Elimdeki defteri sıkı sıkıya tutup geriye doğru yürüdüm. O kadar koşmuştum ve onlar bırak koşmayı adımlarını bile hızlandırmadan nasıl beni yakalamışlardı?
Sol taraftaki çocuk beni baştan aşağı süzüp kaşlarını kaldırdı, "Fani görünümlü bir kız." Kafasını yana eğdi, "Yoksa değil mi?" dilinin ucundaki aksanı hiç bir ülkeden olamayacak kadar tuhaf dönüyordu dilinde.
Beni delip geçecekmiş gibi bakan siyaha yakın kahve gözler kısık bakışlarının arasından gözlerini bir saniye bile ben den ayırmadan , "Fark eder mi?" diye sordu. Aynı aksan onun diline de bulaşmıştı.
Biliyor musunuz, bu hayatta en çok neyden korktuğunu bile bilmeyen insanlardan nefret ederim!
Ayağım bir yere takılınca ansızın sendeleyip elimdeki eskiz defterini yere düşürdüm. Sayfalar rast gele çevrilip mor rengin esir aldığı lavanta tarlasını asılı bıraktı yüzeyde.
Ciğerlerime derin bir nefes çekip yerimde dikleştim. Bu benim tiyatromdu, senaristin canı cehenneme!
"Ne o?" dedim alaycılığımı dilime dolayarak, "Üç erkek bir olmuş tek bir kızı savunmasız yakalayıp kaçırmayı mı planlıyor?"
Ortadaki, koyu kahve gözlerin sahibi dudaklarını yavaşça yana kaydırdı, "Zekiymişsin." dedi sert ve alaycı bir sesle. Sesine yansıyan aksan onu diğerlerinden daha hoş kılmıştı. Ona daha çok yakışmıştı.
Kollarımı göğsümde bağlayıp başımı kaldırdım. "Sizin aksinize kendi gözümde şu an bir Einstein mışım gibi hissediyorum."
Arkadaki ikilinin ne hakkında konuştuklarını bilmediğim fısıltılar kulaklarımda yankılanırken kıvırcık saçlı olanın net ve kaba bir tonda, "Harin!" diye tısladığını duydum.
Karşımdaki beden koyu kahverengiye sahip gözlerini yavaşça kısarken, beyaz tenine tezat bir karanlıkla, "Kesin!" diye kelimeleri dilinde döndürdü.
Onun lafıyla birbirinden ayrılıp dikleştiler.
Bana doğru bir kaç adım atmaya başladığında sol elinde, parmaklarının üzerinde yazılan tuhaf şekiller dikkatimi çekmişti. Gözlerim arkaya kayarken aynı işaretlerin onların sol parmaklarında olduğunu da gördüm. Yalnızca semboller baş parmaklarında yoktu.
"Adın ne?"
Cevap vermedim. Bir başka soru sordu.
"Serenity'yi nereden tanıyorsun?"
Ağzımı açıp bas bas, onun adı Serenity değil Sera! diye bağırmak istiyordum ama dilimin ucunda tek bir harf bile hareketini sürdürmüyordu. Onların değil de kendi soruma odaklandım bir an: En iyi arkadaşımı ne kadar tanıyordum?
Yanıtı bulamadım.
"Hangi gezegendensin?" diye sordu bu sefer. Sanki her şey çok normalmiş gibi sabırla konuşuyordu. Mimiksiz bakışlarımı bir an olsun ondan ayırmadım ama cevap da vermedim.
Tam önümde durduğunda yüzünde tehlikeli bir gülümseme belirdi, "Ama ben sabırsız bir Faran'ım* hayatım."
[ Faran*: Bizde "insan" terimi ne anlama geliyorsa onlarda da o demek.]
Kaşlarım havalandı, "Hadi canım?" Gülümseyip kıkırdadım, "Biliyor musun? Yüzün Sera'nın dart tahtasında delik deşik olmuşken daha karizmatikti. "
Kaşları havalanırken gözlerinde patlamaya yüz tutmuş volkanları görebiliyordum. Ama inatla dış yüzü bunu saklamaya kararlıydı.
Kaşları havalandı. Bir kaç saniye cümlelerimi aklından geçirdi. İsim konusunda benim kadar en az o da afallamıştı, "Demek fotoğraflarımı çıkartmış? Gururum okşandı açıkçası."
"Crays! (kreys)" diye tısladı kıvırcık saçlı olan. "Gevezeliği kes artık."
"Ah hadi ama?" fedi adının Crays olduğunu öğrendiğim çocuk alayla, "Kurbanımızı avlamadan önce biraz sohbet ettim yalnızca."
"Aryan, ruh saatini özünün azaldığını duyunca zaten delirdi, al kızı da dırdırlarını daha fazla işitmeden gidelim artık! Serenity o iki ahmaktan çoktan kurtulmuştur Darkuslular gelmeden Faraus'a gitmemiz lazım."
Bunca zamandır kendimi deli yerine koyduğuma inanamıyorum! Asıl çatlaklar şu an tam karşımdaydı!
Tanrım! Ne biçim terimlerdi bunlar?
Crays'in bakışları tekrar beni bulduğunda sol kolu bileğimi kavradı. "Seni tanımak isterdim güzelim, ama ne yaparsın? Hayırlı bir iş için kurban olasın gelmiş." dedi ukala bir tavırla.
Kolumu elinden kurtarmaya çalıştıysam da başaramadım. Beni çekiştirirken, "Bırak kolumu!" diye çemkirdim.
Bir şey söylemedi. Kolumu bir kelepçe misali dolamıştı parmaklarına ve beni çekiştirirken en ufak bir zorlanma dahi göstermiyordu.
Serbest olan sol elimin baş parmağını Crays adlı çocuğun kulak arkasına bastırıp tırnağımı geçirmeye çalıştım. Kulak arkasındaki çukur bir bedenin en hassas noktalarından biri olabiliyordu, bunu iki taraftan yapmak daha etkiliydi fakat nir kolum zaten işlev görmüyordu şu an. Bunu fark edecek kadar güçlü reflekslere sahipti. Hızlıydı fakat parmağımın kulağının arkasına değip, huylandırmasıyla birden ürperip beni aniden geriye savurması bir oldu.
Tam vücudumun sert betonla buluşacağını zannettiğim an ellerimde ilk önce bir kağıt dokunuşu oluştu. Ardından sanki bir çukur'un içine gömülüyormuşum gibi bir his bedenimi esir aldı ve birden yere doğru çekildim. Gözlerimi yumarken bu hisle birlikte ağzımdan ufak bir çığlık firar etti.
Göz kapaklarımın arasından süzülen aydınlıkla pürüzlü bir zemine düşmem bir oldu. Gözlerimi aralamadan önce burnuma dolan güzel lavanta kokusuyla kaşlarımı çattım.
Göz kapaklarım yavaş yavaş aralanırken ilk gözüme ilişen gün doğumu renkleriyle etrafı esir almış gökyüzüydü.
Yanımda birden bir sarsıntı olduğunda irkilerek ters yöne doğru hareketlendim.
Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırdığımda önümde üzerlerine yığılmış olduğum lavantaları daha net görür olmuştum. Kaşlarım çatılırken ufak sarsıntının sebebine baktım. Üzerinde bir Mona Lisa resmiyle eskiz defterim mor lavanta'ların saplarını eğmiş, zeminde duruyordu.
Yerimde biraz doğrulduğumda bakışlarım ilk önce ezdiğim lavantalara ardından etrafta gezindi.
Gördüğüm manzara ile zihnimdeki hayaller birbirine karışırken şaşkınlığım artık hat safhaya çıkmıştı. Bunun mümkünlüğü bile yoktu! Böyle bir yer yoktu!
Gözlerim etrafta gezinirken çevremin aynı benim hayallerimden defterime aktardığım lavanta tarlası olması nutkumun tutulmasına yetmişti.
Ben çizimimin içindeydim!