyordum. O mobilyaların ayakları olmalı diyenlerdendir.    Sadece dikkatli bakan biri bunların çekmece gibi kullanıldığını anlardı. Daha önce neden fark etmedim bilmiyorum. Belki de bir şey aramadığımdan, böyle bir şeye ihtiyaç duymadığımdandır… Örtüyü düzeltip dolabın önünde eğildim. Bölümleri çekmeye başladım. Sonlara doğru bunun sadece tarz görünsün diye yaptığını düşünmeye başlamıştım ki sondan bir öncekini çekmeye çalışırken yerinden oynadığını gördüm. Sessiz bir zafer çığlığı attım.   “Evet!” Bölmeyi çekerken yere sürtündüğünden kulak tırmalayıcı bir ses çıktı. Dişlerimi sıkarken sesin duyulup duyulmadığını anlamak için kapıya baktım. Kimse duymamıştı. Rahat bir nefes alıp iyice çektim. Üstü kapalı bir kutu görünümündeydi. Bulunmayacağını düşünmüş olmalı ki anahtar detayını eklememişti ya da benden böyle bir şey beklemiyordu. Kapağını açarken, “Üzgünüm baba,” dedim.   İçindekiler, fotoğraf ve birkaç kâğıttan ibaretti. Bir de köstekli saat vardı. Eskicilerde gördüklerimize benziyordu. Elime alıp incelemeye başladım. Oldukça süslü bir yazıyla, ‘Haşim Yetkin’ yazıyordu. Dedem olurdu kendisi. Babasından kalan bir şeyi saklaması normaldi. İçini açtığımda saatin çok eski olduğunu anladım. Pille çalışan bir saat değildi bu. Mekanik olanlardan hani...   Saati yerine koyarken fotoğraflara baktım. Küçük bir erkek çocuğu, annesinin kucağında kollarını iki yana açmıştı. Fotoğraf eskiydi. Renkli fotoğrafların çıktığı ilk zamanlar olmalı diye düşündüm. Fotoğraftaki kadın saçlarını büyük bir özenle toplamıştı. Arkasındaki evse oldukça büyük ve gösterişliydi. Evin verandasında bir adam korkuluklara yaslanmıştı. Oldukça uzun boylu görünüyordu ama uzak olduğundan yüzünü seçmem imkânsızdı. Kadına tekrar dikkatlice baktığımda daha önce gördüğüm biri olduğunu anladım. Babamın annesiydi.   Okul çıkışında babam beni almaya gelmişti. 40larında özenli giyinmiş bir kadınla konuşuyordu. Ne konuştuklarını hatırlamıyorum ama kadın çok üzgün görünüyordu, babamsa öfkeli. Babamın öfkesi sonunda onu da sinirlendirmiş, bağırmaya başlamıştı. Ne dediğini hatırlamıyorum ama kadın beni gördüğünde daha da hüzünlenmişti. Elleri çantasını sıkıyordu. Babam, beni gördüğünde elimden tutmuş, ‘Beni rahat bırakın anne!’ demişti.   Şimdi fotoğrafa baktığımda oğlunu çok seven bir anne görüyordum. Başka bir fotoğrafa geçtiğimde annemi gördüm. Yanında babamın ailesi vardı. Şık bir mekânda yemek yiyorlardı. Hepsi fotoğraf makinesine bakarken çok mutlu görünüyorlardı. Dedem olduğunu düşündüğüm adam hariç. Otoriter bir havası vardı, yüzünü asmıştı.   Aklım karışmıştı. Babam ailesinin gelinlerini kabul etmediğini söylemişti ama neydi şimdi bu? Sonra diye düşündüm, sonra bir kritiğini yapardım. Diğer fotoğraflara baktığımda çoğunda annem vardı. Son fotoğrafta ben de vardım. Çekirdek ailemiz, o zamanlar çok hoş görünüyormuş. Fotoğrafları, tekrar sırasına göre dizip yerine koydum. Kâğıtları elime alırken bir şey bulmayı umdum. Ne yazık ki adresler dışında hiçbir şey bulamadım. Dört farklı adres, dört farklı kâğıttaydı. Bir anlamı olmalı diye düşündüm. Telefonumu çıkarıp adreslerin fotoğrafını çektim. Bu adreslere mutlaka bakacaktım.   Kâğıtları yerleştirdikten sonra kutuyu kapatıp yerine koydum. Eskisi gibi göründüğünden iyice emin olunca telefonumdaki adreslerin haritada nerede olduğuna baktım. İkisi İstanbul’daydı ama farklı semtlerdeydi. Biri Avrupa yakasındaki Küçük Çekmecedeydi, diğeri ise Asya yakasındaki Beykoz’daydı. Acaba buralara rüyada gidebilir miydim? Tek başıma gitmek beni ürkütüyordu ama savunmasız değildim. Yapabilirim diyerek kendimi yüreklendirdim. Bu gece biraz etrafı gezecektim… Diğer adreslere baktım. Biri Tekirdağ, diğeri Yalova’daydı. Buralara şimdilik gitmem mümkün değildi ama yine de aldım. Elbet bir gün fırsatını bulacaktım.  Odadan çıktığımda işçiler toparlanıyordu. İçlerinden biri beni gördüğünde irkildi. Yüzüm hâlâ mosmordu, dışarıya çıktığımda görünmemesi için kapatıcı ile gizlemeye çalışıyordum ama evde boya ile gezmek, bir de bu sıcakta, zor geliyordu. Adama gülümseyince o da gülümsedi. Sonunda gittiklerinde babam bizim için makarna pişirdi. Makarna var, bir de makarna var. Babamın özel sosu ile bütünleşen makarnası muhteşemdir. Öğrenciyken makarna üzerinde mastır yaptığını söyler hep. Gerçekten iyiydi. Yemeği yerken aklıma babaannem geldi. Bir ipucu alabilir miyim diye sormaya karar verdim.  “Baba…” tabağını bitirmek üzereyken başını kaldırdı. “Babaannem nasıl biriydi?” babam, bu ani soru karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Sonra yüzü yumuşarken gülümseyerek,  “Hayatımda gördüğüm en ince kadındır. Babam gibi birine nasıl katlandı anlamıyorum ama çok sevdiğini biliyorum. Aileden gelen bir soyluluğu var. Babam, emekli asker...” Ellerini masanın üstünde kavuşturup çenesinin altına yasladı. “Ne demek istediğimi anlamışsındır. Bu kadar yumuşak bir kadınla…” sözünü tamamlamayıp susmayı tercih etti. Ayran dolu bardağımı, üstünde yüzen buzlarını ağzıma gelmemesi için hafifçe çalkaladım.   “Ama son hatırladığımda o kadar sakin değildi.” Babam, kaşlarını çatarken düşüncelere daldı. Acaba ağzından bir şey kaçırmamak için ne söyleyeceğini mi düşünüyor dedim içimden. Başını salladı.  “Evet, seninle onların yanına taşınmamızı istedi. Bense istemiyordum.” Ayağa kalkıp boş tabağı lavaboda temizleyip makineye yerleştirdi. Sırtını tezgâha yaslayıp, “Alya, nedir senin bu geçmişi deşme merakın? Geçen gün, anneni sordun bugünse babaanneni. Ne öğrenmeye çalışıyorsun?” diye sordu. Batırmıştım, ne söyleyeceğimi düşündüm. Aklıma en basit cevap gelince üzgün görünmeye çalıştım.  “Belki de aile özlemi çekiyorumdur,” dedim. İyi bir cevaptı. Buna karşı çıkamazdı ya da inanmamazlık etmezdi. Kollarını göğsünde kavuşturdu.  “Bunu istediğini bilmiyordum.” Babamı uyandırmıştım, şimdi benimle oynuyordu. Ben de oyunu kuralına göre oynamaya karar verdim.  “Son zamanlarda çok fazla babaanne-torun sevgisine şahit oldum. Acaba geniş bir ailem olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeme neden oldu.” Tabağımı alıp lavaboda temizledim. Babam, benim için bulaşık makinasının kapısını açarken devam ettim, “Bu nedenle babaannemle ve dedemle görüşmeye karar verdim.” Oyun işte böyle oynanırdı. Babamın yüzü iyi gittiğimi gösteriyordu. Öfkelenmeye başladığını hissettim, ben de öfkeleniyordum.  “Bana ne zaman söylemeyi planlıyordun. Onlarla tanıştıktan sonra mı?” Masadaki bardakları alıp temiz suyla çalkaladım. Makinaya yerleştirirken,  “Hayır, tabii ki şimdi söylüyorum işte. Onay istemiyorum, sadece haber veriyorum. Eğer yardım edersen daha iyi olur,” dedim. Gözleri şaşkınlıktan açılmıştı. Öfkesini hissediyordum, geri adım atmayacaktım. Savaşmaya hazırdım. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama sonra vazgeçip mutfaktan çıktı. Ben mutfağı toparlarken kapının açılıp kapandığını duydum. Kazanmıştım… 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD